Mayıs 11, 2016 06:38 Europe/Istanbul

Emre Kongar, Cumhuriyet gazetesinde, “Bireysel diktatörlük kendini tüketir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Diktatörlüklerin en koyusu çoğunluğun diktatörlüğü, en acımasızı ise bireyin diktatörlüğüdür: En koyusu çoğunluğun diktatörlüğüdür, çünkü ona karşı sığınacak bir yer bulmak çok zordur. En acımasızı bireyin diktatörlüğüdür, çünkü zayıf olduğu için çok zalimdir.Eskilerin bir sözü vardır: “Akıllı düşman, aptal dosttan evladır” derler. Galiba bu sözün en geçerli olduğu alan, siyasettir. Çünkü siyasette, aptal dostlar insana, akıllı düşmanlardan bile daha çok zarar verir: Ya lidere aşırı ve gerçek dışı övgü, ya rakiplere yersiz, yakışıksız, herkesin tepkisini çeken sövgü, insana siyasette zarar veren “aptal dost” hatalarıdır.En kötü, en zalim ve en zayıf yönetim, “aptal dostlarla” çevrili “birey diktatörlüğüdür”.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Silivri yargılamalarıyla Türkiye’de rejim demokrasiden sapmaya başlamıştı.

Ama asıl rejim darbesi, yargının tam siyasal denetime alındığı 12 Eylül 2010 referandumu ile gerçekleşti.

İktidarın gücünün mutlaklaştığı bu tarihten sonra, yönetimde ilk kırılma Haziran 2013’teki Gezi Direnişi ile yaşandı:

Arınç ve Gül ile Erdoğan arasındaki yöntem ve üslup farkı ilk kez bu olayda belirgin olarak kamuoyuna yansıdı.

Tam bu noktada (bu sütunda, Gezi’den sonra artık hiçbir şeyin aynı olmayacağının defalarca vurgulanmış olmasını anımsatarak) bir an duralım:

Gerek Arınç, gerekse Gül, Erdoğan’dan sadece üslup ve yöntem bakımından ayrılmışlardı, uygulamada, her zaman Erdoğan’ın dediği olmuştu; dolayısıyla iktidarın paylaşımında ve uygulamalarında bir farklılaşma söz konusu değildi...

Ama ikisi de aktif politikadan tasfiye edildiler.

Arınç ve Gül örneği, Türkiye’de demokratik rejimden sapmanın iyice belirginleştiği, Erdoğan’ın Başbakan olarak girdiği Cumhurbaşkanı seçim sürecinde, Davutoğlu ile yine gündeme geldi:

Davutoğlu ile Erdoğan arasında da sadece üslup ve yöntem farkı vardı; iç ve dış politika uygulamaları bakımından iktidar aynı monolitik yapısını korumaktaydı.

Ama lider kendisinden farklılaşıyor izlenimi verenleri, “mış gibi yapanları” dahi affetmedi!

Sanıyorum, Türkiye’nin rejim sorunu, liderin, akıllı dostlara dahi tahammül edememesi ile iyice belirginleşmiştir.

…***

İsrafil Kumbasar, Yeniçağ gazetesinde, “Yargıda üstünlerin hukuku egemenliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye'nin 15 yıldan beri 'nasıl bir zihniyet' tarafından yönetildiğine dair oluşan 'sis perdesi' giderek aralanıyor.Bir süre gündemi meşgul ettikten sonra diğerleri gibi unutulup giden bir ses kaydından anlaşıldığına göre, yürütme organının 'fiilen' başında olan zat, dönemin Adalet Bakanı'nı arayarak mealen şu talimatı veriyordu:- "Hani bir dosya konuşmuştuk ya daha önce. Davanın duruşması şu gün olabilir. SPK'daki bağlantıları araştırın, davayı yakın takibe alın. Aman ihmale uğramasın, yazık olur. Kesinlikle bunların mahkûm olması lazım."”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Sesin sahibi olduğunu bizzat birinci ağızdan itiraf eden zat, yargının geldiği son noktayı görüp dehşete düşenlere aynen şöyle karşılık veriyordu:- "Adalet Bakanı'ma davayı yakından takip et dememden daha doğal ne olabilir?" 'Hukuk devleti' ilkesini açıkça ayaklar altına alan bu akıl almaz tutum, ister istemez hemen şu soruyu akıllara getiriyordu:- "Malum zat, bugüne kadar acaba başka 'hangi davaların' yakından takip edilmesi için talimat vermiştir? Davaların akıbeti ne olmuştur?"

'Yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs' başlığını taşıyan Türk Ceza Kanunu'nun 277'nci maddesi aynen şu hükmü içeriyor:- "Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevini yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."Yasa hükmü, 'herhangi bir tartışmaya' mahal vermeyecek şekilde açık ve net.Sokaktaki sıradan bir vatandaş yukarıdakine benzer bir ses kaydının muhatabı olmuş olsaydı eğer, şimdiye kadar hakkında onlarca dava açılmış ve çoktan kodesi boylamıştı bile.Habire 'saf' yerine konan güzel yurdum insanları şimdi şu sorunun cevabını arıyorlar:- "75 milyon insanın gözlerinin içine baka baka alenen itiraf edilen bir 'suç eylemi' karşısında Cumhuriyet savcıları ne yapıyorlar?Neden harekete geçmiyorlar?"***Geçemezler, çünkü ne yazık ki yargıda 'vicdanlarının' sesini dinleyip 'inisiyatif' kullanabilecek bir tek hukukçu bırakmadılar?Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, kısmen var olan 'bağımsız' kimliğinden tamamen uzaklaştırılarak bütün 'atamaların' ve 'terfilerin' doğrudan Adalet Bakanı tarafından yapıldığı bir 'siyasi organ' haline dönüştürüldü.Genel Sekreter ve Teftiş Kurulu Başkanı iktidar tarafından atanmaya başlandı, tetkik hâkimlerinin ve müfettişlerin çoğunluğu 'iktidara yakın' isimlerden oluştu.Aynı şekilde, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay, bizzat yürütmenin fiilen başında olan zat tarafından 'son şekli' verilen listelere göre yeniden yapılandırıldı.Binlerce hâkimin ve savcının görev yerleri değiştirildi, yetmedi binlerce kişi apar topar avukatlıktan 'hâkimliğe' geçirildi.'Yargı' artık 'yürütmenin', yani iktidarın 'arka bahçesi' haline gelmiş bulunuyor.Peki böyle bir ülkede 'yargı kararlarına' güvenmek ne kadar doğru olacaktır?Hukukun 'askıya' alındığı, hâkimlerin, savcıların, avukatların 'linç' edildiği, yürütmenin 'fiilî' başının 'yargı kararlarını' tanımadığı bir ortamda, yargı tarafından verilecek bir karar hukuk literatüründe 'yok' hükmünde değil midir?

…***

Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, “Nereye kadar?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Erdoğan cumhurbaşkanı seçildikten sonra başbakan ve hükümet üzerindeki dominant ve müdahaleci tavrını sürdürmesinin izahını “Ben devletin başıyım ve halkın oylarıyla seçildim” diyerek yapmaya çalışıyor.Sistemdeki arızayı anlatırken, MİT’in ve Genelkurmay’ın kendisine değil, Başbakana karşı sorumlu kılınmış oldğunu örnek verirken, oysa bu kurumların devlet başkanı ve başkomutan olarak kendisine bağlı olması gerektiğini söylüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Mevcut durumun devlette çift başlılığa yol açtığını ifade ederek, “Başkanlık bunun ortadan kaldırılması için kaçınılmaz şart” diyor.

Bunları, kendi getirdiği Davutoğlu’nu çekilmek zorunda bıraktığı sürecin ardından söylüyor.

Oysa ona genel başkanlık ve başkanlık yolunu açarken, “Emanetçi başbakan istemiyorum” demiş, “Güçlü cumhurbaşkanı-güçlü başbakan” formülünden yana imiş gibi bir görüntü ve izlenim vermişti.

Ancak gelinen noktada bunun konjonktürel bir taktik olmaktan öteye gitmediği ortaya çıktı.

Davutoğlu’nun bir taraftan zahirde Erdoğan’la ters düşmeden, onunla uyum içinde işi götürmeye çalışırken diğer taraftan “güçlü” ve inisiyatif kullanan bir başbakan olma gayretinin işaretlerini verdiği bir sürecin geldiği yer burası oldu.

Hassas ve kritik konulardaki görüş ve yaklaşım farklılıkları su yüzüne çıkarak biriktikçe, bu sonucu doğuran sebepler de yığıldı.

Zaman zaman kuşkuyla bakanlara “İyi polis-kötü polis rolü mü oynuyorlar?” diye sorduracak boyutlara ulaşan bu farklılıklar özellikle Batıyla ilişkilerde zirve yaptı.

Bu noktada görünen o ki, AB mahfillerinden gelen “Muhatabımız Davutoğlu” mesajları ve ardından Başbakanın Obama’dan randevu talebinin gündeme gelmesi, bardağı taşıran son damlalar oldu.

Açıkça belli ki, Erdoğan dışarıya da “Muhatabınız sadece benim, başkalarıyla oyalanmayın, buna müsaade etmem” mesajı veriyor.

Ancak içeride iyice keskinleştirerek uyguladığı sertlik politikalarını dışarıya da taşıyıp restlerle yola devam etmesi, Türkiye’yi bir tecrit ve yalnızlığa sürüklüyor.

Ve bunu “Dünyaya meydan okurken milletimin desteğini arkamda hissediyorum” diye örtmeye çalışıyor, ama nereye kadar?