Ağustos 29, 2021 10:47 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: 70 yıllık hastane kapatıldı, 50 sağlıkçı işsiz kaldı

Karar:

Çin ABD'nin Kovid-19 raporuna tepki gösterdi

Yeniasya:

Sonbaharda vaka sayıları artabilir

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Karaalioğlu 28 Ağustos tarihli karar gazetesinde, "Neden IMF parasını dünyada sadece biz tartışıyoruz?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası rezervlerinde artış olacağını duyururken kaynak belirtmeden “Merkez Bankası rezervlerimiz şu an itibarıyla 109 milyar dolar seviyesindedir. Süreci tamamlanan işlemlerle önümüzdeki günlerde bu rakam 115 milyar doların üzerine çıkacak” demesi, kendisinin gizlediği ama gizlenmesi mümkün olmayan IMF katkısını tartışmaya açtı. Aradaki fark; yani, rezervi 115 milyar Dolar’a çıkartacak miktar bilindiği gibi IMF’den geldi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Uluslararası Para Fonu 190 ülkeye sermaye payları oranında özel çekme hakkı (SDR) imkanı tanıdı ve böylelikle ülkelerin covid salgınında kötüleşen rezerv tablolarının bir miktar düzelmesine katkı verdi. Bütün paket 650 milyar Dolar, bize düşen pay ise 6,3 milyar Dolar oldu.

Sorun yok… Dünyanın sıkıntıda olduğu bir süreçte ve özellikle bazı ekonomiler çok daha büyük sıkıntılar yaşarken IMF’nin yaklaşımı faydalıdır. Türkiye’nin de bu kaynağı kullanması yerindedir ve zaten zaruridir. Yükümlülükler, swaplar ve IMF’den gelen para düştükten sonra net rezevimizin hala eksi 55 milyar Dolar seviyesinde olduğu ortamda başka seçenek yoktur.

Hazine Bakanlığı da Erdoğan’ın adını anmadığı bu kaynağı utangaç bir açıklamayla duyururken, sorun olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bakanlık şöyle diyor:

“Ülkemiz 1947 yılından bu yana IMF üyesi olup, bahse konu kuruluşta yüzde 0,98 sermaye payına sahiptir. IMF, 23 Ağustos 2021 tarihinde Covid salgını nedeniyle üye ülkeleri desteklemek amacıyla toplam 650 milyar ABD Doları tutarında SDR tahsisatı, başka bir ifadeyle koşulsuz rezerv desteği sağlamıştır. IMF ile bu konuda bir anlaşma imzalanmamış ya da program ilişkisine girilmemiştir.”

Yani hala yerli ve milliyiz! Kimse bizden bu para karşılığında bir söz istemedi. Eskiden olsa, burası çok önemli derlerdi. Eski yeni farketmez; bize zaten şartlı para yaramaz, kafamıza göre kullanmayı tercih ederiz. Amerika bile 112,9 miyar, Almanya bile 36 milyar Dolar almış… Ayıp değil.

Buraya kadar gayet normal. Zaten kurucusu olduğumuz bir fonun ucuz kaynağını almayacağız da ne yapacağız?

Sorun şudur. Türkiye birkaç yıldır IMF üzerinden o kadar çok hamaset, o kadar çok biz bize yeteriz edebiyatı yaptı ki şimdi öyle ya da böyle aynı yerden para gelince çelişkiyi sorgulamak kaçınılmaz oluyor. Erdoğan’ın IMF parasından dolayı mutsuz hissetmesi ama mecbur da kalmasının ekonomi bilimiyle alakası yoktur. Sadece slogan siyasetinin kaçınılmaz çelişkisidir. Dünyada hiçbir ülke bunu tartışmazken bizim IMF’nin SDR’sini mevzu etmemiz Erdoğan’ın seçim meydanlarında kullandığı coşkulu dilin eseridir.

Oysa herkes biliyor ki Türkiye kendi kendine yeten bir ülke değildir. Şimdi neredeyse tamamen kaybettiği yabancı yatırıma ve şimdi neredeyse dünyada en yüksek faiz/CDS ile elde edebildiği yabancı kaynağa; yani borca ihtiyacı olan bir ülkedir.

...***

Cevher İlhan 28 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, " Türkiye “Avrupa’nın çöplüğü” haline getirilmiş"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yoğun gündem arenasında, dünya medyasında ve ajanslarda çıkan ve birçok sitede paylaşılan “Türkiye’nin Avrupa’nın bir numaralı çöplüğü haline geldiği” haberleri karambole getirildi.  Türkiye’nin AKP iktidarında Avrupa’nın plastik atıklarını artık kabul etmeye başlamasıyla bu alanda “lider ülke!” haline geldiği belirtilirken, Eurostat’ın verileriyle 2004’ten 2020’ye on altı yıl içinde Avrupa’dan Türkiye’ye resmen gönderilen plastik atık miktarının 196 kat arttığı ortaya çıktı."diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Buna göre, Avrupa’dan 2020’de 656 bin 960 ton plastik çöp ithal edilmiş. 2019’da 11,4 milyon ton ithalatla Türkiye, Avrupa çöpünün yüzde 37’sini ithalle “en çok çöp alan ülke” olmuş. 

Çin, Malezya, Vietnam ve Tayland’ın plastik atık ithalatını kısıtlamasıyla Türkiye’nin Avrupa’nın yeni “çöp deposu” yapıldığının bildirildiği araştırmada, İngiltere’den Slovenya’ya birçok ülkenin baş edemediği çöpünü Türkiye’ye gönderdiği görülüyor. Ve gemilere yüklenip Türkiye’ye gönderilen yüz binlerce ton atıkla ülkenin denizleri ve toprağı tam gaz kirletiliyor. 

Greenpeace’in tesbitiyle, Avrupa’dan Türkiye’ye her gün ortalama 213 kamyon plastik atık geliyor. Ve bunların bir kısmı geri dönüşüme giderken, gerisi çöp dağları meydana getiriyor. 

Haziran ayında BBC’de yayınlanan bir araştırmaya göre Türkiye’ye gönderilen çöplerin önemli bir kısmı tarım arazilerine, ırmaklara, derelere gelişigüzel atılıyor. Konteynerlerle başka başlıklar altında Akdeniz’deki limanlara bırakılan Avrupa çöpünün bölgede “gizli çöplükler” oluşturduğu bildiriliyor.

Bu vetirede 13 milyar 200 milyon ton çöpü kabulle birinci olan Türkiye, ikinci sıradaki Hindistan’ın beş katı çöp ithal etmiş. Bu bakımdan uluslar arası çevreci kuruluşların araştırmasıyla Türkiye için “çöplük ülke” nitelemesi (!) yapılıyor. 

Vakıa şu ki Ticaret Bakanlığı’nın Resmî Gazete’de yayımladığı tebliğle “atık ithalatı yasası”nın yürürlüğe girdiğinin duyulduğu, naylon poşetlerin daha az kullanılması için marketlerde parayla satılması uygulamasıyla “çevrecilik” propagandasının yapıldığı “tek kişilik yönetim”de Türkiye’nin Avrupa çöpünü ithali siyasî iktidarın “çevre politikası” çarpıklığını ele veriyor. 

Bu arada kendi atığını kaynağından ayrıştırarak değerlendirip geri dönüşümle sanayiye kazandırmada da Türkiye’nin Avrupa’da Romanya ile birlikte son sırada olduğu ifade ediliyor.  

Özetle, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı “sıfır atık projesi”yle plastik kirliliğe karşı mücadele verildiği propagandası yaparken, ekolojik kirlilikle çevre tahribatı devam ediyor.

...***

Zeki Ceyhan 28 Ağustos tarihli Milli gazetede, "Ekonomi canlanıyormuş!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, iktidar partisinin milletvekillerine “ekonomide yaşanan gelişmelerle” ilgili bilgiler vermiş! Yandaş medya bunu duyururken ilk etapta “ekonomide canlanma başladı” derken haberin devamında “ekonomide toparlanmanın başladığını” söylüyor. Ekonomide “canlanma” ya da “toparlanma” netice itibariyle hepsi aynı kapıya çıkan sözcükler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ve de ekonomide “oldukça önemli bir sıkıntının” yaşandığını itiraf eden sözcükler!

Ekonomide “oldukça önemli bir sıkıntı” yaşanmamış olsaydı yandaş medya şimdi kalkıp “ekonomide canlanma ya da toparlanmadan” söz eder miydi?

Demek ki ekonomi oldukça sıkıntılı bir dönemden geçmiş!

Peki, muhalefet bu durumu yani “ekonomide oldukça önemli bir sıkıntı yaşandığını” dillendirdiğinde iktidar partisi sözcüleri ne diyorlardı?

Muhalefete hak vererek “ekonomide yaşanan büyük sıkıntıları” kabulleniyorlar mıydı? Biz böyle bir şeye tanık olmadık!

Ya neye tanık olduk?

Ekonomik sıkıntıları dile getiren muhalefetin bozgunculuk yaptığı yani durduk yerde yalan söyledikleri suçlamalarına tanık olduk!

Evet, dün muhalefetin “ekonominin iyi gitmediği” yolundaki eleştirilerine karşı çıkan, her şeyin yolunda olduğunu iddia edenlerin bugün ekonomide canlanma ya da toparlanmadan söz etmeleri muhalefetin haklılığının tescilinden başka bir şey değildir.

İktidar sözcüleri muhalefetin “para yok” iddiasına da karşı çıkıp piyasada “olması gerekenden fazla para olduğunu” iddia ediyorlar.

Bugün piyasada olması gerekenden fazla para olduğunu iddia edenler umarız yarın bu sözlerini de tekzip edecek türde açıklamalar yapmazlar.

Ekonominin iyi gitmediği yolundaki değerlendirmeleri “şom ağızlılık” olarak tanımlayanların bugün “ekonomide canlanmadan ya da toparlanmadan” söz ediyor olmaları muhalefetin yaptığı eleştirilerde ne kadar haklı olduklarını göstermiyor mu?

Bir taraftan “tasarruftan söz edilirken” diğer yandan kaynakların alabildiğine israf ediliyor olması ekonomideki önemli bir aksaklığı göz önüne seriyor.

Ekonomi oldukça sıkıntılı günlerden geçiyor ama iktidar partisi sözcülerinin dillerinden “şahlanma” ya da “çağ atlama” gibi abartılı sözcükler düşmüyor.

Şahlanan bir ekonomiye “toparlanıyor” denilmesi yakışır mı?