Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Sağlıkçılar, aşı karşıtlığının toplum sağlığını tehlikeye attığına dair uyarıda bulundu
Karar:
'Söke söke'ye güvence lazım
Star:
Milyonları ilgilendiren karar! Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kuruldu
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Özdemir İnce 29 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "‘Parlamenter demokrasi bizim için mazi oldu’ imiş..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 Haziran 2021 günü TRT’de yaptığı konuşmada akıl almaz şeyler söylemiş, “Artık parlamenter demokrasi bizim için mazi oldu. Millet için de mazi oldu. Hiçbir istikrarı olmayan koalisyonlarla iç içe sürekli zararda olan dönemleri yaşadık. Türkiye çok partili sistemden huzur bulamıyor, netice de alamıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:
...***
Koalisyonlar dönemine dönmeyi milletimiz asla istemiyor. Hakikaten bizler de milletimizden aldığımız bu vekâletle tekrar kararlı şekilde yaptığımız çalışmalar, yatırımlarımızla, kişi başına milli gelirle, gençliğe verdiğimiz önemle, attığımız adımlarla Türkiye bir değişim dönüşümü yaşadı” ifadelerini kullanmış.
AKP Genel Başkanı işkence altında bile söylenmeyecek itiraflarda bulunmuş.
“Artık parlamenter demokrasi bizim için mazi oldu. Millet için de mazi oldu.”
- Atasözü “Geçmişe mazi yenmişe kuzu” der ama kuzuyu yersen “Parlamenter demokrasi” falan kalmaz. Sen kuzuyu yedikten sonra geçmiş senin için “mazi” olmuş olabilir ama “millet için” mazi olduğunu “nireden biliyon gardaş?” Millet mideye indirilmiş kuzusunu arıyor. Milletin bir bölümü sana emenet ettiği aklını geri alıyor. Epeyce geç kalsa da gözünü, kulağını, ağzını kullanmak istiyor artık. Bu çok önemli, uyarıcı bir değişim ve gelişme!
“Artık parlamenter demokrasi bizim için mazi oldu. Millet için de mazi oldu” cümlesi çok sorunlu, sorumluluğu çok yüksek ve ağır bir cümle. Ancak halkın katılıp onayladığı bir hükümet darbesinden, bir ihtilalden sonra söylenebilir. Çünkü mevcut anayasa ilga edilmiş yeni bir anayasa yapılacaktır. Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında parlamentosu olan demokrasi amaçlı bir devlet olarak kuruldu. Anayasada bu yazar. Parlamenter demokrasinin “mazi” olması “demokrasi”nin de ortadan kalkması demektir. Çünkü parlamentosuz demokrasi olmaz.
Parlamentosuz rejime otoriter ve totaliter rejimler denir. Otoriter ve totaliter rejimlerde özgürlükler ve haklar, eşitlik, katılım, temsil, sosyal adalet, kuvvetler ayrılığı, kurumlar arası güç dengesi, kurumların birbirini denetimi, yargı bağımsızlığı, yargı dürüstlüğü, liyakat anlayışı YOKTUR! Buna göre: Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi en azından otoriter ve totaliter bir rejimdir. Otokrasidir!
RTE, koalisyona karşı ama ülkeyi MHP ortaklığıyla yönetemiyor. Sanki tayyareden el ele paraşütsüz atlıyorlar. AKP’nin tek parti olması koşuluyla tek partili rejim istiyor. Ülkeyi “şirket gibi yönetmek” istiyordu. Ama bakkal dükkânı gibi bile yönetilmiyor.
...***
İbrahim Kiras 29 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "Hayalî kanalın hayalî maliyeti"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kanal İstanbul konusundaki politik tutumları doğru değerlendirebilmek için bugün itibarıyla “asla gerçekleşmeyecek” bir projeden bahsettiğimizi akılda tutmalıyız. Kimi zaman “Denizdeki müsilaja iyi gelecek” diye, kimi zaman “Buradan geçecek gemilerden para kazanacağız” diye, kimi zaman ise daha sofistike birtakım jeostratejik açıklamalarla ambalajlanmaya çalışılan bu “lüks konut projesi”nin hayata geçmesi bundan sonra iyice imkânsız. Çünkü, bir, siyasi destek yok; iki, para yok."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bilim adamlarının ve uzmanların neredeyse tamamının yanlış, sakıncalı, tehlikeli dedikleri bu projenin bugünkü siyasi ve ekonomik şartlar altında gerçekleşebileceğini düşünmek artık kanal fikrinin kendisinden bile daha fantastik bir yaklaşım.
İktidar elbette “Bu işi yapacağız” demeye devam edecek. Önümüzdeki süreçte “devlet bütçesinden” bir miktar paranın bu iş için harcanması da muhtemel görünüyor ama yeterli kaynağın bulunması mevcut ekonomik şartlarda mümkün görünmüyor. Mümkün olsa bile ancak yirmi yılda tamamlanabileceği söylenen bu projenin sürdürülmesi için de şimdiki hükümetin önümüzdeki yıllar boyunca iş başında kalması gerekir. En zoru da bu görünüyor.
Nitekim muhalefetin yabancı bankalara ve inşaat şirketlerine yönelik “Biz iktidara geldiğimizde bu iş için harcanan parayı ödemeyiz” uyarıları karşısında Erdoğan’ın uluslararası tahkim seçeneğini işaret edip “söke söke alırlar” demesi bile bunun zımnî bir ifadesi sayılabilir.
Ne var ki uluslararası finans kuruluşlarının -aslında kendilerine güvence vermek amacıyla söylenen- “söke söke” lafına verecekleri anlam “Demek ki Erdoğan iktidarı sona eriyor, yerine gelecek olanlar da Kanal için verilen krediyi geri ödemeyebilirler” şeklinde olacaktır.
Haddizatında proje için gerekli finansmanın bir türlü bulunamamış olmasının iki sebebinden biri bu. Finansçılar bugünkü iktidarın geleceği konusunda ümitsizler. Diğer sebep ise söz konusu çılgın projenin “hayata geçirilmek üzere” gündemde tutulduğunu düşünmemeleri. Yani gerçekleşebilecek bir proje olarak görmemeleri. Farzımuhal gerçekleşse bile milyarlarca dolarlık yatırımın yalnızca arazi spekülasyonu ve lüks konut satışı yoluyla geri dönüşüne ihtimal vermemeleri. Özetle bu işi “fizıbıl” bulmuyorlar.
Erdoğan’ın “İnadına yapacağız” demesi yalnızca “vazgeçtik” deme şansının olmamasından. Bu hususta atılabilecek bir geri adımın siyasi yenilgi anlamına geleceğini ve ciddi ölçüde itibar kaybına yol açacağını görebilmek için kurt bir siyasetçi olmaya gerek yok.
Ayrıca bu “lüks konut projesi” bölgesinde yıllar öncesinden başlayarak “arazi toplamış” olan yerli ve yabancı yatırımcının ümitlerini söndürmek de istenmeyecektir.
...***
Kazım Güleçyüz 29 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, " Baskın seçim olursa..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"15 Temmuz’un gölgesinde kurulup kendisine “cumhur” adını veren, ama cumhur nezdindeki karşılığı hızla eriyen dayatma ittifakı erken seçim taleplerini öfkeyle reddetmeye devam ediyor. Böyle olması da kendi açısından “normal.” Çünkü sorumsuz ve denetimsiz tek adam rejiminin antidemokratik ve hukuk dışı emrivakileri memleketi her alanda krize sürükledi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bunu görüp hipnozdan uyananların sayısı arttıkça iktidarın halk desteği azalıyor. Bu durum iktidar partisinin yaptırdığı anketlerde de görülüyor ve seçim kanununu değiştirip barajı düşürmek gibisinden “çare” arayışlarına girmeleri bu telâş ve paniğin bir sonucu.
Vaktiyle “çözüm süreci”nde partner olarak gördükleri HDP’yi şimdi adeta “şeytanlaştırmak” suretiyle başlattıkları atraksiyonlar da.
O süreçte kendi bilgi ve muvafakatları ile yapılan temas ve görüşmeleri şimdi “suç delili” olarak gösteren bir iddianame ile bu partiye açılan kapatma davasında amaçlanan ne?
Bir dönem AKP’den milletvekili seçilip parti yönetiminde de görev almış olan AYM eski raportörü Prof. Dr. Osman Can’a göre, “HDP’yi kapattırıp baskın seçim yapma ve AKP’ye 70-80 vekil kazandırma” hesabı yapanlar var.
Bu hesap tutar mı, yoksa ters mi teper?
İktidar blokunun 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 seçim kampanyalarında kullandığı ve muhalefeti “terör işbirlikçiliği” ile suçlayan söylemlere yine sarıldığı gözleniyor. Terör ortamında gidilen 1 Kasım’da “işe yarayan” bu taktik, gelinen noktada aynı sonucu verir mi?
Aynı taktik, 15-20 Temmuz OHAL gölgiesinde yapılan 24 Haziran seçimlerinde de sürdürüldü; ama Millet İttifakı buna rağmen o şartlarda başarılı sayılacak bir sonuç alabildi.
Bu başarı 2019 yerel seçimlerinde, Ankara ve İstanbul sonuçlarıyla daha da perçinlendi. Korku duvarı yıkıldı ve iktidar kadrosu buralardaki çeyrek asırlık hâkimiyetini kaybetti.
Biriken dip dalganın daha da güçlenerek devam ettiği bugünkü ortamda HDP üzerinden yapılacak manipülasyonların, 31 Mart İstanbul seçimi sonrası sergilenen inatlaşmanın 23 Haziran’da verdiği sonuca benzer bir tabloyu ortaya çıkarması kuvvetli bir ihtimal.
Seçimden ısrarla kaçan iktidar, HDP’nin kapatılmasına dayalı bir baskın seçime giderse, kazdığı kuyuya düşmüş olur. Keşke gitse!
Ama asıl olan, muhalefetin seçime asılması.