Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Bütçe, haziran ayında 25 milyar lira, ilk altı ayda 32.5 milyar lira açık verdi
Karar:
Koalisyon seçime kadar dağılır
Yeniasya:
'OHAL yasasına herkes karşı çıksın'
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Akif Beki 16 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “İktidarın FETÖ’yle mücadele karnesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başarının ölçüsü en başta konmuştu. FETÖ’yü yenmek, sinsi yöntemlerini yenmek demekti. Kirli ve kalleşane yöntemleri işbaşındaysa istediğiniz kadar tek tek mensuplarını yakalayıp hapse atın. FETÖ yenilmiş, bu savaş kazanılmış sayılamazdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz direnişinin yıldönümü vesilesiyle kriterleri tekrar hatırlattı. Ama kısmen...
Şöyle: “FETÖ’yü de son mensubu etkisiz hale getirilene kadar takip edeceğiz.
Din kisvesi altında bu milleti sömürenlere de prim vermeyeceğiz.
Dinimizin kutsiyetini yıllar yılı bunlar sömürdüler, açık söylüyorum, ama aldandık, şimdi toparlandı.2010’dan sonra bu süreci farklı bir havada, atmosferde, yakın takipte götürüyoruz...”
Milat, 17 Aralık 2013’ten 2010’a çekilmiş görünüyor.
FETÖ, o tarihte daha Paralel Yapı bile değil, ne istedilerse verilen The Cemaat. Ve 3 yıl boyunca da öyle kalmaya devam edecek.
‘Toparlanma’yı, ‘aldanma’ya dahil olan 3 yıl geriden başlatmak, iktidarın lehine olmaz aslında.
Oradan alınırsa ortalama epey düşer. İktidarın FETÖ’yle mücadele notunu aşağı çekecek bu 3 yıllık ‘aldanma’ sicili, puanlamaya katılsın mı, eminler mi!
Milat dışında, hatırlatılan kriterlerde de eksik var.
FETÖ’nün yöntemleri neydi?
Tehdit, şantajla siyaseti dizayn etmek ve şirketlere çökmek, bağış adıyla haraca bağlamak, darbe ve suç çetelerinden rüşvet ve yolsuzlukla mücadeleye kadar polis-yargı operasyonlarını rakiplerini tasfiyeye alet etmek, devlet görev ve yetkisini muhaliflerini ezmek için kötüye kullanmak, melek görünerek yapmadık şeytanlık bırakmamak, yargı sopasıyla karşıtlarına hayat hakkı tanımamak, suçlarını kurbanlarının üstüne yıkmak, sahte delil ve suç üretmek, karşıtlarını fişlemek, mağdurlarını yalan ve iftira kampanyalarıyla karalamak, hedefleştirdiklerini hain ve düşman gibi gösterip damgalamak, kendi emel ve planları için her yolu meşru görmek...
Bu yöntemlerin bitirildiğini söyleyebiliyorsanız bataklık kurutulmuş, FETÖ de bitirilmiştir.
Bundan böyle yeni FETÖ’ler de çıkamayacak, köklerine kibrit suyu döküldü, tabutlarına son çivi çakıldı ve betona gömüldüler demektir.
İşte kriterler, işte karne! Doldurmaya başlayabilirsiniz.
REKTÖRLÜKTEN NASIL GİTTİ?
Melih Bulu, Boğaziçi’nde istenmediği için değil Boğaziçi’ni hizaya getiremediği için rektörlükten alınmıştır.
Fakat hakkında Resmi Gazete’de çıkan duyuruya, kendisi önce inanmakta zorlandı. Sosyal medyada verdiği ilk tepkiden, haberle başta dalga geçmesinden anlaşılıyor.
İki şeyi gösterir...
Bir; hiç beklemiyordu, şok geçirten bir sürpriz oldu.
İki; önden kulağına en ufak bir fiskos bile çalınmadı. Hiç hissettirilmedi. Ruhu dahi duymadı. Topu kalede gördü, herkes gibi Resmi Gazete ilanından öğrendi.
“Bir gece yarısı kararnamesiyle” deniyor genelde. Ama hayır, o kararname yazılıp matbaaya gönderilene dek kaç elden geçiyor.
Demek ki şok etkisi uyandırmak için özel bir çaba söz konusu. Görevden alınacağı bilgisi, muhatabından büyük bir gizlilikle saklanıyor. Sızmaması, kulağına gitmemesi için tedbirler geliştiriliyor.
Bulu’ya mahsus bir durum da değil.
Konuşulanlara bakılırsa...
Yıllarca sadakatle hizmet etmiş, denileni yapmış TRT Genel Müdürü İbrahim Eren de görevden affını, bir sabah Resmi Gazete’de okudu.
Naci Ağbal ise Merkez Bankası Başkanlığından azledildiğini sabaha karşı 4’te tuvalete kalktığında duydu. Gelen mesajlardan.
Niyesi kadar, nasılı da önemli.
Neyin güç gösterisi? Artık fermanla yönetilen bir tek başlılık rejiminde yaşadığımızı kanıksatmak için mi?
…***
Faruk Çakır 16 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Normalden kaçış nereye kadar?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’yi uzun süre ve belki de imkân olsa kıyamete kadar ‘olağan üstü hal’ ile idare etmek isteyen bir anlayış var ve bu anlayış esasında sahiplerine de zarar veriyor. Tabiî ki verilen zarar bugünden hissedilmediği için idareciler bütün kuvvetleriyle ‘olağan üstü hal’e hem de dört elle sarılmış durumda.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Esasında bu meseleleri konuşmak bile icap etmemeli. Yani hür dünya ülkeleri ‘normal hal’ ile idare edilirken Türkiye’nin ‘olağan olmayan bir hal’ ile idare edilmeye çalışılması Türkiye ve dünya gerçeklerine tamamen ters bir durumdur.
Adı üstünde olduğu üzere ‘olağan üstü hal’i ‘normal ve olağan gibi’ görmek nasıl mümkün olsun? Türkiye’de ne yaşanıyor ki ‘olağan hal’ ile idare mümkün olmasın da mecburen ‘olağan üstü hal’ tercih edilsin? Belli şartlarda ‘olağan üstü hal’in uygulanması geçmişte de yapılan bir uygulamadır. Meselâ, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra önce sıkıyönetim, sonra da sıkıyönetiminin kısmen gevşetilmiş şekli olan ‘olağan üstü hal’ idaresi devam etmiştir. Ancak sivil siyaset iş başına geldikten sonra mümkün olan en erken zamanda ‘olağan üstü hal idaresi’nden kurtulmaya çalışılmış ve öyle de olmuştur. Nedense son yıllarda siyasetçiler ve idareciler ‘olağan hal ve olağan idare’ yerine ‘olağan üstü hal idaresi’ni kendilerine daha yakın hissetmiş durumda ve ilk fırsatta bu süreyi uzatmanın yollarını arıyorlar. Nitekim yeni ‘torba yasa’yla bu gerçekleştirilmek isteniyor. Konunun uzmanlarının ikaz ve hatırlatmasına göre meselâ ‘tüm yargıç ve savcılar’ bu kanun yürürlüğe girerse 3 yıl daha anayasaya aykırı olarak kolayca ihraç edilebilecek.
Şimdi böyle bir talebin Türkiye’yi 20 yıldır tek başına idare eden bir siyasî kadrodan gelmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Bir siyasî anlayış ki hem de tek başına 20 yıl ülkeyi idare etsin ve nihayetinde yine ‘olağan hal’ yerine değişim bahaneleriyle ‘olağan üstü hal’i devam ettirmek istesin. Hem de yine uzmanların hatırlatmasına göre bu işler anayasaya aykırı olmuş olsun. Bu derece yanlış bir idare ve anlayışı değil tasvip etmek, anlayabilmek mümkün olur mu?
Sınırları kanun ve anayasada çizilmiş, zarurî ve sınırlı haller dışında keyfi bir surette ‘olağan üstü hal anlayışı’nı olağan hal haline getirmek yanlıştır. Yanlışta ısrar da katmerli yanlıştır vesselâm.
…***
Esfender Korkmaz 16 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bu seneyi çıkarabilirmiyiz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Merkez Bankası'nın resmi verileri, bizi başlıktaki bu soruyu sormaya zorluyor. Aynı nedenle Hükümet üyeleri bu soru için komplo teorileri suçlaması yapamayacaktır. Gerçekten Merkez Bankası'nın verilerini üst üste koyarsak, döviz cephesinde 2021 yılı için yüksek risk tablosu oluşuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Merkez Bankası reel kur endeksine göre bir dolar ve bir Euro'dan oluşan döviz sepeti, 2003 temel yılı ve TÜFE bazında TL karşısında yüzde 40 dolayında daha yüksek değerdedir. Tersi TL bu oranda düşük değerdedir. Bundan sonra daha da düşer mi? nereye kadar düşer? Döviz talebi yüksek, döviz geliri düşük kalır ve bir döviz krizi olursa veya dış borçlarda temerrüt olursa, düşer. Elbette Türkiye için siyasi riskleri de es geçemeyiz ve hatta daha da ağır basabilir.
Merkez Bankası'na göre; Mayıs ayı itibariyle bir yıl içinde ödenmesi gereken 221,4 milyar dolar dış borcumuz var. Yani bir yıl içinde 221 milyar dolar bulmak zorundayız.
Döviz gelirimiz yeterli mi ?
Maalesef cari açık döviz çıkışının döviz girişinden daha fazla olması demektir. Turizmde pandemi etkisi Turizm gelirini düşürdü. Türkiye'nin daha yüksek faizle borçlanması ve yüksek faiz ödemesi cari açığı artırdı.
Hükümetin büyümeye umut bağlaması da cari açığı kesmiyor, tersine üretim dışa bağımlı olduğu için büyüme artınca, ithalatta artıyor. Dış ticaret açığı artıyor.
Döviz sorunu sürdürülemez durumdadır. Kriz olasılığı yüksektir. Eğer Türkiye İMF'ye giderse bu krizi yaşamaz. Ya da bir mucize olursa...