Haziran 22, 2021 13:52 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Krizle birlikte AKP'nin eriyen oyları anketlerle gün yüzüne çıktı, iktidar endişeli

Yeniasya:

34 milyon kişi bankalara borçlu

Milli gazete:

İddianame kabul edildi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Karaalioğlu 21 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "En büyük 10 ekonomiden biri olmak mümkün mü?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin geleceğine dair sözler bahsinde dünyanın en büyük 10 ekonomisi olmak hedefini zaman zaman tekrarlıyor. Şu sözler de son konuşmalarından birisinden alıntıdır: “Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefine ulaşmaya artık çok daha yakınız. Konjonktürel sıkıntıları yakında geride bırakacağımızdan, yapısal reformlarla kalıcı kazanımlar elde edeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Türkiye, sahip olduğu nüfus, potansiyel, stratejik konum, insanlarının çaba ve istekleri sayesinde; koalisyonlu yıllar dahil yaklaşık 40 yıldır dünyanın en büyük 20 ekonomisi içerisinde bulunuyor. 17’ye kadar yükseldiği de olmuştu ama şimdi farklı hesaplara göre 19 veya 20. sıradadır. Böyle bir ülke için gerçek anlamda başarıdan söz edebilmek elbette ki daha yukarıları hedeflemektir. Her ne kadar başında bulunduğu hükümet 2023 hedeflerini tamamen kaybetmiş olsa da Cumhurbaşkanı hala ilk 10 ekonomi hedefini dile getirmekte haklıdır. Zira, hedefsizlik siyasi felakettir. Ne var ki, 2023 için yıllardır vaat edilen milli gelir, kişi başı gelir, ihracat, istihdam, enflasyon gibi makro hedefler sapmakla kalmamış yarıya kadar inmiştir. Nitekim, son kalkınma planı ve orta vadeli program, artık bu yarıya inmiş hedefleri gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.

Yine de hedef hedeftir… 2023 olmazsa 2053, olmazsa 2071’de tutturabiliriz demekte mahsur yoktur!

Ama Türkiye, ilk 20’deki ülkelerin hızla büyüdüğü, geliştiği yarışta aşağıdan gelip yarısını geçerek ilk 10’a girebilir mi? İstemekle olur mu? Ya da ne yaparsak yapalım yine de o gruba girmek mümkün mü? Tabii ki değil. Erdoğan’ın “Artık hedefe çok daha yakınız” cümlesi de doğru değildir. Aksine, hiç olmadığımız kadar bu hedeften uzaktayız…

Türkiye’nin potansiyeli yüksek, dinamik ve istekli bir ülke olduğuna ve 2010’larda ulaştığı seviyeyle başarının lezzetini tattığına şüphe yoktur. Gereği yapıldığında yol alındığını tecrübeyle biliyoruz. Ama dünyayla rekabet zannettiğimizden zordur. Türkiye, son yıllarda geri giderken bırakın yukarıdakileri aynı ligdeki ülkeler bile gelişti ve aramızdaki mesafe fazlasıyla açıldı. Güvenilir liman olmaktan çıktığımız için küresel sermayeyi kaçırdık ve tıpkı Merkez Bankası rezervleri gibi net yabancı sermaye girişini de eksiye düşürdük. Cazibemizi kaybettik ve sadece yatırımcıyı kaçırmadık, teknik direktörlerin bile futbol kulübü çalıştırmak istemediği bir ülke haline geldik.

Tablo tatsız olsa da potansiyel değerlidir. En istikrarsız dönemde bile ilk 20 ekonomide kalabilmiş bir devletten söz ediyoruz. Ülkenin sadece iyi yönetildiği takdirde; yani gerçekçi, planlı ve şeffaf idare edildiği şartlarda, doğal olarak yukarılara tırmanacağı aşikardır.

...***

Mehmet Kara 21 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, " Parlamenter sisteme neden dönülemesin!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Millet İttifakı’nı oluşturan partiler Türk tipi partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ülkeye verdiği zararları anlatıp iyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönülmesi gerektiğini söylerken bir yandan da tekliflerini kamuoyu ile paylaşıyor. Kaldı ki, sadece Millet İttifakı bu hazırlığı yapmıyor, yeni kurulan partiler de yüksek sesle bu sistemden ülkenin kurtarılması gerektiğini her platformda dile getiriyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Durum böyle iken, AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan, “Millet İttifakı kazansa bile parlamenter sisteme geri dönmenin imkânı kalmamıştır” diye bir açıklamada bulundu. 

Sayın Turan bunu neye göre söyledi bilemiyoruz, ama neden dönülemeyeceğini söylese iyi olurdu. Zira daha üç senelik bir sistem ve birçok arızası çıktı, düzeltmek için çalışılıyor, ama bir türlü düzeltilemiyor. Cumhurbaşkanlığında bir ekip yıllardır çalışıyor, ama şu ana kadar da ortaya bir şey çıkmış değil.  

“O kadar bozduk ki, düzeltilmesi çok zor olur” denilse anlaşılır da, iktidara gelmiş bir hükümet bunu neden değiştiremesin? “Yoksa bu sözlerin altında başka bir şey mi var?” diye akıllara geliyor. Doğrusu kimse bir şey anlamadı. 

Yeni sistem nasıl getirildiyse, öyle gider. Oysa, 1946’dan 3 yıl öncesine kadar yürüyen parlamenter sistem tecrübesi yaşayan Türkiye bu sisteme daha çabuk uyum sağlar… Yeter ki, demokratik, özgürlükçü, iyileştirilmiş, güçlendirilmiş, Meclis’in güçlü olduğu, tek adam rejimini sona erdirecek bir düzenleme getirilsin. Bir referanduma bakar… 

Yeni sistemde Cumhurbaşkanı, partisindeki genel başkan yardımcıları, hatta onun yardımcılarını atarken “Genel Başkan” ve “cumhurbaşkanı” sıfatı kullanılıyor. Bu da yeni sisteminin getirdiği “yenilik”lerden birisi oldu! 

Cumhurbaşkanının “parti başkanı” olmasını 1950 yılında Demokrat Parti kaldırmıştı. Bugün uygulanan sistem 1946 öncesi uygulanan “tek parti” sistemine benziyor. 

Cumhurbaşkanlığı ile ilgili işlerde parti başkanı imzası kullanılamayacağı gibi, parti ile ilgili işlerde de “Cumhurbaşkanı” imzasının kullanılması doğru mu? Kullanılırsa bunun adına “parti devleti” denilmesi doğru olmaz mı?  

Yeni sistem buna imkân verse de, parti işlerinde “Genel Başkan”, cumhurbaşkanlığı ile ilgili işlemlerde “Cumhurbaşkanı” kullanılamaz mı?

...***

Arslan Tekin 21 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " 'Beton Kanal', dert sıralamanın neresinde?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İstanbul Kanalı ısrarı gerçekten İstanbul Boğazı'nın yükünün hafifletilmesi için midir? Şimdiye kadar büyük projelerin altında bit yeniği arayanlar hep haklı çıkmışlardır. Adamına göre proje hazırlanınca, bit yeniği aramalarının sebepsiz olmadığı görülüyor. İki büyük basın-yayın bloğu iktidarın elinde. Evet, aynen öyle."diyen  yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Fethullahçılar biliyorsunuz iktidardan epey nemalandılar. Öyle bir noktaya geldi ki, "geldi ki" demeyeyim, bilmiyoruz çünkü; sonradan öğreniyoruz, gelmiş ki, iktidar neredeyse el değiştiriyordu. Allah'tan Saray uyandı ve ülkenin sömürgeleşmesinin önüne geçildi. Bunu kabul edelim. Ne yazık ki, hasarın telafisi şu an mümkün görünmüyor.

Saray uyanınca, kaleyi içten fethetmek isteyenlerden saldırılar peş peşe geldi. Devletin nasıl soyulduğunu bir bir ortaya çıkardılar. Anlaşılan, ne olur ne olmaz, tedbirimizi alalım, demişler, stok yapmışlar. Birçoğu eklemeli videolar, yayınlar olsa da içinde "küf" olmadığını kimse söyleyemez. Ortaya saçılmış rüşvetler, deste deste paralar var... Ve devletin iş verdiği müteahhitlerle basın-yayın bloğu satın alınması için üst makamlardan gelen para aktarın direktifleri var. Her büyük müteahhitten 100 milyon dolar istenmesi meselesi... Bu ikrar edilmiştir. 100 milyon dolar istenen şirketlere bakın, bugün de en çok ihale verilen şirketlerdir. Dikkat "verilen" diyorum. İhale kanunu 192 defa değişir mi?!

Daha deşmeyelim, çok "şey" çıkacak...

Ziraat Bankası'nın kredisiyle alınan bir başka basın yayın bloğu meselesi var ve asıl mesele, kredinin ödenmemesi. Ziraat Bankası'nın genel müdürü, en son öyle bir açıklama yaptı ki, sade suya tirit, derler ya öyle. Bir ödeme olsaydı. Göğsünü gere gere söyleyecekti. Kredi verilen gruptan hiçbir ses yok. "Nasıl böyle bir iftira atabilirsiniz!" diyebilirlerdi. "Sükût-ikrar" bağlantısı kurabilirsiniz.

İstanbul Kanalı için halk ikna edilemedi. Kanal projesi konuşulduğu sıra İstanbul'da belediye başkanlığı seçimleri kızışmıştı. Projeyi halk kabullenseydi, muhakkak iktidar tarafına oy verirdi. Büyük bir farkla Ekrem İmamoğlu kazandı.

E. İmamoğlu, İstanbul için cazip olsa, Türkiye için cazip olsa ve dünya için -evet dünya için; çünkü, bu kanal bir Türkiye meselesi değil; dünya meselesi- cazip olsaydı, Saray'ın ısrarına niçin karşı çıksın?