Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: TOKİ tanıtım hizmetlerinin ihalesi, AKP’yi referans gösteren şirkete verildi
Karar:
Selçuk Özdağ'dan Soylu'ya istifa çağrısı
Yeniasya:
Geçim derdi vatandaşı isyan ettirdi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Faruk Çakır, 20 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, "Tek parti tek karar"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’yi uçuracağı ilân edilen ‘yeni sistem’in tam aksi icraatlar ortaya koyduğu her halde inkâr edilemez. Esasında bu sistemin ‘yeni’ olup olmadığı da tartışılır. Bazı farklılıklar olsa da ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ 1950 öncesi ‘tek parti sistemi’ni hatıra getiriyor. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun yeni sistemle ilgili değerlendirmesi dikkat çekici. İdareciler bu değerlendirmeleri belki dikkate almayacaklar, ama dikkate almamak sistemi işler hale getirmez ki."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Prof. Dr. Kaboğlu’nun tesbitinin belki de en çarpıcı noktası şu: “Yeni sistemle parti başkanlığı yoluyla devlet yönetimi sonucu devlet partileştirildi ve parti devletleştirildi; her ikisi kişiselleştirildi. Anayasasızlaşma ve çifte anayasa çelişkisi ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Tarihine yabancılaştırılmış bir toplum, uluslar arası alanda yalnızlaştırılmış bir devlet içerisinde yaşamaktayız, gelinen nokta budur.”
Kaboğlu’nun şu tesbiti de dikkat çekici değil mi: “Üç yıl önce seçilerek geldiğimiz Meclisin bugünkü yasama bilânçosunu ortaya koyarsak, biz, 600 vekil, Mecliste 2 bin 275 maddeden oluşan 183 öneriyi görüştük, bunların 108’i uluslar arası sözleşmeler. Saray ise tek başına 2 bin 370 maddeyi gerekçesiz bir biçimde yürürlüğe koydu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yoluyla. Bizim yasalaştırdığımız yasaların çoğu torba nitelikte, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin önemli bir kısmı da yine torba CBK nitelikte.”
Sistemi işletenler bakımından bu ‘iyi bir durum’ olarak görülebilir, ama esasta hem millete, hem devlete hem de bu sistemi savunanlara fayda vermez. Kişilere bağlı sistemlerin iyi olmadığı, önemli olanın ‘sistem’ olduğuna dünya tarihi şahit değil mi?
600 vekilin yaptığı ‘iş’den daha fazlasını ‘bir kişi’nin yapması nasıl haklı ve doğru olarak görülebilir ki? Milleti temsil eden ya da etmesi gereken 600 vekilin görüşlerinin dikkate alınmaması, hazırlanan kanunların ‘meşveret’le çıkmaması nasıl Türkiye’yi ileriye götürsün?
İşlerin yürürlükteki kanunlara ve anayasaya göre yürütülmemesi de ayrı bir mesele. Anayasa, kanun ve yönetmelikler ‘yanlış’ olabilir. O halde, önce ‘yanlış’ olan anayasa, kanun ve yönetmeliklerin ‘doğru’ hale getirilmesi ve işlerin kanunlara uygun olması icap eder. Nitekim, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında millet ‘zorla’ kabul ettirilen 1982 Anayasası’na büyük çoğunluk hep itiraz ediyor.
Bu sıkıntıları aşmanın yolu; Türkiye’ye yakışan, gerçek anlamda âdil, sivil ve ‘iyi’ bir anayasa yapmakla mümkün. Yapılacak yeni bir anayasa, Türkiye’ye ayak bağı olan ‘1982 darbe anayasası’nı aratmamalı. Darbe anayasasını aratacak bir ‘sivil anayasa’ da Türkiye’ye fayda vermez.
Milletin taleplerini dikkate alan bir anayasa ve ona uygun ‘âdil kanunlar’la ve elbette ‘kanun hâkimiyeti’ ile sıkıntıları aşabiliriz. Başka yolları tercih etmek akıl kârı değil.
...***
Esfender Korkmaz 20 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Dövizde manipülasyonu kim yapıyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"18 Haziran 2021 Cuma günü dolar kuru 8,68 idi. 2003 temel yılı Merkez Bankası TÜFE bazlı reel kur endeksine göre; TL'nin bir dolar ve bir Euro'dan döviz sepetine göre değeri yüzde 40 daha düşük demektir. TL değeri yine de erimeye devam ediyor. TL'nin değer kaybetmesinde, doların dünyadaki diğer paralar karşısında değer kaybetmesi veya değer kazanması ve FED faiz kararlarının etkisi sınırlıdır."diyen yazar, yazısının ndevamında şu ifadeelre yer veriyor:
...***
FED faizleri sabit tuttu. 1 Haziran'da dolar endeksi 89,83 idi. 18 Haziran'da yüzde 2,13 oranında artarak 91,907'ye yükseldi. Buna karşılık aynı sürede TL yüzde 1,74 oranında değer kaybetti. Yüzde 1 enflasyon farkını da eklersek TL'nin dolara karşı yüzde 3 dolayında değer kaybetmesi gerekirdi. Bazen de tersi oluyor. Dolar gelişmiş ülke paraları karşısında değer kaybederken, TL de dolara karşı değer kaybediyor.
Demek ki TL değerini etkileyen diğer faktörler daha önemlidir.
Bunların başında, güven sorunu geliyor. MB'nin güven zafiyeti var. Zira 15 yıldır enflasyon hedeflemesini tutturamadı. Merkez Bankası'na siyasi müdahale güvensizlikte dip yaptırdı.
Türkiye'nin cari açığı devam ediyor. Üretimde ithal girdi oranı yüksektir. Turizm gelirleri düştü. Ayrıca bir yıl içinde çevrilmesi gereken 220 milyar dolar dış borç var. Bütün bunlar döviz ihtiyacını artırıyor. Kurları zorluyor.
Ekonomik sorunlar yanında hukuki ve demokratik sorunlar daha fazla istikrarı bozuyor. Bu sorunları en ağır biçimde yaşıyoruz.
Yabancı sermayeye güven vermek için, MB bağımsızlığı olmalıdır. Ancak yine Sayın Cumhurbaşkanının MB bağımsızlığını kaldırmasının da iktisadi rasyonalite açısından izahı yoktur.
Kısa ve orta vadede, dalgalı kur ve kambiyo rejiminde revizyon yapmak gerekir. Bu konuda AKP iktidarı tersine direniyor. Bu politikalar eğer bugüne kadar fayda getirmedi ve bugünkü çöküşe neden oldu iseler, AKP iktidarı aynı politikalarda neden direniyor?
Ekonomide kırılganlığın temel nedeni güven sorunu; siyasi iktidarın, hukuk ve demokrasiye getirdiği kısıtlardan dolayı ortaya çıktı. Bu kısıtlar bugünkü Türkiye'ye özgü getirilen başkanlık düzeni içinde yapılamaz. Sistemi kökten değiştirmek gerekir.
Bunları bugünkü iktidar yapamıyorsa veya yapmıyorsa, TL'nin yüzü gülmez ve dövizde manipülasyonun yolu açık kalır.
...***
Veysel Uluysoy 20 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Gelir dağılımı ama hangi gelirin dağılımı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye İstatistik Kurumu, 2019 referans yılı gelir dağılımı anket sonuçlarını yayımladı geçenlerde. Buna göre en zenginler alttaki en fakirlere göre ulusal gelirden aldıkları payı artırarak 8 katına çıkarmışlar. Yüzde 20’lik gruplar için geçerli olan bu durum daha dar gruplarda farklılıkları da su yüzüne çıkarıyor. Yüzde 5’lik dilimlere baktığımızda en üstteki ile en alttaki arasındaki medyan gelir oranı 20 katı geçerken, ulusal gelirden aldıkları payların oranı ise 30 katı buluyor."diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:
...***
Öylesine bir istatistik değil bu inanın. Üzerinde çok düşünülmesi gereken, sürecin nereye gittiğini açıkça gösteren bir oran bu. Aynı veriye göre söz konusu yüzde 5’lik en zengin grup, ulusal varlığın da yoğunlaştığı bir grup olarak karşımıza geliyor.
Ekonomik krizlerin ortadan kaldırılması için de en önce irdelenmesi ve üzerinde politikalar oluşturulması gereken bir veridir bu.
Rafların boşalarak üretim çarkının başlaması ve ekonomik faaliyetlerin en üst seviyeye çıkarılması için tüketim eğilimi fazla olan alt gelir gruplarının krizden çıkmak için itici güç olduğunun farkındalığı için gerekli bir veri...
Üzerinde yıllarca ekonomik politikaların oluşturulduğu tüketim, para arzı ve vergi politikalarını ve hacmini derinden etkileyen bir veri...
İstihdam ile verimlilik arasında bağ kuran, eğitimle daha yukarılara taşınması gereken bir veri...
Verilerin yoksulluk yanında bir de yoksunluk yanı var doğal olarak.
Maddi yoksunluk verisi çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme; kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme; iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili hanehalklarının algılarını yansıtır. TÜİK bunları da vermiş bize.
Türkiye’de hanehalkının yaklaşık yüzde 30’unun, derecesi değişmekle beraber, maddi yoksunluk içinde olduğunu ve yoksunluğun kriz yıllarında büyüme ile bağını kopararak azalma eğilimine girdiğini biraz da şaşırarak gözlemlemekteyiz.