Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Sağlık Bakanlığı, hastane personeline 'neden korona oldun soruşturması' açmaya kalktı
Yeniasya:
Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, AKP iktidarı ile yolsuzluğun özdeş haline geldiğini ifade etti
Star:
Erdoğan müjdeyi verdi: Diyarbakır Cezaevi kültür merkezi olacak
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Zafer Arapkirli 9 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Hukuk devleti, hukuk toplumu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Her ağzımızı açtığımızda, her tartışma ortamında sıkça kullandığımız bir kavramdır “Hukuk Devleti”. Zaten anayasamızı hazırlayanlar da daha “Başlangıç” bölümünde “millet iradesi ve hukukun üstünlüğü”nden söz ederken ve hemen 2. maddesinden başlayarak “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” kavramına vurgu yapmıştır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gerçekten bir “Hukuk Devleti” olabilmenin yegâne yolunun da toplumsal yaşamda “hukukun üstünlüğünün hâkim olması” ilkesine atıfla, yaşadığımız toplumun da bir “hukuk toplumu” olmasından geçtiği unutulmamalıdır.
Toplumu oluşturan bireylerin, kendilerinden başka herkesin hukukuna da saygılı olma güdüsü ile yaşamadığı bir ülkede, “Devlet”in de bir “Hukuk Devleti”ne dönüşmesi kimsenin umurunda olmayacaktır.
Bence, şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşadığımız en ağır ve en acil çözülmesi gereken sorun budur. Günlük küçük (mikro) yaşamlarımızda, mesela soframızda aile bireylerinden başlayarak geniş ailemizde de (mesela miras davalarında), apartman ve site yaşamında komşularımızla ilişkilerimize, trafikte öteki sürücüler ve yayalarla ilişkilerimize kadar hemen her alanda yaşadığımız sorunları hatırlayın. Ne demek istediğimi anlarsınız.
Yukarıda sayılan alanlarda başarılı olamadığımız takdirde, “Yargı” ve “Yürütme” alanlarında Devlet’in ne kadar hukuk içinde davrandığı konusunda da sağlıklı karar veremeyiz.
Bireysel düzlemde “Bana adil davranılsın. Gerisinin canı cehenneme” demeye eğilimli olabiliyorsak, makro düzlemlerde de “Hukuk ihlallerine” ses etmeye hakkımız olmaz. Zaten mahkemeye işimiz düşmediği takdirde, bunu pek de dert edinmeyiz.
Oysa ki çağdaş bir birey ve çağdaş bir toplum olabilmenin birincil koşulu budur.
Toplumun haber alma ihtiyacının yani bilgilenme ihtiyacının sağlayıcısı bir gazetenin baskı altında tutulması, cezalarla sindirilmeye çalışılması, bir bakanın icraatının sorgulanması şeklindeki temel ve vazgeçilmez görevini yaptı diye “soruşturmaya uğratılması” da tek tek tüm bireylerin “dert edinmesi” gereken işlerdir.
İktidarın beğenmediği TV kanallarına “gözünün üzerinde kaşın var” diye her fırsatta cezalar kesilmesi de sadece o kanalların değil, oradan bilgi almak durumunda olan tek tek tüm vatandaşların “sorunu” sayılmıyorsa, gerçek bir hukuk toplumu olamayız.
Bütün bunları toptan “kendi (bireysel) sorunumuz” sayamazsak, karpuz ya da kavun alır gibi “seçmece-kesmece” anlayışına yazılırsak, en başta sözünü ettiğimiz ve anayasa denen metnin girişinden itibaren vurguladığı ilkeleri yırtıp çöpe atmış oluruz.
Gerisi de utanç verici bir ilkellik ve kaos anlamına gelir.
Vatandaşlar olarak, kendimize “kaliteli bir birey”, toplum olarak “birinci sınıf bir toplum” deme hakkını, devlet olarak da “hukuk devleti” deme hakkını yitiririz.
…***
Taha Akyol 9 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “4. yargı paketi ve yargı bağımsızlığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidarın 4. Yargı Paket’i Meclis’ten geçti. Paket AK Parti’nin ‘adalet politikası’nın bir fotoğrafı: Yargıya siyasetin müdahale kanallarını açık tutarak, birtakım iyileştirmeler yapmak… Bu şekilde hem Batı’ya hem ülke içine ‘reform’ imajı vermek… Bu teşhisimizi açalım; öncelikle iyileştirmelere bakalım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kanunlaşan Paket, tabii siyasetin müsaadesi nispetinde, Adalet Bakanlığı ve Adalet Akademisi’nde yetkin ve dürüst hukukçular tarafından hazırlanmış. Zira teklifin gerekçesinde “evrensel kurallar” ve “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” ve hatta “birey odaklı yönetim” gibi iktidarın ya çoktan unuttuğu ya da hiç ağzına almadığı yüksek felsefi kavramlar vurgulanıyor.
Gerekçede “özel hayatın korunması” bile vurgulanmış... ‘Bile’ diyorum, çünkü iktidar 14 Numaralı CB Kararnamesi ile, Beştepe’deki İletişim Başkanlığına, “özel hayat” hakkında her şeyi öğrenme yetkisi vermiştir! Kişiler, dernek ve vakıflar, üniversiteler, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları hakkında “görevleriyle ilgili olarak gerekli gördüğü bilgileri” elde etme yetkisi!
Teklifte tutuklamanın “somut deliller”e bağlanması, adli kontrol uygulamasının genişletilmesi, yıpranmış Sulh Ceza Mahkemelerinin tutuklama kararlarına karşı Asliye Ceza Mahkemeleri nezdinde itiraz hakkının tanınması, dört maddede kadına karşı şiddet suçlarına ilişkin cezalarının etkinleştirilmesi gibi düzenlemeler elbette olumludur.
İktidarın öncelik sıralaması dikkat çekicidir: Yargı bağımsızlığını sağlayacak adımlar ya hiç ağıza alınmıyor ya da sözü ediliyor ama sürekli erteleniyor…
İşte, tam iki sene önce, tantanalı bir törenle açıklanan “Yargı Reform Stratejisi”nde, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan “hakimlere coğrafi teminat getiriyoruz” diye konuşmuştu. (31 Mayıs 2019)
Hakimler bir şehirden başka bir şehre sürülmeyecekti.
Kılıçdaroğlu’nun aleyhine açılan davalarda, Osman Kavala hakkındaki davalarında, Soma faciası davasında, Berberoğlu davalarında, başka birçok ‘siyasi’ davada ‘beğenilmeyen’ hakimlerin HSK tarafından başka yerlere ‘atanması’ güya artık olmayacaktı.
Ama iki yıl geçti, hâlâ bu yasa çıkarılmadı!
Halbuki iktidar torbaya birkaç madde atıp bir gecede yasa çıkarıyor istediği zaman.
Aslında “hakimlere coğrafi teminat” için kanuna gerek bile yok. HSK prensip kararı alır ve açıklar, sorun çözülür ama yapmıyorlar, yargıçlar üzerinde Demokles’in kılıcını sallamaktan vazgeçmiyorlar!
…***
Cevher İlhan 9 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yine salgın yanıltmaları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Salgında siyasetle siyasi iktidarın propagandası uğruna problemler hep halının altına süpürülüyor. Nüfusa orantılandığında Türkiye hâlâ dünyada ikinci olduğu gerçeğine karşı rağmen varyantların peşpeşe patlak veren varyant kâbusu sürüyor. Bütün Avrupa’da ve Amerika’da en tehlikeli varyant olduğu söylenen Delta varyantının baskın hale geldiği haberleri ortasında bizzat Bakan tarafından bu varyantın Türkiye’de de görüldüğü açıklanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ve bu süreçte bütün dünyadan farklı olarak hâlâ “vaka sayısı”yla “hasta sayısı”nın ayrı ayrı verilmesinde olduğu gibi “başarı hikâyesi” çarpıklıklarına tevessül ediliyor. Yine az test sayısıyla dört bine indikten sonra yeniden beş bine çıktığı bildirilen “vaka sayısı tablosu”yla “az vakaya rastlandığı” havası veriliyor.
Oysa uzmanların tesbitiyle gerçek vaka sayısı testlerle ortaya çıkanın onda biri. Yani bu haliyle günde en az 45 bin vakanın olduğu bildirilirken, baştan beri hep gizlenip eksik gösterilen “vefat sayısı” da hâlâ dünya ortalamasının yarısının altında kalırken bu belirsizlikte dünyadaki yüksek tabloya karşı Türkiye’de vakalarda “anormal hızlı düşüş”ün nasıl olduğu biliniyor.
Bu durum, yasaya göre bütün vefatların on gün içinde Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne bildirilmesine karşı, rakamlara takla attırarak yüksek enflasyonu düşük gösteren TÜİK’in “yeterli veriler ellerine geçmediğinden ölüm istatistiklerini verememe” vaziyetiyle de ortada.
Aslında Sağlık Bakanı’nın “Salgında yaklaşık 50 bin kişi hayatını kaybetti, yine Kovid’le bağlantılı -ertelenen sağlık hizmetlerinden kaynaklı- can kaybı ise çok daha fazla oldu” ikrarıyla dolaylı ikrar ediliyor. (gazeteler, 23.6.21)
Bundandır ki Kovid olduğu halde Kovid denmeyen, başka sebeplerden gösterilen en az 70 bin vefâtın olduğu kaydedildiği dolaylı da olsa kayda geçiyor.
Bir diğer çarpıtma “aşılama” üzerinde. Bir yılı aşkındır “aşı geldi - gelmedi” tartışmalarıyla geçen, her defasında “iki ay - üç ay sonra gelecek” vaadleriyle uzun süre insanları tek çeşit Çin aşısına mecbur eden iktidardakilerce, şimdi de tek ve iki doz aşılananların sayısı kasten karıştırılıyor. İkinci doz aşı olanların sayısı 15.5 - 18 milyonda kalırken, sırf siyasi iktidarın aşı performansını gösterme hesâbına en üst düzeyde yüksünmeden “50 milyon aşı yapıldı” söylemiyle sanki 50 milyon vatandaşa iki doz aşı yapıldığı yanıltmasına başvuruluyor.