Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Milli Eğitim Bakanı'nın değişmesinin ardından gözler tartışmalı üç bakanlığa çevrildi
Karar:
Cumhurbaşkanı Erdoğan mültecilere yardım fonunu onayladı
Yeniasya:
Ciddî iklim değişiklikleri kapıda
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol 6 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “Tek kişilik hükümet nasıl yönetiyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, Ağustos’ta enflasyonun ineceği görüşünde. Buna dayanarak, yine faizin düşeceğini söyledi: “Faiz oranlarında da düşüşe geçiyoruz. Yüksek faiz yok. Yüksek faiz bize yüksek enflasyonu getirecektir. Düşük faiz düşük enflasyonu getirecektir.” Ve, dolar 8.30’lara kadar gerilemişken, bu sözlerin sabahında yeniden 8.50’li rakamlara yükseldi!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Erdoğan’ın öyle söylemesi de o sözler üzerine kurun yükselmesi de sürpriz değil. Türkiye 2014’ten beri bunun sıkıntılarını yaşıyor!
İktisatçılar, üretici fiyat endeksindeki çok yüksek artışların, pazara, tezgaha ulaşmasıyla önümüzdeki iki ay içinde enflasyonun yüksek seyredeceğini yazıyorlar…
Zaten Erdoğan’ın ısrarla tekrarladığı “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” sözü ne tarihin her hangi bir devresinde yaşanmıştır ne de her hangi bir bilimsel iktisat kitabında yazmaktadır. Beştepe iktisatçıları bile bu tezi savunan tek makale, tek broşür yazmadılar.
Meselenin teknik tarafına iktisatçılara bırakarak ben “yönetim tarzı” üzerinde durmak istiyorum.
Ecevit döneminde 2001 yılında çıkarılan ve Merkez Bankasına bağımsızlık kazandıran kanunda “para politikaları” yani kur ve faiz konularında şu hükümler yer alıyor:
“Merkez Bankası, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler.”
Ve:
“Banka, para politikasının uygulanmasında tek yetkili ve sorumludur.” (Madde 4)
Hukuki durum böyle ama CB sisteminde, Merkez Bankası’nın alacağı kararları Cumhurbaşkanı belirliyor! Bu alanda “tek yetkili” TCMB değil, Cumhurbaşkanıdır.
Merkez Bankası yönetimi “Laf dinlemezse” görevden alınıyor.
Bu sütunda Merkez Bankası’nın bağımsızlığının KHK’larla kaldırıldığını yazdım. Bu, Cumhurbaşkanına sınırsız atama yetkisi vererek sağlandı. Para politikalarında “tek yetkili”nin Merkez Bankası olduğunu belirten kanun maddeleri ise halen geçerlidir…
Kanunda böyle yazdığı halde para politikasının şahsen Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmesi, ülkenin “kurallar ve kurumlar”a dayalı bir tarzda değil, tek kişilik hükümet sisteminde “emir ve talimatla” yönetilmekte olmasının tipik bir göstergesidir.
Yangın felaketi sırasında her konuşan bakanın “Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla…” diyerek söze başladığını TV’lerde hep izledik.
Milletvekillerinin “seve seve talimat alırız, bundan şeref duyarız” şeklindeki sözleri hafızalardadır. (5 Haziran 2020)
Bu durum Meclis’in denetim yetkisini fiilen sıfırladığı gibi kamu kurumlarını da inisiyatifsiz, edilgen hale getirdi.
Bizzat CB Yardımcısı Fuat Oktay “Külliye meteforu” diyerek, temel sorunlardan birinin bürokraside “Külliye’ye sormam lazım” tavrı olduğunu söylemiştir. Bu, “inisiyatif almak istemeyen yöneticilerin yarattığı sorunlar”dır. (11 Mart 2021)
…***
Cevher İlhan 6 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Algı operasyonları ateşi söndüremiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Tek kişilik yönetim”in on gündür süren yangınları söndürememe beceriksizliğinin üstünü örtmek hesâbına ağır ithamlarla muhalefeti suçlayan siyasi iktidar, açıkça ortaya çıkan başarısızlık karşısında çelişkili çarpıtma ve yanıltmalarla algı operasyonuna başvuruyor. Gerçek şu ki AKP iktidarında son “ormanlık vasfını kaybetmezse de ormanlıkların Cumhurbaşkanı’nın kararıyla yapılaşmaya açılması” emrivakisinde gibi “turizm”, “rant” ve “inşaat” uğruna ormanlık alanların amaç dışında kullanılması için ilgili 27 kez yasa değiştirilmiş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ormanlık vasfını Anayasanın “ormanların korunması ve geliştirilmesi”ne dair 169. maddesindeki açık hükmüne rağmen, Orman Bakanı’nın ormanlardan gelen yangınları belediyelere yüklemesi garabetinde olduğu gibi -Cumhurbaşkanı’nın sanki yangınlar şehirden ormanlara sıçramış gibi “orman yangınlarında sorumluluk büyükşehir belediyelerde” çıkışında bulunuyor.
“İktidara ilişik medya”nın THK’nin elindeki on dokuz yangın söndürme uçağının bakıma alınarak devreye sokulamaması tepkilerine “orman yangınlarında helikopterler daha uygun” ifadesinin ardından Rusya’dan İspanya’ya yurtdışından ihaleyle aynı vasıfta uçak kiraladıklarıyla övünmesinde olduğu gibi garabetli tenâkuzların ardı arkası kesilmiyor.
Bakan’ın öncelikle yanan ormanlardan sorumlusu değil de “çok şükür otelleri kurtardık” cümlesiyle otelleri sayması da bu garabetlerden biri olurken; bir yandan “milli birlik ve beraberlik”ten dem vurulurken, sırf muhalefete mensup oldukları için seçilmiş belediye başkanlarının “kriz ve koordinasyon toplantıları”na alınmamalarında görüldüğü gibi.
Bir taraftan başarısızlığa karşı her fırsatta kendilerinin pek inanmadığı ve hâlen hiçbir mesnedini bulamadıkları “sabotaj”dan dem vururken, diğer yandan “bölgede 47 dereceye ulaşan ve en ufak bir kırığın, bir şişe parçasının derhal tutuşmasına sebebiyet vereceği” söyleminde olduğu gibi…
Ya da iktidardakilerin en üst düzeyde, günlerdir yöredeki belediye başkanlarının feryad ve çağrılarına rağmen yangının göz göre göre termik santralin duvarına ulaşmasına karşı, hâlâ “bütün dünyada orman yangınlarının olduğu”nu emsal göstermeleri gibi.
Keza 2019’da “Türkiye’nin elinde orman yangınlarıyla mücadele edecek bir uçak filosunun bulunmadığı”nı bildiren Bakan’ın “THK’nin elinde altı uçak olduğu ve bunların üçünün faal olduğu” ikrarını Cumhurbaşkanı’nın “THY’nin elinde uçak-muçak yok!” ifadesiyle nakzında açığa çıktığı gibi.
Vaziyet şu ki sözü edilen ülkelerin en az onlarca geliştirilmiş yangın söndürme uçağı bulunurken Türkiye’nin tek bir yangın söndürme uçağının olmadığı, The Guardian’ın ifşaatıyla bütün dünyanın mâlumu. Oysa Türkiye gibi yoğun orman yangınlarının olduğu on milyon nüfuslu Yunanistan yirmi yangın uçağı ile bölgenin en geniş yangın söndürme uçak filolarından birine sahip.
…***
Esfender Korkmaz 6 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Dövizde korkutucu gerçek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“''Faiz oranlarında da düşüşe geçiyoruz. Yüksek faiz yok. Yüksek faiz bize yüksek enflasyonu getirecektir. Düşük faiz düşük enflasyonu getirecektir. Ağustos ayı kırılma noktasıdır. Ağustos'ta düşük enflasyona geçeceğiz.'' Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan böyle söyleyerek, MB faiz politikasına ve TÜİK enflasyon hesabına açık bir müdahalede bulundu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Önce bir durum tespiti yapalım;
Cumhurbaşkanının kararname ile MB özerkliğini kaldırması, öncesinde ve sonrasında faiz kararına müdahale etmesi ve hatta faizde ''söz dinlemediği için değiştirdik'' demesi, bugün yaşamakta olduğumuz yüksek enflasyon ve ekonomik sorunların temelidir.
Kronik yapısal sorunlar dururken, faktör verimliliği düşerken, ülke riski ve kırılganlıkta Türkiye dünyadan negatif yönde ayrışırken, atıl işsiz sayısı 17 milyona çıkmışken, bir tek faiz politikası ile istikrar sağlanamayacağını, enflasyon raporu ile Merkez Bankası Başkanı da açıkladı.
Dahası düşük reel faiz politikası kur şoklarına neden oldu. Kur şokları ise doğrudan enflasyona yansıyor ve faizden katbe kat fazla enflasyon yaratıyor. Bu gerçeği 2018 kur şokundan beri yaşayarak gördük. Buna rağmen Cumhurbaşkanı neden hâlâ düşük, yani eksi reel faiz, istiyor?
Merkez Bankası Temmuz ayı TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru 61,31'dir. Yani TL yüzde 38,69 oranında daha düşük değerdedir. Kurlar dengede olsaydı, dün 8,55 olan dolar kurunun 5,24 olması gerekirdi. TL aşırı değer kaybetti. Bundan sonra daha nereye kadar düşecek? Direnmesi gerekir. Buna rağmen eksi reel faizde ısrar etmek, dengeleri daha çok bozuyor ve TL değer kaybetmeye devam ediyor.
Sayın Cumhurbaşkanı dolar kuru 8,32'ye düşmüşken faiz konusunu gündeme getirdi. Kurlar yeniden artmaya başladı. Bu olgu öteden beri tekrarlanan bir olgudur. Yani geçmiş olayları bildiği halde Sayın Cumhurbaşkanı kurların artacağını hesaplamıyor olamaz. O zaman demek ki iktisat politikası olarak kurların artmasını, TL'nin değer kaybetmesini istiyor.