Temmuz 04, 2021 09:43 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: AKP'de Bakan Soylu ile ilgili 'rahatsızlık' büyüyor: Erdoğan, doğru zamanı bekliyor

Yeniasya:

Normalleşme seyahat trafiğini arttırdı

Star:

Türkiye, Süveyş Kanalı'nı yapan firmayla görüşmeye geçti!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Şükran Soner 3 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Vurgun-yağma düzeni kararnamelerle yönetmenin eseri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasal dağılımına bakıldığında en demokratik görünen bu Meclis’in içinden, Cumhuriyetin tarihinde yaşanmış en otoriter bir yönetim yapısı nasıl çıkabiliyor? Aradan yıllar geçti, Meclis’in demokratik ve olağan olması gereken işleyiş yapısı içinde çıkarılabilmiş tek bir yasa örneği yok. Ülke, kararnamelerle, cephe ittifakı içinde oy verenlerin çoğunluğunun içeriğini okumamış olarak parmak kaldırdıkları torba yasalarla yönetiliyor. Dürüstçe sorgulandığında Meclis komisyonlarında görüşülmüş, tartışılmış olarak çıkarılabilmiş tek bir yasa örneği gösterilemiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ülkenin ekonomik-sosyal-siyasal yapısının belirlenmesinde, iç-dış politikada yaşamsal değerde önemli kararlarda, atılan her adım ancak uygulamaya sokulması sonrası öğreniliyor. Ne olupbittiğinin değerlendirmesini yapabilecek uzmanlar için bile katıksız yandaş olunması zorunlu görevlendirmeler içinde değillerse ancak sonradan ortaya çıkabilecek sonuçları üzerinden değerlendirme yapılabilecek bir tabloda ulaşıyor. Alanın bilimsel otoriteleri birçok olasılık üzerinden ancak söz söyleyebilme konumunda kalıyorlar. 

Yaşamsal değerde iç dış siyaset üzerinden alınmış kararlar ardından gerçekleşen sonuçlar, sorunların boyutlarının algılanabilmesi, ortalığa saçılabilmesinde, vurgun yağma düzeninin işleyişindeki yanlışlar, haksızlık, hukuksuzluklardan en az zararlarla geri dönülebilmesinde çok geç kalınmış olunuyor.. Onarılması giderek zorlaşan kara delikler, yaralar ile yüzleşiliyor. Kara delikler, yaraların onarılamaz hızlar, boyutlara varması ile düzeltme zorunlulukların kimi olmazsa olmaz önlemlerinin alınması çabalarının da düzeltmeye yarama işlevleri de ortadan kalkıyor..

Dün sabah içtenlikli uzman ekonomistlerin aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, Özal döneminin ekonomisinin içine düştüğü tüketim tuzağından söz ettiler. Dün karşımıza çıkan sürpriz kararla, tüketim tuzağından kurtulma gerekçeli, banka kredileri, taksitlerine sınırlamalar getirilmesi kararına geçiş yaptılar. Tüketim tuzağından kurtulma çabası olarak alınmış kararların çok az ve çok geç olduğu gerçeği ile yüzleşmiş oldular. Tam da düğünlere kavuşulması, kimi mağduriyetlerin giderilmesi aşamasında düğün, ev harcaması, araba kredilerinin kısıtlanmasının, tüketim histerisinin frenlenmesi işlevinin olup olamayacağı noktasına geldiler. Yüksek gelirliler, kazançlılar için bir anlamı olamayacak bu kısıtlamaların olsa olsa toparlanması umudu ile yola çıkan orta sınıflar üzerinde daha da yıpratıcı olup olamayacağı tartışmasının içine düştüler. 

Orta sınıfın zaten erimiş olduğu noktalarda, artık iyice dar gelirli girdabına düşmüş çoğunluk üzerindeki olası sonuçları üzerinden sorgulamaya geçtiler. Küçülmüş üretim yapısında taksitler üzerinden gelen kısıtlamaların gerçek yağma, vurgun düzeni ile ilişkisinin olup olamayacağını sorgulama noktasına ulaştılar. Bir diğer sorgulama konusu asıl vurgun-yağma düzeninin yaratıcılığı, yaratıcı odakları üzerindendi. Onlar bilim insanları olarak kötü sözcükleri kullanmak istemediler ama Cumhuriyet’in dünkü manşetinde yer alan “eşe dosta milyonlar” olgusunun sorgulamasına geçmiş oldular. Bakanların yakınlarına hülleli işlemlerle akıtılmış paraları, AKP’lilerle doldurulmuş uzmanlık isteyen işlerin uygulamasının sorgulanmasını, akrabalara yapılan ihaleleri, bal gibi de yolsuzlukları gündeme taşımış oldular.

…***

Oğuz Demir 3 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “Öncelik yüksek enflasyonken zam oranı buysa!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Çarşamba akşamı kara haber önümüze düştü. Elektrik fiyatlarına %15 zam geldi. Daha bunu sindirememiştik ki bir haber de doğal gazdan geldi. Doğal gazın fiyatı konutlarda %12, sanayide %20 zamlandı. Bu kadar yüksek oranlarda zam yapılmasının nedeni ne? Türkiye, yılda 45-50 milyar metreküp doğalgaz ithal ediyor. Doğal gaz gereksiniminin hemen hemen tamamı, ithalat yoluyla karşılanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Doğal gaz fiyatı, üçer aylık dönemlerde petrol ve türevlerindeki harekete göre gözden geçiriliyor. İthal edilecek gazın fiyatının hesaplanmasında kullanılan formüle esas oluşturan petrol ve türevlerinin fiyatı düşerse, belli bir zaman dilimi içinde (6 ile 9 ay arayla) gaz fiyatları da geriliyor.

Türkiye’de doğal gaz ve çoğunlukla doğal gazdan üretilen elektriğin fiyatını bu çerçevede iki önemli değişken etkiliyor. Birincisi yukarıda da ifade ettiğim gibi dünyadaki petrol fiyatları. İkincisi ise doğalgazı biz üretemediğimiz ve dışardan ithal ettiğimiz için Dolar karşısında Türk Lirası’nın değeri.

Petrol fiyatlarında ve Dolar/TL’de son altı ayda yaşadığımız değişimi hatırlarsak belki zamların kaynağını daha anlaşılır hale getirebiliriz.

2021 yılının başında Brent petrolün varil fiyatı 50 dolar seviyesindeydi. Şu günlerde ise 70-75 Dolar bandında. Yılbaşından bu yana petrolün fiyat artış oranı %40 olmuş. Petrol fiyatları küresel pazarda belirlendiği için burada müdahale edebileceğimiz bir yer yok!

İkincisi ise Dolar/TL kuru. Yılbaşında 7,40 seviyelerinde olan Dolar/TL bir ara 2021 Haziran ayında 8,88’i dahi gördü. Son baktığımda ise 8,70 seviyesinde idi. TL’nin bu altı aylık süreçte değer kaybı %17,5!

Aynı dönemde vatandaşa yansıtılan doğalgaz birim fiyatındaki artış %18 ve elektriğin birim fiyatındaki artış ise %21 oldu!

Evet petrol fiyatlarını kontrol edemiyoruz ancak kontrol edebilme konusunda gücümüz olan diğer değişken Dolar/TL’de de maalesef gerekli adımları atamadık.

Bu adımlar atılmayınca da üreticiden tüketiciye herkesin kesesine zarar verecek bu yüksek oranlardaki zamlarla karşılaşmak durumunda kaldık.

…***

Cevher İlhan 3 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Şehir hastaneleri rüyâsı”nın sır satışı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son haftaların “mafya-medya-iş adamı-siyaset” ifşaatlarında gürültüye gelen konulardan biri de Şehir hastanelerinin mâliyetini sorgulayan muhalefetin beş şehir hastanesinin işletme hakkının bir Danimarka Şirketi’e satılarak devrinin yine bildik tahkirli demagojilerle karalanması oldu. Satış ve devire dair Sağlık Bakanlığı ikna edici açıklama yapmazken Meclis’te “yeni kapitülasyon sürecinin daha da ağırlaştırılması” eleştirilerine şirketten cevap gelmesi dikkat çekti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ancak, Osman Gazi ve Yavuz Sultan Selim ve benzeri Kamu-Özel İşbirliği yatırımlarındaki işletme mantığı ile “yandaş müteahhitler”le uzlaşmazlık halinde Londra mahkemelerinin yetkili kılındığı projelerin yabancı şirketlere satışının plânlandığı soruları cevapsız bırakıldı.

Oysa Bakan, daha önce Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, Kamu Özel İşbirliği Modeliyle dokuz şehir hastanesinin yapımının sürdüğünü nazara vererek, “Altını çiziyorum genel bütçe kaynaklarıyla üç şehir hastanesi için proje ihale ilanına çıkılmıştır” vaadinde bulunmuştu. “Bu hastaneleri genel bütçeden kendimiz yapsaydık, hizmet gideri olarak bütçedeki miktarın en az yarısını yine ödeyecektik” ifadeleriyle Cumhurbaşkanı’nın “varsın zarar edelim” çıkışını teyidle “şehir hastanelerinde devletin vahim zararlara sokulduğunu” bir nevi ikrar etmişti.. (gazeteler, 16.11.19)

Özetle, “ticari sır gerekçesi ile kamuoyundan saklanan ve “hizmet bedeli” adı altında ve temel sağlık hizmetleri dışında kalan ve gelir getirici alanlarda müteahhitlerin, beş yıllığına aldığı bu bol kazançlı destek hizmet sözleşmelerinin dolmasına altı ay kala kriz çıkarıp Bakanlığa, “İşi tekrar bize vermezseniz hastanelerdeki işleri kilitleriz, kimse sağlık hizmeti alamaz” tehdidinde bulundukları iddialarının doğru olup olmadığına hiçbir cevap verilmedi. Mesela, İyi Parti milletvekili Aytun Çıray’ın Sağlık Bakanı’na, “25 liralık iş için devletin bütçesinden 100 lira çıktığı doğru mudur?” sorusuna suskun kalındı.

Böylece Cumhurbaşkanı’nın “hayalim ve rüyâm” dediği şehir hastanelerinin kaça ve hangi bedellerle satıldığı da “sır” olarak kaldı. Ve bu durum, milletin sağlığının nasıl ipotek edildiği, “yerlilik” ve “millîlik” nutukları perdesinde dolar ve hasta sayısı garantili ihalelerle kamunun malının nasıl yabancı şirketlere peşkeş çekildiğinin son bir garip tesbiti olarak kayıtlara geçti.