Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin’in çalıştığı şirket belediyeden ihale aldı
Karar:
Babacan üniversite öğrencilerinin sorununa dikkat çekti
Milli gazete:
Açlık sınırı 2 bin 926 tl
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İbrahim Kahveci 27 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “Toplumsal istekler ve çöküş”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Demokrasiler, halkın oyuna dayalı bir yönetim sistemidir. O vakit halkın isteklerini yerine getirmek demokrasinin ve seçimi kazanmanın en büyük erdemi olsa gerek. Acaba halkın her isteği gerçekten erdemli midir? Mesela, gençler iş bulsun diye getirilen erken emeklilik bugün bir erdemli sonuç mu doğurdu? Oysa genç yaşta emeklilik sonucu sosyal güvenlik sistemi çökerek, emeklilerin maaş bağlama oranı düşürüldükçe düşürüldü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Aslında toplum istemeden kendi kuyusunu kazdı. O yoğun istek sonucu emeklilikte sürünen ülke haline geldik. Ama asıl sürünme 2008 sonrası işe başlayanlarda olacak. Çünkü onlar 2000 öncesi çalışanlara göre yaklaşık 2 kat prim ödeyip, yarı maaş almış olacaklar.
Yapısal sorunlar ülkeler için çok daha önemlidir. Çünkü düzeltilmesi bir kuşak süresi gerektiriyor.
Nasıl ki Süleyman Demirel’in Tansu Çiller ile 91 seçimlerini kazanmak için oluşturduğu erken emeklilik sistemi yapısal çöküşe yol açtı ise, aynı durumun benzerlerini bugün de yaşıyoruz.
Mesela eğitim sistemi.
Bugün herkesi üniversiteli yaparak aslında bir kuşağı yok ediyoruz.
Her aile evladının üniversite okumasını istiyor. Okusun ve ırgat olmasın, çırak olmasın istiyor. Böylece topluma yeni üniversiteler açmak çok hoş ve seçimlerde prim yapacak bir atılım gibi geliyor.
Ama sonuç ne olacak? Asıl mesele orası.
İşsizlik kampları haline gelen üniversiteler aslında Türkiye’nin geleceğini karartıyor.
Daha okula başlarken o iş alanında çalışamayacağı belli okullara öğrencileri yolluyoruz. Okurken yüreklere hoş gelen bir süreç...
Acaba mezun olunca ne olacak? İşsizler ordusuna bir eğitimli nefer daha kazandırmış oluyoruz.
Toplum her zaman realiteyi yakalayabilir mi? Mesela kamu bankalarından ucuza kredi dağıtmak herkesin hoşuna gidebilir. Ucuz kredili tüketim ve ihtiyaçların giderilmesi önemli bir seçmen kitlesini memnun edecektir. Ama bunun bir sonraki adımında katlanarak büyüyen maliyeti yine toplumun ta kendisi ödemektedir.
Bizler 1991-2001 arası benzer süreci yaşamış bir ülkeyiz. “Kim ne verirse 5 lira fazlası benden” diyen rahmetli Demirel’in kriz faturası 2001’de karşımıza çıkıverdi.
Sadece kamu bankalarının ‘görev zararı’ tanımlı açıkları 20 milyar dolar denilmişti. Burada elbette banka yöneticilerinin temelde sorunu yoktu. Siyasi emirle oluşan zarar toplumun cebine yönlendirildi.
Bugün farklı değil elbette. Kamu bankaları adeta yardımlaşma fonuna döndü. Yardımı yapan 83 milyon ama faydalanan siyasi karar vericilerin çevreleri.
Ama tekrar edelim ki bu parasal faturaların ödenmesi yapısal çöküşlere karşılık çok daha kolaydır.
Eğitimini boşa harcamış, mesleksiz ve işsiz gençlerin faturasını kim nasıl ödeyebilir? İşte asıl sorun buradadır.
…***
Kazım Güleçyüz 27 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde “AKP’de erime devam ederken”başlıklı yazısının okuyucularla paylaşıyor.
“Son dönemdeki kamuoyu araştırmaları iktidar partisiyle ortağındaki erimenin sürdüğünü gösteriyor. Cumhur’un oy oranı yüzde 40 civarında. Bazı anketlere göre bu oranın bir-iki puan üstünde, kimine göre altında.”diyen yazar, yazısının devamına şu ifadelere yer veriyor:
…***
İktidar partisinin oyu ise yüzde 30 sınırında gidip geliyor. Aslında iktidar politikalarının yol açtığı bunca olumsuzluk ortadayken bu oran dahi hâlâ çok yüksek. Ama böyle olmasının “anlaşılabilir” birtakım sebepleri var.
Bunların başında, iktidar gücünü hâlâ elinde bulunduruyor olması geliyor. Tek adam rejiminin sınırsız devlet imkânlarıyla da desteklediği bu güç, ona hem iktidar nimetlerinden “sebeplendirme” fırsatı veriyor, hem de insanları korkutup caydırma aracı oluyor. (Ama oy vermeyeceği halde “AKP” diyenler de var!)
Kimi araştırmaların ortaya koyduğu sonuca göre, her üç kişiden birinin sosyal yardımla hayatını sürdürdüğü bir ülkede yaşıyoruz.
Bu durum ister istemez ve kaçınılmaz bir şekilde oy tercihinde de belirleyici oluyor.
Ancak ekonomik gidişatın gittikçe daha da kötüleşmesi ve geçim sıkıntısının iyice kronik hale gelmesi sonuçta bu kesimi de etkiliyor.
Ve yardım bağımlılığı giderek zayıflıyor.
Muhalefetin yerel yönetimler kanalıyla bu kesimlere ulaşma çabaları da çaresizlik kaynaklı tercihin adresini değiştirmeye başlıyor.
Bir diğer sebep, iktidarın çok büyük ölçüde kontrolüne aldığı medya üzerinden yürüttüğü propaganda ve algı operasyonları.
Ama gelinen noktada reel gerçeklerin yakıcılığı, bu propagandaları da boşa çıkarıyor.
Tek adam rejiminin iktidar partisi kadrolarında yaptığı tasfiyeler de, seçmen desteğinde erimeyi başlatan bir başka önemli sebep.
Bu kadroların içinden çıkıp yolunu ayıran ve tek adam rejiminin tırmandırdığı hukuksuzluk, adaletsizlik ve keyfîlikleri, içte ve dışta olumsuzluklara yol açan politikaları eleştirmeye başlayanların muhalefeti etkili oluyor.
Muhalefetin Millet İttifakı çatısı altında birleşerek daha güçlü bir varlık göstermesi de.
Bunların ve diğer bazı sebeplerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan sonuç, KONDA Genel Müdürü Ağırdır’ın geçen Haziran’da dile getirdiği tesbitle, AKP’nin çekirdek oyunun yüzde 36-7’den yüzde 22-3’e inmiş olması. Görünen o ki, bu iniş devam ediyor. Bir de muhalefet daha atak ve birlik olsa!
…***
Evren Devrim Zelyut, 27 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP ekonomi modeli parçalanıyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP ekonomi modeli nedir? Beton üretimine dayalı yani konut üreterek diğer sektörleri harekete geçirme ve eğitimsiz iş gücüne dayalı düşük teknolojili imalat sanayi malları üretmektir. Bu model Türkiye'nin dış alemle kavga etmediği dönemde ülkeye gelen sermaye etkisi ile düşük kur zamanında gayet güzel çalışmış, millî geliri 2013'te 12.614 dolara kadar çıkarmıştır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ancak geçen yıllar içinde Türkiye'yi yöneten ekibin otoriter eğilimler göstermesi ve yatırımcı güvenini kaybetmesi, ABD Merkez Bankası faiz artırımları ile değişen finansal akış sonucu, sermaye girişi azalmış, kurlar yukarı doğru hareket etmiştir. Bu hareket dışa bağlı imalat sanayiyi yüksek ithal girdi maliyeti ile zehirlemiştir.
AKP ekonomi yöneticileri beton üretimi sonucu elde edilen kazançla millî gelirin sürekli artacağını umarak büyük bir stratejik hata yapmışlardır. Onları yanılgıya düşüren ise; artan nüfus, evlilikler, göçmenler, eski yapı stokunun değişim ihtiyacı gibi nedenlerin konut talebini daima canlı tutacağına dair istatistikler olmuştur.
Yukarıda anılan gerekçelerin doğru olduğunu kabul ediyoruz. Ancak millî gelirin 12 bin dolarda devamı için imalat sanayinin de katkısının artarak sürmesi gerekirdi.
Gelir dağılımının bozulmadan, sadece yandaşlara aktarım yapmadan toplam talebin canlı kalması da ikinci şarttı.
Modeli kuranlar kurların Türkiye'de bu kadar artacağını öngöremediler. Tarımı kendi elleri ile bitirerek gıda fiyatlarının artışını yani enflasyona davetiye çıkardılar. Enflasyonla beraber kur da yukarı çıkıp, kur-enflasyon sarmalını oluşturdu.
Yapılan hatanın büyüğü ise başta iyi giden beton üretiminin yerine lokomotif başka sektörlerin aranmaması oldu. Oysa inşaat lokomotifinin kazanı çoktan patlamış, ülke ekonomisini çekmek yerine yük olmaya başlamıştı.
Faiz indirimleri ile sektörü canlandırmaya çalışmak kısıtlı sermayeyi boşa harcamak demekti. Bunun sonunda Merkez Bankası kapı kapı borç arar hale gelmiştir.
Sadece düşük teknolojili üretime dayalı olmak, marka çıkarmadan küresel taşeronluk yapmak da Türk ekonomisinin krize girmesine zemin hazırladı. Bu işte sadece suçu ekonomi yönetimine de atamayız. Patronlar için de göçmen işçi çalıştırarak düşük teknolojili mallar üretmek çok cazipti. Çünkü kısa vadede işçilik maliyetleri düşüyor kâr ettiklerini sanıyorlardı.
Neticede zamanında beton ve düşük teknoloji içeren emek yoğun mal üretiminden, rotayı bol döviz getiren sermaye yoğun üretime kırmamak an itibari ile hepimizi etkiledi.