Mayıs 11, 2016 06:39 Europe/Istanbul

Abdülkadir Özkan, Milli gazetede, “Sorun sistemde ama sistemin sorumlusu kimler?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tek parti iktidarında koalisyonlarda yaşanan benzer bir siyasi kriz ortaya çıktı. İktidar yanlısı medya bu krizi kişisel bir takım sürtüşmelere değil, sisteme bağlıyor. Bu yaklaşımda haklılık payı olmakla birlikte bugün sorumlu tutulan sistem kimin eseri? AK Parti iktidarının değil mi? Bu soru üzerinde nedense hiç durulmuyor. Siyasi sistemler kendiliğinden ortaya çıkmaz. Ya seçilmişler ya da darbeciler eliyle oluşturulur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Ülkemizde uzun yıllar darbecilerdin isteği doğrultusunda oluşturulan, seçilmişleri asker-sivil bürokratların denetiminde tutan bir sistem hâkim oldu. Bu sistem sakıncalı idi. Buna son verilmesi asker-sivil bürokratların siyasete müdahalesinin önlenmesi gerekiyordu. Özellikle her Cumhurbaşkanı seçimi öncesi bir takım çevreler kimin seçilmesi gerektiği hususunda devreye girdiler. Meclis üzerinde oluşturulan baskılar nedeniyle de asker-sivil bürokratların seçilmişler üzerindeki etkisini sürekli kılacak isimler Cumhurbaşkanı seçildi. Meclis zaman zaman bu zorlamalara direndi ama ciddi kriz dönemleri yaşandı. Bunun sonucu olarak tek başına Cumhurbaşkanı’nı seçebilecek çoğunluğa sahip AK Parti’ye adayını seçtirmeyecek bir takım yasal engeller icat edildi ve maalesef Cumhurbaşkanı seçilemeden Necdet Sezer ile erken seçime gidildi. Seçimlerin ardından AK Parti kendi adayı Gül üzerinde ısrarını sürdürdü ve neticede seçilmesini sağladı.

Gelecekte benzer sıkıntıların yaşanmaması için en sağlıklı yol Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesiydi. Bu yönde yapılan anayasa değişikliği referandumda kabul gördü ve yürürlüğe girdi. Böylece siyasette gereksiz krizler yaşanmayacak deniyordu. Ancak, geldiğimiz noktada Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmiş olması sebebiyle siyasete siyaset dışı müdahale ortadan kalktı ama Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında sürtüşmelerin yaşandığı kulaktan kulağa fısıldanmaya başlandı ve sonuçta Başbakan Davutoğlu AK Parti’yi olağanüstü kongreye götürme kararı aldı. Bu kararı kendi iradesiyle mi yoksa Cumhurbaşkanı’nın isteği ile mi aldığı aslında çok önemli değil. İktidara yakın bazı isimlerde Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki ihtilafı, “AK Parti duruma el koydu süreci Erdoğan yönetti” diyerek gelişmelerde Başbakan Davutoğlu’nun fazla bir dahli olmadığını belirtiyorlar. Aslında bu da çok önemli değil. Önemli olan bugünkü anayasal durumun sahibi olan AK Parti yöneticilerinin hesap vermesi gerekmez mi? Yani, yapılan anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesinin önü açılırken yapılması gereken daha önemli bazı hususların unutulmuş ya da atlanmış olduğunu, bunun sebeplerini millete izah etmeleri gerekmez mi? Ciddi bir kriz yaşanıyor ama olay genellikle kişisel değil sistem sorunu olarak izah ediliyor. Elbette bugün gelinen noktada sistemin önemli payı var. Ama aynı partiden kişiler daha uyumlu bir şekilde ülkeyi yönetemezler miydi? Geçmişte yaşananların sebebi siyasete siyaset dışı güçlerin müdahalesiydi. Bugün için böyle bir durum yok. Olsa bile bu yöndeki niyetler ortaya çıkmış görünmüyor.

Derdim birilerini suçlamak değil. Sadece AK Parti iktidarının işler terse gittiğinde ya da bir kriz ortaya çıktığında birilerini suçluyor, yönetimde olanların hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranıyor olmasına dikkat çekmek istiyorum. Bazen aldatıldıklarını, bazen yanıldıklarını söyleyip sorumluluktan kurtulma yoluna gidiliyor. Son krizin sistemle yakından ilgili olduğu kabul edildiğine göre yapılan anayasa değişikliği niçin eksik bırakıldı. Yıllardan beri gündemde olmasına, iktidar partisi sözcüleri tarafından ısrarlı bir şekilde savunulmasına rağmen ilk anayasa değişikliğinde bu tür krizleri önleyecek düzenleme niçin yapılmadı?

…***

Hüsnü Mahalli, Yurt gazetesinde, “Her şey normal”başlıklı yaısını okuyucularla paylaşıyor.

“22 Mayıs’ta AKP Kongresi var ama ortada hiç bir aday yok.Adayın kim olduğunu bilen tek bir kişi var o da Cumhurbaşkanı Erdoğan.Aday olacak olan kişi bile aday ilan edileceğini bile bilmiyor.Her şey kongreden bir gün önce belli olacak.Ama kimin umrunda. Her şey normal. AKP’de çıt bile yok.Kongre sanki onların kongresi değil. Herkes işinde gücünde.AKP demek Erdoğan demek.Ülkede son 10 ayda 500 asker ve polis hayatını kaybetmiş ama kimin umrunda.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Son 10 ayda yedi-sekiz ilçe yıkılmış ama umursayan yok. En az 600 bin insan bu ilçelerden kaçmak zorunda bırakılmış.PKK ve sivillerden ölenler hiç önemli değil! Kilis başka bir konu.Kilis’in karşısında olup bitenler çok daha normal. AKP’nin desteklediği teröristler ölüm saçmaya devam ediyor.Halep’te hastaneyi ve Kilis karşısında mülteci kampını vuruyorlar ama medya “Esad vurdu” diyor.Ruslar “Nusra ve yandaşları vurdu elimizde kanıt var” deyince, ABD dâhil herkes sustu.Ama medya görevini yapmıştı.Son beş yılda olduğu gibi.Sürekli yalanlarla müthiş bir algı operasyonu.Irak, Yemen ve hiç bir Şii, Alevi, Kürt, Ezidi ya da Hıristiyan’ın bulunmadığı Libya’yı unutmayın.İnsanlarımız çok acı çekiyor.Birilerinin aptalca hayalleri uğruna.Hayaller yetmedi ruh hastası örgütlerin gerçekleri imdada yetişti.Suudi ve Katar’ın Vahabi kral, emir ve şeyhleri ne güne duruyor?Bu coğrafyanın tümünü yıkıp insanlarını perişan etmeden asla rahat etmezler.Bunun için yaratıldılar.Tek başlarına bunu beceremeyeceklerini bildikleri için yanlarına AKP’yi aldılar.AKP Türkiye’yi o ülkelere benzetiyor ya da benzetmek zorunda.İdeolojik, politik ve parasal müttefik olmanın zorunlukları.AKP’deki son gelişmelere biraz da bu açıdan bakmak gerekiyor.Başbakan Davutoğlu’nun yanına Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ı alarak Kral Selman’ın huzuruna çıkması bile yetmedi.Sözde İslam Ordusu’na katılmak da az geldi.Katar’da üs kurmak fena değil. Ama tüm bunlar kurtarmadı Davutoğlu’nu.Görevinden alındı ve unutulmaya terkedilecek.Abdullah Gül dâhil AKP’nin tüm kurucuları gibi.‘Yeni Türkiye’ uğruna. Herkes her şeyi kabullenmiş görünüyor.İdeolojik, siyasal, sosyal ve kişisel nedeni ne olursa olsun muhaliflerin ezici çoğunluğuna göre herşey normal. Normal olduğu için de tepki göstermeye gerek yok.Gösterenler de eyleme geçmenin hesap ve kitabını yapıyor.

…***

Güngör Mengi, Vatan gazetesinde, “Geçiş dönemi ve gelişmeler!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Başbakan Davutoğlu hükümetinden sonra, yapılacak kurultay sonunda kurulacak olan 65’inci hükümetle birlikte Türkiye için bir “geçiş dönemi modeli” uygulanacakmış.Habere göre; iki ayda bir yerine ayda bir kez “bakanlar kurulu Beştepe’de toplanacak” ve bunun dışında ayda iki kez daha Kurul’a başkanlık edecek deniyor.Atama yetkilerinin de “Başbakan’dan alındığı” düşünülürse ve o dönemde yapılamayan “valiler, emniyet müdürleri, il müftüleri, müsteşar atamaları”nın bundan sonra kısa sürede yapılacağı bilgisi göz önüne alınırsa başbakan yetkilerine Cumhurbaşkanı’nın sahip olacağı görülür.Yani “başkanlık sistemi” referandum veya Meclis kararı beklenmeden fiilen başlatılmış olacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hukukçular ne diyor?

 Konu tamamen hukukla, mevcut parlamenter sistemin değişmesiyle ilgili olduğu için “bu gelişmenin hukuken ne anlama geleceğini” anayasa hukukçularıyla konuşma gereği duydum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın baştan beri “siyasi, partili bir cumhurbaşkanı olacağı”nı anlatan konuşmalarından başlayarak şunları anlattılar.

 - 2007 referandumunda anayasa “cumhurbaşkanını halkın seçmesi” yönünde değiştirildi.

 - Bununla birlikte o anayasa değişikliği “cumhurbaşkanı yetkilerinde bir değişiklik” yapmadı.

 - Yani; Mevcut Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı Sezer ve ya Gül’ün kullandığı yetkilerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yetkileri aynıdır.

 - Buna aykırı bir gelişme “anayasasızlaştırma” eylemi olacaktır.

-Cumhurbaşkanları ancak olağanüstü dönemlerde, OHAL ilan edilecek veya bu yönde kararname çıkarılacaksa devreye girebilir. Örneğin Sezer ve Gül Kurul’a başkanlık etmemişlerdi.

- Anayasa’ya göre Bakanlar Kurulu ve Başbakan icra makamıdır, bu nedenle parlamentoya karşı sorumludur. Anayasa “siyaset oluşturma yetkisini bakanlar kuruluna vermiştir, cumhurbaşkanları siyasi aktör değildir”.

- Eğer yeni hükümetle birlikte fiilen bir başkanlık sistemi uygulaması yapılacaksa bu net şekilde “Anayasa’nın tamamen devre dışı bırakılması” demektir diyorlar.