Türkiye'den köşe yazarları
Özcan Yeniçeri, Yeniçağ gazetesinde, “Muhalefet, seçmen ve Davutoğlu!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başından söyleyelim ne seçmen ne de Türkiye, AKP'ye mahkûmdur. Seçmen iktidar partisine mahkûm değil ama 7 Haziran'da %60 dolayında oy vermesine rağmen iktidar olmayı beceremeyen muhalefete de mahkûm değildir.Muhalefet, seçmenin verdiği %60 civarındaki oya rağmen tek başına iktidar olmayı beceremediği gibi koalisyon ortağı bile olmayı başaramamıştır. Dahası muhalefet TBMM Başkanını bile kendi arasından seçememiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Tam bu sırada dolar iki liradan üç liraya fırlamış ve seçmen 7 Haziran'da yaptığı tercihten pişman olmuştur. Siyasetin sorunu iktidarın güçlü olması değil muhalefetin güçsüz ve sorumsuz olmasıdır. 1 Kasım seçimleri bu siyasal manzaranın ürünüdür.Davul Davutoğlu'nda tokmak başkasındaydı!İktidarın bütün gücünü elinde tutan Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçildiğinde "Emanetçi olmayan Başbakan", "Güçlü Cumhurbaşkanı-Güçlü Başbakanlık" vurgusuyla Davutoğlu'na görevini devretmişti.Aslında Davutoğlu'na devredilen yalnızca Başbakanlık ve Genel Başkanlık makamıydı. Gerek parti organları ve gerekse TBMM'deki AKP grubu -resmen olmasa da fiilen- doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bağlıydı. Davutoğlu Başbakandı ama kimin bakan olacağına Cumhurbaşkanı Erdoğan karar veriyordu. Davutoğlu Genel Başkandı ama milletvekili listeleri Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın onayladığı şekilde belirleniyordu.Davutoğlu her konuşmasında Cumhurbaşkanına atıfta bulunuyor, Aralarında zinhar bir görüş farklılığı olmadığından söz ediyordu. Başbakanın gözleri ve kulakları sürekli Saray'a çevriliydi. Tahmin ya da hesap edemediğinden dolayı attığı adımlar, Cumhurbaşkanınca eleştirilince Davutoğlu geri adım atıyordu. Hakan Fidan'ı milletvekili adayı yapmıştı. Cumhurbaşkanı karşı çıkınca Davutoğlu MİT Müsteşarı'nın başvurusunu geri çektirmişti.Başından bu yana sorumluluk yani davul Davutoğlu'nun boynundaydı, tokmak ise başkasındaydı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, halk tarafından seçildiğini ileri sürerek mevcut anayasanın bu duruma cevap verir nitelikte olmadığını söylüyor ve fiili bir durum yaratarak siyasi partili Cumhurbaşkanı gibi hareket ediyordu. Davutoğlu'na düşen ise bir an önce "Yeni Anayasa"yı gündeme getirerek Cumhurbaşkanının fiilen uygulamaya soktuğu siyasi partili Cumhurbaşkanlığını resmi hale getirmek olmalıydı. Davutoğlu bunu yapmadığı gibi geçiştirir gibi davrandı.Gelinen aşamada nasıl bir Başbakan istendiği de ortaya çıkmış bulunmaktadır. Yeni Başbakan profili düşük, silik ve emir almaya alışmış birisi olacaktır. Malum lider reisül evveldir. Emir almayan kişiye lider denir. Lider tektir o da Tayyip Erdoğan'dır!Davutoğlu'nun yerine atanacak Başbakana şu mesaj verilmiştir: Başbakanlığa girerken ruhunu ve kimliğini vestiyere bırakacaksın. Senin adına başkaları düşünüyor, planlıyor, örgütlüyor ve konuşuyor. Sana düşen ise yalnızca yap denileni yapmak, yapma denileni ise yapmamaktır.
…***
Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, “AKP huzursuz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildikten sonra yerine Davutoğlu’nu getirmesini partideki “kurumsallaşma”nın ifadesi olarak görenler vardı. “Böyle kritik bir geçiş, hiçbir krize meydan verilmeden başarıldı” diyorlardı.Şimdi aynı yorumu Davutoğlu’nun çekilmek mecburiyetinde bırakılması için de tekrarlıyorlar.Ne var ki, Başbakanın “Çekilme kararım bir başarısızlığın sonucu değil. 1 Kasım seçiminin ardından dört yıllık bir hukuk oluşturmaya hazırlanmışken, sürenin bu kadar kısalması benim tercihim değil. MKYK emrivakisi, refik olma özelliğiyle bağdaşmaz” şeklindeki sitemkâr sözleri çok derin bir kırgınlık ve sukut-u hayali yansıtıyor.“Cumhurbaşkanımızın hukuku benim hukukumdur. Bu olayın partide fitne vesilesi olarak kullanılmasına izin vermem” gibi beyanlarla perdelemeye çalışsa da.Ve Davutoğlu’na yönelik Saray operasyonu parti tabanında, alt alta devam eden bir rahatsızlığı daha da arttırmış görünüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Her ne kadar, Davutoğlu’nun “darbe” sonrası gittiği ve duygusal bir ortamda karşılandığı memleketinde atılan “Reis bizim, Hoca bizim” gibi sloganlarla kamufle edilmek istense de, var olan sıkıntının giderek artmakta olduğu gözleniyor.
1 Kasım seçimi öncesinde “sokak”ta dahi konuşulur hale geldiğini gözlediğimiz bir sıkıntı bu.
AKP’ye oy vereceğini söyleyen insanlar arasında, Erdoğan’ın Davutoğlu’nu rahat bırakmayan müdahalelerinden duyulan rahatsızlık açık açık dile getiriliyordu.
Son “darbe”nin bu rahatsızlığı çok daha ileri ve yüksek düzeylere taşımış olduğunu düşünüyoruz.
“Hoca”yı “Reis”e gölge olmak, hattâ sahip çıkmamak, dahası rakip olmaya çalışmakla suçlayan hızlı reisçilere göre bir problem yok. Lider gerekeni yaptı. Ortalık sütliman.
Ama bu yapılan, Erdoğan’ın bir zamanlar en yakınında olan insanları dahi tasfiye ederek tek adam olmaya doğru hızla yol aldığı bir süreçte, önceki yaşananların iç dünyalarda oluşturduğu kaygı birikimini şimdilik çok yüksek sesle dillendirilmeyen tepkilere dönüştürüyor.
Görünen o ki, Hüseyin Çelik’in aktardığı “Dostlar dışlanırsa düşmanlara dönüşür” uyarısı AKP ve Saray için de hükmünü icra etme yolunda.
…***
Ahmet İnsel, Cumhuriyet gazetesinde, “Davutoğlu geldiği usulle gönderildi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hukukta olduğu kadar olmasa da, siyasette de usul önemlidir. Bir şeyin nasıl gerçekleştiği, onun meşruiyetini, nasıl hayat edeceğini, faaliyet alanının sınırlarını ve nasıl son bulacağını belirler. Bunun en yakın örneği, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık serüvenidir. Davutoğlu Başbakanlık’a Tayyip Erdoğan tarafından çok vahim usulsüzlükler yapılarak atandı. Erdoğan cumhurbaşkanı seçildikten sonra, bütün teamülleri çiğneyerek parti başkanlığından istifa etmedi. Yemin törenini geciktirerek, bu arada parti genel başkanı olarak olağanüstü kongre çağrısı yaptı. Seçilmiş cumhurbaşkanı olmasına rağmen, anayasanın açık hükmünü göz ardı edip fiili durum yarattı. Eski cumhurbaşkanı da ağzını açıp bir şey söylemedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Erdoğan kongrede Davutoğlu’nu aday gösterdi. Tek aday olarak Davutoğlu, böylece genel başkan değil, başkan vekili olarak seçildi. Erdoğan’ın amacı, cumhurbaşkanı görevine başlayıp parti genel başkanlığını görünüşte bırakmak zorunda kalınca yapılacak bir kongrede, partide birden fazla adayın yarışmasını engellemekti. Ama ondan daha önemlisi, Abdullah Gül’ün yarışa girmesine fırsat vermemekti. Baskın kongre ile bunu engelledi. Gül’ün aday olmaya niyeti var mıydı, bilmiyoruz ama Erdoğan işi hem garantiye aldı hem de cumhurbaşkanı da olsa, partinin esas başkanının kim olmaya devam edeceğini gösterdi. Ardından her gün, her konuşmasında, hemen her tasarrufunda anayasanın ilgili maddesini göstere göstere çiğnedi.
Bugün biliyoruz ki, parti içi eğilim yoklamasında Gül’ün genel başkanlığına olan tercihle Davutoğlu’na olan eğilim arasında fark değil, derin bir uçurum varmış. Erdoğan başkan vekili olarak en zayıf adayı, anayasayı eğip bükerek, usul kurallarını çiğneyerek dayattı. Bütün AKP delegeleri de buna el kaldırdı. Kimseden aykırı bir söz çıkmadı. Davutoğlu da çarpık gülümsemesiyle bunu kabul etti. Erdoğan da, daha cumhurbaşkanlığı yemini etmeden, fiilen partili cumhurbaşkanı olarak çalışacağını ilan etmiş oldu. Ardından fiili başkanlık dayatması geldi. Parti içinde en zayıf aday olarak göreve getirilmiş olan ve bunu kabul eden Davutoğlu, bundan sonra içine sinmeyen konularda ancak ayak sürüyebilirdi. Başkanıyla hamaset yarışına girip, onu taklit edebilirdi. Başkanı daha güçlü ama kendini daha akılllı olarak görüp, güç üzerine kurulu partide aklın güce üstün gelebileceğini umabilirdi. Ama gerçekle bağı sık sık kopan, gördüğü hayalleri cafcaflı ama içi boş kelimeler ve bitmez tükenmez tiradlarla insanların üzerine boca edip bunaltan, çalışkan öğrenci olma aşamasında kalmış bir akıl, somut durumun somut değerlendirmesini yapamazdı.
Ahmet Davutoğlu nasıl başbakan olarak atandıysa aynı yöntemle başbakanlıktan azledildi. Görünüşte ne azil var ne de istifa. AKP kongresine kadar başbakanlık koltuğunda oturuyor görünecek olsa bile, Davutoğlu şimdi Türkiye siyasal tarihinde bilinmeyen bir usulle kâğıt üzerinde başbakan. Başkan vekilliğinden alınmasına karşı istifa etme yetkisi de yok. Onu ancak başkan uygun gördüğü zaman yapabilecek.
Davutoğlu akşam evde gizli gizli ağlayabilir elbette. Yüce dava uğruna bu fedakârlığa katlandığını da iddia edebilir hamaseti bol bir tonda. AKP’liler de bu eğreti gerekçeye inanmış gibi yapacak kadar ona alicenaplık şüphesiz göstereceklerdir.
Davutoğlu atandığı yöntemle görevden alındı. Şimdi başkan onun yerine, bu sefer evirip kıvırmadan, atananın kendini başbakan zannetmesine yol açmayacak bir yöntemle, hükümetten sorumlu Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı atamaya hazırlanıyor. Anayasada böyle bir şey yok ama Erdoğan ortalıkta anayasa falan bırakmadı ki?