Ağustos 23, 2021 13:06 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: İngiliz Bakan: Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerde mülteci merkezleri planlıyoruz

Yeniasya:

Eğitimcilerden test dayatmasına hayır

Star:

Türkiye ilave bir yükü kaldıramaz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Taha Akyol 22 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, "Kutuplaşmanın ürünü şiddet"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’ya yapılan saldırı, iktidardan cesaret alan siyasi şiddet davranışlarının son örneğidir. Umarım sonuncusu olur. Bu ülkede bu iktidar döneminde muhalif liderler ve siyasiler saldırıya uğradı. Gazeteciler dövülüp hastanelik edildi. İktidarı hoşnut etmeyen medya kuruluşlarına organize gruplar baskın yaptı… Bunlara iktidardan caydırıcı bir siyasi tepki gelmedi. Buğra’ya saldıran kişinin tutuklanması, umarım nihayet kararlılık ihtiyacının ifadesidir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Tarihimiz feci sonuçlar doğuran kutuplaşmalarla doludur. Ders almak, kitlelere nefret aşılamaktan sakınmak, saldırganlıkları cezasız bırakmamak gerekiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu, 22 Nisan 2019’da Çubuk’ta katıldığı cenazede nefret duygusuyla doldurulmuş kalabalıkların linç girişimine maruz kaldı. Cumhurbaşkanı “şiddeti asla tasvip edemeyiz” dedi. Fakat olayı kınayan bir ifade kullanmadı, Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun da demedi.

Meral Akşener, Erdoğan’ın memleketi Rize’de bu sene 20 Mayıs’ta çirkin bir provokasyona maruz kaldı. Eğer “yerli ve milli” değerlerden bahsedeceksek, ilk akla gelmesi gereken misafirperverlik olmalıydı, değil mi?

Ama Cumhurbaşkanı’nın sözlerini hatırlıyorsunuz:

“Gelin Hanım dua et ki, Rize'de çok ileriye gitmeden ders verdiler, bunlar iyi günler, daha neler olacak neler…”

Erdoğan sadece parti lideri olsaydı bile bu sözleri hiç uygun değildi. Sayın Erdoğan anayasal özgürlüklerin korunmasıyla yine anayasal olarak görevli Cumhurbaşkanıdır.

Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde Erdoğan’ın konuşmasının tam metni konuldu fakat bu sözler çıkarıldı!. Demek ki uygun sözler değildi.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, 15 Ocak’ta Ankara'da evinin önünde organize bir grubun saldırısına maruz kaldı, hastaneye kaldırıldı.

İktidarın tepkisi ne oldu? Hiç…

Orhan Uğuroğlu dahil, Yeni Çağ gazetesi yazarları defalarca saldırıya uğradı, yaralandılar.

Gazeteci Levent Gültekin de yine TV yayınından çıktıktan sonra bir grubun saldırısına maruz kaldı.

Meral Akşener’e provokasyon Sivas’ta devam etti.

İktidarın tepkisi? Yine hiç…

Hürriyet gazetesine 2015 yılında 6 ve 8 Eylül günlerinde iki saldırı oldu. Polisler resmi zabıtta “onlar 200, biz 8 kişiydik, durduramadık” diye ifade verdiler.

İktidarın tepkisi ne oldu? Saldırgan grubun başındaki AK Partiliyi bakan yardımcısı yaparak ödüllendirmek oldu!

...***

Faruk Çakır 22 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, " Ekonomi kaçıncı sırada?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye’yi idare edenlerin en iddialı oldukları konulardan biri, ekonomi sahasında yapacaklarıydı. Bu hususta sürekli yeni vaadler dile getirerek yılları tükettiler. Çok kısaca hatırlatmak icap ederse, 2023 yılındaki ihracat hedefi 500 milyar dolardı. Aynı şekilde 2023’de kişi başı millî gelir 20 bin dolar civarında olacak ve dünyadaki gelişmiş 15 büyük ekonomi arasında yer alacaktık. Bu hedeflere ulaşmak bir yana, bazı noktalarda geriye gidişler olduğu meydanda."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Meselâ, kişi başı millî gelir dolar bazında düştü. Ayrıca 10 yıl önce her konuşmada bahsedilen “2023 hedefleri”ni artık hatırlatan idareci de kalmadı. Ara sıra 2053 ve 2071 hedeflerinden bahsedenler oluyor.

Tekrar etmekte fayda var: Esasında Türkiye’nin asıl meselesi ekonominin kötü olması değildir. Daha doğrusu ekseriyet için bu mesele birinci sırada yer alsa da ‘kalıcı gündem’lerle meşgul olanlar için öncelik bu olmamalı. Elbette ekonominin iyi olması vatandaş açısından ilk sıraya yazılabilir. Fakat ‘fotoğrafın tamamına bakma iddiasında olanlar’ ekonomiden daha önemli meseleler olduğunu bilir. Hak, hukuk, adalet gibi...

20 yıldır Türkiye’yi idare edenler en iddialı oldukları konularda da sınıfta kalınca, iktidara destek veren bir yazar şu tavsiyede bulunmuş: “2023 seçimlerine giderken iktidara ille de ekonomi, ille de ekonomi, ille de ekonomi diye sesleniyorum.”

Bu tavsiye, ilk bakışta ‘akıllı yol gösterme’ gibi görünse de, esasında tutarlı bir akıl verme olarak görülmemeli. Elbette ekonominin içinde bulunduğu hal millet nezdinde çok önemlidir. Fakat ekonomi tek başına düzelmez. Bir iktidar samimî olarak ekonomiyi düzeltmek istiyorsa işe ekonomiden değil, hak, hukuk ve adaletten başlamalıdır. Bu bakımdan iktidarı gerçek anlamda seven biri de “Ekonomi kötü, ama işe adalet sistemini işler hale getirerek başlayın” demelidir. Niçin? Çünkü mülkün temeli ekonomi değil, adalettir. Herkes bilir ve görür ki adalet sistemi doğru dürüst ve adil bir şekilde işlemiş olsa uzun dönemde ekonomi de düzelir. Türkiye tarihi de esasında buna şahittir. Dünyayı takip eden ehil uzmanlar dahi her defasında “Hak, hukuk ve adaletin olmadığı yere yabancı yatırımcı da gelmez. Dolayısıyla ekonomi de düzelmez” demiyor mu?

İktidara “İşe ekonomiyi düzelterek başlayın” tavsiyesinde bulunmak bir bakıma da “Şimdiye kadar ekonomiyi iyi idare edemediniz, başarısız oldunuz” demek değil mi? Elbette ekonomi de iyi değil, ama esas bozuk olan hak, hukuk ve adalet sistemidir. İktidara bu tavsiyede bulunanlar “Adalet ve hukuk sisteminde hiçbir problem yoktur” diyebiliyor mu? Bunu diyemeyen bir ‘dost’ nasıl olur da ‘mülkün temeli’ olan adalet tavsiyesi yapmak yerine ‘ekonomiye el atın’ der?

...***

Orhan Buırsalı 22 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Güvensizlik uçurumunda iktidar.. Generaller içeride.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Siyasi iktidar; 28 Şubat 1997’de Erbakan iktidarının istifasını sunması ve hukuki sınırlar içinde yeni bir hükümetin kurulmasıyla sonuçlanan, kiminin anayasal sınırlar içinde görevi, kiminin anayasal sınırları aşan muhtıra veya siyasi iktidara müdahale olarak gördükleri generalleri yargıladı ve ömür boyu hapisle 80 yaşına yakın 14 emekli komutanı hapishanelere yolladı. Apoletleri de sökülecekmiş."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

AKP’nin bir intikam ve iktidar düşerse okların kendisine de yöneleceği bir siyasi hesaplaşma davası...

Fakat bu dava sonucu tüm bunların ötesinde bir özellik taşıyor. Bu kararın bu döneme ilişkin siyasi anlamı, her şeyden daha önemli. Bunun üzerinde duracağım.

ÖNCE ŞU SAPTAMALARI YAPAYIM:

Bu davayı FETÖ’cüler açmıştı.. Ama önemli olan AKP’nin ortaklığı. FETÖ-AKP iktidarı, o dönem bir ve tektiler.

AKP - FETÖ işbirliği özellikle ordunun yapısını, hiyerarşisini tasfiyesine odaklanmıştı. Bu uygulama, “ordunun siyaset üzerindeki vesayetini bitirmek” çerçevesinde, gayri meşru, hukuki temelleri sıfır, sahte deliller üzerinden Ergenekon, Balyoz ve benzeri bir dizi dava ile sürdürüldü. 

Burada FETÖ, ordu içinde kendi subay çetesinin örgütlenmesinin önünü açıyor, onları yükselterek gerektiğinde darbe ile tüm siyasi yönetimi devralmak için onları etkin yerlere getiriyordu.

FETÖ, RTE ve iktidarını özellikle 17 - 25 Aralık 2013’te büyük yolsuzluk ve rüşvetleri ortaya çıkaran operasyonla yıkmaya kalkışınca, AKP’nin lider takımının paçaları tutuştu, bu kez 180 derece dönüş yaparak FETÖ’yü “orduya kumpas kurmakla” suçladılar, Balyoz davasını tasfiye ederek suçsuz subayları serbest bırakmaya yöneldiler. Oysa bu davaların hepsi, AKP’nin de ortaklığıyla açılmıştı. Orduya kumpası kuran salt FETÖ’cüler değil, AKP’nin bizatihi kendisiydi de.

Bu hengâmede 28 Şubat davası askıya alınmıştı. Bu arada FETÖ’cüler orduda kanlı darbe kalkışmasında bulundular...

Sular sanki biraz durulunca AKP, FETÖ’cülere ihale ettiği 28 Şubat davasını, benzer şekilde FETÖ taktikleriyle sahte delilleri dosyaya sokarak, yargıyı ve hukuku yönlendirerek sonlandırdılar.

Bu dava, AKP iktidarı - FETÖ işbirliğinin geçmişten günümüze en somut kanıtlarından biridir.