Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Aşı olmayan kişilerin toplu alanlara girişi için zorunlu PCR testi başlıyor
Yeniasya:
DSÖ: Avrupa'da artan vaka sayısı endişe verici
Karar:
Günlük koronavirüs vaka sayıları yine artıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İbrahim Kahveci 30 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “Ucuzluk bu ülkede hayal!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Biz ucuz bir ülke miyiz, yoksa pahalılıktan kıvranan bir yerde mi yaşıyoruz? Ya da neden kimsenin kazanamadığı bir düzen kurduk? Bu düzeni kurmayı nasıl başardık? Mesela bir kaç örnek verelim. Bu yıl kuru soğan hasadını para etmediği için değmez bularak tarla ektiğimiz görüntüleri hep beraber izledik. Bakınız geçen yıl temmuz ayında tarla fiyatı 0,83 kuruş olan kuru soğanın, bu yıl tarla fiyatı 0,75 kuruşa düşmüş. Ama aynı kuru soğan geçen yıl temmuz ayında rafta 1,785 liraya satılırken, bu yıl 2,08 liraya satılmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Tarla fiyatı yüzde 10 düşen ürünün raf fiyatı yüzde 16,5 artış göstermiş.
Yine geçen yıl temmuz ayında tarlada 1,15 lira olan patates bu yıl aynı ayda tarla fiyatı 1,00 liraya düşmüş. Ama patatesin raf fiyatı geçen yıl temmuz ayında 2,33 liradan bu yıl 2,79 liraya yükselmiş.
Tarla fiyatı yüzde 13 gerileyen patatesin neden raf fiyatı yüzde 19,6 artar?
Domateste de durum aynı. Geçen yıl tarlada 1,77 liraya satılan domates bu yıl aynı ayda tarla fiyatı değişmeden kalmış. Oysa domatesin raf fiyatı geçen yıl temmuz ayında 3,24 liradan bu yıl 4,44 liraya çıkmış.
Tarımda sorunun tarla olmadığını, hatta tarlada çiftçinin büyük zararda olduğunu dilimizde tüy bitercesine yıllardır yazıyoruz.
Tarlada çiftçinin kazanmadığı, hatta ürünü değersiz bulup hasat etmediği ürünleri neden raflarda ateş pahasına tüketmek zorunda kalıyoruz?
Salatalık örneğine bakalım. Bu yıl temmuz ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 83 zamlanarak 4,30 liradan satılmış. Oysa aynı ürün tarlada 1,13 liradan yüzde 44,8 zamla 1,64 liraya yükselmiş. Tarlada yaşanan fiyat artışının iki katı rafa yansımış.
Demek ki tarımda tarlada daha çok ürün üretmek çözüm değil. Hatta çiftçiye daha fazla ürettirmek çiftçiyi daha büyük zarara sokmak demektir.
Sorunu doğru tespit edemezsek çözümü de bulamayız.
Önce doğru teşhis gerekiyor.
Bugün Hazine garantili pahalı yollarımız zorunlu güzergahlar vasıtası ile ürünlere ek maliyet getirmiştir. Ama asıl sorun perakende sistemidir.
Verimsizleşen ve bir türlü dengeye oturmayan kuralsız perakende sistemi bu verimsizliğini tüketiciye ödettirmektedir.
Kuralsızdır, çünkü mahalle arasına kadar 10-15 zincir market girmiştir. Alan başına müşteri sayısı yetersizliği işte o verimsizliği beslemektedir. Kuralsız piyasa pahalı piyasa sonucunu doğurmaktadır.
…***
Mehmet Kara 30 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “CHS’deki “kireçlenme” ne oldu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“17 Temmuz tarihinden bu yana tatilde olan Meclis’in açılmasına bir ay kalmışken, siyaset sosyal medya düzenlemesi, siyasî partiler ve seçim kanunlarında yapılacak değişiklikleri konuşuyor. Bu iki konu Meclis açıldığında ilk gündeme gelecek konular olacağı görülürken “Türk tipi partili cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” üzerinde yapıldığı söylenen çalışmalar hakkında bir şey konuşulmuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
16 Nisan 2017 referandumuyla kabul edilen ve 24 Haziran 2018 tarihinde yürürlüğe giren Türk tipi partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin her geçen gün yürümediği ortaya çıkıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan sistemin birinci yılı dolduğunda “Bir yılı geride bıraktık, eksiğiyle artısıyla her şey ortaya çıkıyor. Bundan sonraki süreçte de nerelerde ne gibi aksamalar varsa bunlar da giderilerek yolumuza devam ederiz” demişti.
Bu sözün ardından parti yetkilileri sistemin “rehabilite” edileceği bu amaçla komisyonlar kurulduğunu söylemişler, sistemde bazı “kireçlenmeler ve tıkanmalar” olduğunu, “hepsinin masaya yatırılıp röntgeninin ve MR’ının çekileceğini” de söylemiş bir bakıma da itiraf etmişlerdi.
Aradan geçen süre içinde sistemde ne kireçlenmeler ve tıkanmalar giderilebildi ne de rehabilite edilebildi. Bu konuda ne AKP’den ne de MHP’den bir çalışma yapıldı. Ya da yapıldıysa kimse bilmiyor.
Atanmış bakanlar, seçilmiş milletvekillerinin “denetimi”ni engelliyor. Sözlü soru zaten sorulamıyor, Meclis’i denetim yollarından birisi olan yazılı sorular da zamanında cevaplandırılmıyor. 2021’in ilk 6 ayında muhalefet milletvekillerince TBMM’ye verilen toplam 7 bin 797 soru önergesinin yüzde 57’si, yani 4 bin 420’si cevapsız kaldı. Oysa ki, 15 gün içinde cevap verilmesi gerekiyor!
TBMM Başkanlığı’na sunulan 852 Meclis araştırma önergesinin 4’ünü AKP, 446’sını CHP, 228’ini HDP, 153’ünü İYİ Parti ve 21’ini MHP verdi. 852 Meclis araştırma önergesinden ise sadece 30’u kabul edildi. Muhalefet partilerince verilen 848 adet Meclis Araştırma Önergesi ise görüşüleceği günü bekliyor.
…***
Remzi Özdemir 30 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Erzincan olayı ve düşündürdükleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erzincan'daki takipteki alacaklar oranı rekor seviyede yüksek. Bu şehirdeki oran yüzde 60,07 olarak kayıtlara geçti. Bu sadece Türkiye değil aynı zamanda dünya rekoru. Amerika'daki büyük mortgage krizinde bile böyle bir batık olmamıştı. Erzincan'ı yüzde 45 ile Hatay ve onu da yüzde 25 ile Adana izliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Tekrar Erzincan'a dönersek, bankaların bu ilde konut ve inşaat kredisi olarak verdikleri her 100 kredinin 60'ı batmış ve yasal takibe geçmiş. Tabii ki bu verilerin içerisinde daha ötelenen ve yüzdürülen krediler yok. Onlar da eklenince ortaya çıkan rakamı siz düşünün.
Erzincan'da ne oldu ki, bu kadar büyük batak var. Oysa bankalar teminatın sağlamlığı açısından mümkün olduğunca konut ve inşaat kredisi veriyorlar. Hatta üretim yapan KOBİ'ye vermedikleri krediyi bu söktüre bol keseden veriyorlar.
Bunu daha iyi anlamak için emlak ilan sitelerini dolaşmak lazım. Erzincan satılık daire yazdığınızda sizi ilk, ilginç bir ilan karşılıyor. Bir kamu bankası tarafından verilen ilan.
Erzincan Merkez Ergenekon Caddesi'nde satılık giriş katı daire. Fiyatı ise 1 milyon 50 bin lira. Evet yanlış okumadınız, bir kamu bankası tarafından kredisi ödenmediği için el konulan ve satışa çıkartılan giriş katı apartman dairesi 1 milyon 50 bin liraya satılıyor. Oysa bu dairenin fiyatının en fazla 300 bin lira etmesi lazım.
Öncelikle Erzincan'ın ekonomisi nedir ki, giriş katı bir apartman dairesi bu kadar pahalıya satılsın diyebilirsiniz.
Evet onu ben de dedim!
İlginç bir şekilde konut ve inşaat kredilerinin kamu bankalarında yoğunlaştığı dikkatimizi çekiyor.
Bu büyük bir tesadüf de olabilir.
Ancak benim anlayamadığım, bir kamu bankası Erzincan'ın sıradan bir mahallesinde giriş katı daireye 1 milyon liranın üzerinde nasıl kredi verebilir?
Bankacılık sektörünü yakından bilen bir gazeteci olarak Erzincan'daki bazı özel bankaları aradım ve bu yüzde 60 takipteki alacaklardaki paylarını sordum. Bazı bankaların bir ya da iki çıkarken, büyük bir bölümü bizde yok yanıtını verdi.
Gelelim asıl soruya: Bir kamu bankası hangi ekspertiz değerlendirme raporu ile giriş katındaki daire için 1 milyon küsur lira kredi verebildi?
O halde kamu bankalarından alınan kredilerde ciddi bir ekspertiz sorunu var. Olayın bir başka boyutu ise banka tarafında. Bu bankanın kredi tahsis yöneticileri küçücük bir il olan Erzincan'da 1 milyon liranın üzerinde bir apartman dairesi olur mu diye hiç muhakeme yapmıyorlar mı? Bu krediyi nasıl onaylıyorlar.
Hükümet sürekli olarak konut sektörüne kamu bankaları üzerinden kredi pompalıyor. Özel bankaların vermediği kredi, kamu bankalarından çok rahat çıkartılıyor.
Esnaf için, çiftçi için kurulmuş kamu bankalarına bakıyorsun en büyük görev alanı müteahhitleri desteklemek olmuş.
Ondan sonra KOBİ niye battı, tarım neden bitti diye yakınıp duruyoruz.