Haziran 23, 2021 08:07 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, 40 bin metrekareye yakın büyüklükteki taşınmazın satılacağını duyurdu

Milli gazete:

Gelecek Partisi'yle DEVA Partisi birleşecek mi? Babacan'dan açıklama

Yenişafak:

Türkkan'ın adamları gazeteciyi darp etti

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İbrahim Kiras 22 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "Devlet yönetmek mi kolay algı yönetmek mi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İktidar sözcülerinden hep iyi şeyler işitiyoruz. Bu da normal tabii. Memlekette iyi giden işleri iktidarın, kötü giden işleri muhalefetin gündeme getirmesi siyasetin tabiatı icabı. Ama vatandaşa verilen haberler yaşanan gerçeklikle ne ölçüde uyumlu? Siyasetin dilinde biraz abartı olabilir diyeceksiniz. Olabilir olmasına da iktidar cenahının dili abartı kotasını çoktan doldurdu. Anlatılan hadiseler neredeyse paralel evrende geçiyor. “Bugünkü Türkiye” diye hiç görmediğimiz acayip bir ülke tasvir ediliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ekonomik büyüklük itibariyle dünyadaki ilk on ülke arasına girmeye hazırlandığımız söyleniyor mesela. Oysa biliyoruz ki ilk 20’deki yerimiz tartışılıyor halihazırda. Mesela “Amerika’ya meydan okuduğumuza” dair bir rivayet dolaştırılıyor el altından. Oysa Washington’la aramızı düzeltmek için herkesin askerini çektiği Afganistan’da Taliban’la çatışmayı göze alarak muharip birlik bulundurmayı önerdik Biden yönetimine. Onlar da memnun oldular tabii bu fedakarlığımız karşısında.

Galiba “siyaset olarak” vatandaşın duymaktan hoşlanacağı şeyleri söylemek gerektiği düşünülüyor. Gelgelelim bunun bir ölçüsü olmayınca en acıklı dramlar bile komediye dönüşebiliyor. Vatandaşın kendisine -kibar ifadeyle- “doğruların söylenmemesinden” rahatsız olabileceği de hiç hesaba katılmıyor. Başka çare görülmüyor belki de.

Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan “Aşı tedarikinin bir hayli güç olduğu bir dönemde vakitlice yaptığımız bağlantılar sayesinde hızlı bir aşılama takvimi yürütüyoruz. Şu anda gayet iyi durumdayız” dedi.

Sahiden de öyle mi oldu? “Hızlı aşılama” kısmı doğru. Türkiye’nin sağlık sistemi bu sürecin hızla tamamlanabilmesine imkân veriyor. Ancak ne yazık ki biz haritada yerini bulamayacağımız ülkelerde bile aşılama çalışmaları belirli bir noktaya geldikten sonra süreci başlatabildik. İşin doğrusu, sebebi meçhul “Çin aşısı inadı” yüzünden bu ülke belki altı ayını kaybetti. Bu inat yüzünden bu altı ay içinde kaybettiğimiz canların sayısı belli değil.

Adı bilinen uluslararası firmaların hiçbirinin yüzüne bakmayıp ülkeyi tek kaynağa, yani Çin’e neden mahkûm ettiğimiz ve bu arada iki Türk bilim insanı tarafından geliştirilen aşının –Uğur Hoca’nın “Kendi ülkemize de vermek istiyoruz” teklifine rağmen- niye istenmediği sorulduğunda “Güvenilir ve etkinliği olan inaktif aşıyı önemsiyoruz” cevabı verilmişti. Yani Biontech aşısının güvenilir olmadığı, etkinliğinin bulunmadığı ileri sürülmüştü. Bu aşının yerine Sinovac’ın tercih edilmesinin bir başka gerekçesi de şuydu: “Bize nisan ayından sonra teslim edilecek aşıya ihtiyacımız yok. Nisan ayından sonra yerli aşı çalışmalarımız devreye girecek.” Zaten “Nisan, en geç mayıs ayına kadar 105 milyon doz Çin aşısı gelecek”ti, Sağlık Bakanı’nın aralık ayındaki açıklamasına göre.

...***

Cevher İlhan 22 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Kaos plânı” bozulmalı" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" HDP’yi hedef alan silâhlı saldırının arka plânı tartışması sürerken, Kürt - Türk etnik ayrışmasıyla bu kez etnik iftiraklar üzerinden kamplaştırma ve kutuplaştırmanın hedeflediği her haliyle anlaşılıyor. Öncelikle eleştiri hakkını kullanarak siyasî iktidarı tenkit eden bir tweeti atanlar derhal derdest edilirken, “cumhurbaşkanına hakaret”ten otuz bini aşkın vatandaşa soruşturma açılıp on binine ceza verilirken, sosyal medyaya servis edilen iç savaştaki “Suriye hâtırası” silâhlı fotoğraflı saldırgana şimdiye kadar bu konuda hiçbir soruşturma açılmaması dikkat çekici."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:

...***

Keza günler öncesinden yaptığı keşiflerle, taşıdığı üç silâh ve çok sayıda şarjörle 40-45 kişinin yapacağı -sonradan iptal edilen- saatte yapılacak bir toplantıyı basması, saldırının münferid bir cinâyet olmayıp, Türkiye’yi şiddet, terör, iç çatışma vartasına, yeni bir kargaşa ve kaos fitnesine sürükleme amaçlı olduğunu ele veriyor.

Silâh ve mermileri çantaya doldurup elini kolunu sallaya sallaya soğukkanlılıkla gittiği binada kapıları tek tek kurşunlayıp kırarak tarayacak insan araması saldırının profesyonelce plânladığını su yüzüne çıkarıyor.

Aslında her şey 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’deki “çözüm masası”nın bizzat Cumhurbaşkanı’nca devrilmesi ve Demirtaş’ın “seni başkan seçtirmeyeceğiz” çıkışının ardından 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin Meclis çoğunluğunu ve tek başına iktidarı kaybetmesiyle başladı.

Anlaşılan, vahim iddialara karşı yargının “siyasetin sopası” haline getirilerek kontrol altında tâlimatlandırıldığı, millet irâdesinin temsilcisi Meclis’in işlevsizleştirilip denetim mekânizmasının ıskartaya çıkarıldığı vartada demokratik siyaset bütünüyle devre dışı bıraktırılmak isteniyor.

Maksat, ekonomiden dış politikada her alanda baş gösteren başarısızlık fiyaskosuyla içine düştüğü çıkmazdan kurtulmak, ortaya saçılan vahim iddiaların üstünün örtülmesini sağlamak.

Bu tezgâhla, “mafya-siyaset-medya-yargı ilişkileri”in araştırılmasına dair muhalefetin Meclis’te verdiği önergelerin “cumhur ittifakı” partilerince reddedilmesi çarpıklığını gürültüye getirmek.

Özetle, Cumhurbaşkanı’nca Anayasa ve bütün demokratik teâmüller çiğnenerek muhalefete hükûmeti kurma görevinin verilmediği; dönemin Başbakanı Davutoğlu’nun “Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan içine çıkamaz!” dediği, 862 sivil vatandaşla, polis ve askerin can verdiği 7 Haziran-1 Kasım (2015) arasındaki “146 günlük” karanlıklı bir devir hortlatılıp yeniden terörün tırmandırıp azdıracak organize bir provokatif eylem olduğu her haliyle sırıtıyor.

...***

Esfender Korkmaz 22 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Ekonomide büyüme çetelere yaradı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir ülke yoksullaşarak da, servet kaybederek de büyüyebilir. Söz gelimi, eski bir binayı yıkarsanız, servet kaybı ortaya çıkar. Ama o binanın yıkılması için yapılan her türlü harcama katma değer yaratır ve büyümeye yansır. Türkiye sürekli cari açık veriyor. Cari açık bu sene de 30 milyar doların üstünde olacaktır. Bu yolla dışarıya kaynak çıkışı oluyor. Kaynak kaybı servet azalması demektir. Ayrıca bu açıklar ile kamu-özel iş birliği ile yapılan yollar, hastaneler dış borçla kapatılıyor. Dış borçlar potansiyel büyümeyi negatif etkiliyor. Net dış borç ödeme durumunda yoksullaşma olacaktır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Dahası ithal girdiye bağımlı büyüme olduğu için istihdam yaratmıyor.

Özetle Türkiye, geleceğini bugünden tüketerek büyüyor.

Gelişmekte olan ülkelerde daha yüksek büyüme oranı, daha fazla katma değer yaratma anlamına gelmiyor.

Düşük GSYH'da büyüme daha yüksek oluyor. Söz gelimi GSYH 100 milyar dolar olan bir ülkede yüzde 10 büyüme, 10 milyar dolar katma değer demektir. Buna karşılık GSYH'sı 500 milyar dolar olan bir ülkede yüzde 5 büyüme, 25 milyar dolar katma değer demektir. 

Türkiye'de büyüme halka yansımıyor. Bu nedenle gelir dağılımı giderek bozuldu.

Gelişmekte olan ülkelerde gelir dağılımının bozulması, belli ellerde sermaye birikimine yol açabilir. Bu sermaye yatırımlara giderse, büyüme artar, istihdam artar. Gelir dağılımı geçici olarak bozulmuş olur.

Türkiye'de öyle değil. Türkiye'de gelir dağılımı, çeteler lehine halkın aleyhine bozuldu. 

Bugüne kadar devlet malının meşru olmayan yollardan nasıl kullanıldığı, ihale yolsuzluklarının ortaya çıkması, devletle iş birliği yapanların ve kara para aklayanların itirafları ile gün yüzüne çıktı. Giderek de çıkıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir zaman bu tür olaylar hasır altında kalmadı. Mutlaka çıkar çeteleri arasında anlaşmazlık çıkıyor ve itiraflar başlıyor.

Çetelerin kara para aklaması, bir şirkete çökerek hisse devri, büyümeyi artırır. Ama sermaye birikimi yaratmaz. Servet artışı yaratmaz. Dahası da bu paralar kendisini sağlama alsın diye yurt dışına çıkar.

Gelişmekte olan ülkelerde toplum refahını artırmak için, büyümeden daha önemlisi kalkınmadır. Kalkınma kriterleri, gelir artışı yanında bu gelirin adil bölüşümü, toplumun eğitim, sağlık, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.