Temmuz 05, 2021 12:17 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Sağlık Bakanlığı’na bağlı bazı kamu hastanelerinin ihaleleri aynı adreslere gitti

Karar:

Bakan Koca detayları açıkladı: Korona tablosu değişiyor

Star:

Zelenskiy: Bayraktar İHA'ları yakın zamanda Türkiye'den teslim alacağız

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz 4 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, "İktidarın eli halkın cebinden çıkmıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"2021 yılının ilk altı ayında elektrik fiyatlarına iki zam yapıldı. İlk zam yüzde 6,19 ve ikinci zam yüzde 15 oldu. 6 aylık kümülatif zam oranı yüzde 22,12 oldu. Oysa ki yılbaşından Haziran sonuna kadar enflasyon (TÜFE) oranı yüzde 6,5'tir. Yani elektriğe yapılan zam enflasyonun 3,4 katıdır. Robin Hood, zenginden alıp fakire verirdi. Siyasi iktidar fakirden alıp, elektrik dağıtımını yapan şirketlere veriyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İktidar bunu hep yapıyor... Söz gelimi 2016 başından 2021 Temmuz ayına kadar geçen 5,5 yılda da konutlara yapılan elektrik zamları enflasyonun üstünde oldu.  

2016 Ocak ayı ile 2021 Temmuz ayı arasında enflasyon yüzde 197,86 oranında artarken, konut elektrik fiyatları daha yüksek, yüzde 221,4 oranında arttı.

Elektrik dağıtımının 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun kapsamında özel sektöre devir işlemleri için dağıtım ve perakende satış hizmeti yürütmek üzere TEDAŞ'a bağlı dağıtım bölgeleri, 20 adet dağıtım şirketi şeklinde yeniden yapılandırıldı. 2009 yılı ile 2013 yılları arasında Türkiye'nin tamamını kapsayan bu 20 bölgenin hepsi özel sektöre devredildi.

O zamanki Bakan Mehmet Şimşek; Elektrik sektörü özelleştirmelerinin kamunun finansman yükünün azalması, kayıp kaçaktan dolayı elektrik tüketicilerinin katlandığı maliyetin düşmesi, bunların yanı sıra verimliliğin ve hizmet kalitesinin yükselmesi bakımından özelleştirmelerin büyük fayda sağlayacağını söylemişti. Söz konusu özelleştirme gerekçeleri yanlıştı. Şimdi bu yanlışları yaşıyoruz.

Kayıp-kaçak parası elektrik kullananlara dağıtıldı. Normal olarak bunları devletin yüklenmesi gerekir. Devletin varoluş nedeni budur. 

AKP iktidarı, eğer Saray masraflarını düşürseydi, kamuda ithal lüks Mercedes furyasını önleseydi, Cumhurbaşkanı camiye giderken yüzlerce araba konvoyunu kaldırsaydı, bütçeden yapılan popülist harcamaları kaldırılsaydı, devlet partizanları kayırmasaydı, siyasi iktidarın eli halklın cebinden çıkmış olurdu.

Verimlilik ve kalite artmadı. Elektrik kesintileri azalmadı. Hizmetin kalitesi düştü. Özel sektörün amacı kârını maksimize etmektir. Dağıtım hizmeti tekel olduğu için, hizmetin kalitesine bakmaz, kâr maksimizasyonuna bakar.

Siyasi iktidarın özelleştirme gerekçesi zımni olarak devlet bu işi beceremiyor anlamına geliyor. Devleti siyasi iktidar yönetir. Elektrik özelleştirmelerinde, siyasi iktidarın halkın ödeme gücünü düşünmediği sosyal fayda ve sosyal maliyetten habersiz olduğu ve ne kadar yanlış ve basiretsiz davrandığı anlaşıldı.

Kaldı ki enerji sektörü stratejik bir sektördür. Devletin elinde olması gerekir.

Bütün bu gerekçelerle elektrik dağıtımının yeniden devletleştirilmesi gerekir.

Elektrik fiyatları yaşadıklarımızdan yalnızca birisidir. 19 yıldır iktidarın eli halkın cebinden çıkmadı. Geldiğimiz son durum; orta gelir grubunun kaybolması, zenginin daha da zenginleşmesi ve fakirin daha fakirleşmesidir. Şimdi halkın morali bozuk . Aklımızın başımıza gelmesi için belki de bugünleri yaşamamız gerekirdi. Bunlar bize ders olursa, toplum olarak gelecekteki refahımızı kurtarabiliriz.

...***

Özdemir İnce 4 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Türkiye çok partili sistemden huzur bulamıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Anlamsız demeyeyim ama anlamı belirsiz bir cümle: Türkiye çok partili sistemde huzur bulamadığına göre tek parti diktatoryası mı istiyor? “Türkiye” denen Türkiye, devleti vatandaşları, bu kadar akılsız mı, bu kadar mazoşik (işkence sever) mi yani? Kötü kurulmuş cümlenin doğrusu şöyle olmalı: “Türkiye koalisyon hükümetlerinde huzur bulamıyor!”"diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu da doğru ve gerçek değil: Türkiye (seçmen halk) koalisyon hükümetlerinde huzur bulamıyorsa buna kendisi karar verir. Seçmen parçalı oy verip bir partiyi tek başına hükümet yapmamış; seçmenin iradesi doğrultusunda koalisyon kurulmuş. Seçmen koalisyonu beğenmiyorsa ilk seçimde tek partili hükümet kurduracak şekilde oy kullanır. Avrupa’da elli yıldır koalisyonla yönetilen ülkeler var. Bunların halkı manyak ya da mazoşik mi?

Geç babam! Her şeyi halkın oyu saptar, sen tek partiyi (kendi partini) iktidara getirecek şekilde yasal asparagaslar, ham hum şaraloplar yapamazsın. Yaparsan “ekonomist” olsan da enkazın altında kalıp ezilirsin!

AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan konuşuyor:

“Şu anki sistem yoktu ama halkımız bizi önce yüzde 34 küsurla parlamentoya gönderdi ve biz tek başımıza iktidar olduk. Kim vardı karşımızda? Sadece Cumhuriyet Halk Partisi vardı. Parlamentoda birlikte bu çalışmayı yaparken bizler çok daha pozitif kararlar alabilirken o dönemler içerisinde de bizler huzur içinde, rahat bir şekilde süreci işlettik. Ondan sonraki seçime geldik, yine parlamenter demokrasiyle ama bizim oy oranımız sürekli artıyordu. Şu andaki sistem yoktu, yine açık ara biz öndeydik. Şimdi ise olay çok daha farklı bir sürece gidiyor, dendi ki Türkiye çok partili sistemden huzur bulamıyor. Netice de alamıyor, bunları yaşadık mı, yaşadık. Koalisyonlar dönemine dönmeyi milletimiz asla istemiyor, kurtulduk bundan diyor, tekrar bizim başımızı belaya sokmayın.” (TRT, TRT1 Ortak yayın, 01.6.2021)

Bu alıntıdan ben bir şey anlamadım, sizler ne anladınız ? Ama aslına bakarsanız, cümlelerin üzerini kazıyınca bir anlam çıkıyor: Kötü seçim sistemi sayesinde yüzde 34 oy olarak tek başlarına hükümet olmuşlar. Oyları hep artmış, tek başlarına iktidar olmuşlar. Hele 2007 yılında, Ahmet Necdet Sezer engeli sona erip Abdullah Gül cumhurbaşkanı olunca Allah “Yürü ya kulum!”(!) demiş, din ve iman sermaye ve şantajını kullanarak masayı ve kasayı ele geçirmişler; “Bal tutan parmağını yalar”, “yağma Hasan’ın böreği” dönemi başlamış... Sanki kendileri fatih, ülke küffar memleketi, tamamı yağma ve ganimet peşinde koşmaya başlamış: Cumhuriyetin yarattığı zenginliklerin üzerine çökmüşler ve haraç mezat satmışlar. Paralar ne olmuş? Onlar hesabı, TBMM’de, Anayasa Mahkemesi’nde, Danıştay’da, Yargıtay’da vermezler!!!!!! Öteki dünyada verirler(miş)!

...***

Uğur Emek, 4 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, " Şehir hastanelerinin serencamı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Şehir hastaneleri Sağlıkta Dönüşüm Programıyla gündeme geldi. İngiltere’den devşirilen bu yöntem çerçevesinde 42 bin 500 yataklı 31 hastane yapılması öngörülüyordu. Yaklaşık 27 bin yatak kapasiteli 20 hastanenin ihalesi yapıldı ve önemli bir kısmı hizmete girdi. Şanlıurfa Şehir Hastanesinin sözleşmesi iptal edildi."diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:

...***

Son dönemde, işlettiği şehir hastanelerindeki bazı hizmetleri Danimarkalı bir şirkete devreden Rönesans Holdingin ihalesini kazandığı Fizik Tedavi Rehabilitasyon, Psikiyatri Ve Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastanelerinin akıbetini bilmiyoruz.

Sağlık Bakanı, 2020 Bütçe konuşmasında şehir hastanelerinin mevcut model ile yapımını sonlandırdıklarını, kalan hastaneleri milli bütçeden yapacaklarını söyledi. Bakan gerekçesini şu şekilde açıkladı: “Bütçede yatırım kaynağı varken, bu hastaneleri neden kiralama yöntemiyle yapalım?”

Sağlık Bakanlığı, Türkiye’nin kamu finansmanının sağlam olduğu söylenen 2005 yılında bu yöntemi örnek aldı. Bu yöntem sayesinde devlet borçları gerçeğinden daha düşük gösterilecekti. Ayrıca cebimizden beş kuruş harcamadan da hastane yapılacaktı.

Şehir hastanelerinin başlangıçtaki ismi Entegre Sağlık Kampüsü idi. Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmalarında ‘Şehir Hastaneleri’ terimini kullanmaya başladıktan sonra, Sağlık Bakanlığı kendi metinlerinin tamamını bu şekilde revize etti. Şehir hastanesi yapılacak şehirlerdeki mevcut hastanelerin kapatılmaları ve kurulacak şehir hastanesi kampüsüne taşınmaları öngörüldü.