Türkiye'den köşe yazarları
Aslı Aydıntaşbaş, Cumhuriyet gazetesinde, “Başbakan önemli mi?”başlıklı yaısını okuyucularla paylaşıyor.
“Günlerdir bana yeni Başbakan’ın kim olacağını soran dostlara aynı cevabı veriyorum: “Sizce bir önemi var mı?”
Gardırobunda ekose bir ceket bulunan, düşük profilli, anayasadan çok liderini seven biri olacak kuşkusuz. Ha, tabii bir de bıyıklı olacak.
Ama artık ne ismiyle, ne cismiyle demokrasiyle bağları kalmayan bu sistemin başına ya da muavin koltuğuna, kimin geleceğinin çok önemi var mı? Bence yok.
Ama şunun önemi var: İktidar partisinin içinde tuhaf bir sessizlik var. Şaşkınlık var. Kurucular küskün; aksaçlılar mahzun; Konyalılar boykotta. Evet, belki şu an için kimsenin başını kaldırıp konuşma cesareti yok; ama özel sohbetlerde boyunlarını büküp anlatmaya başlıyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Olan biten; yani yüzde 50 oy alan ve 20 aydır iyi-kötü “yürütmenin başı” konumundaki birinin apar topar azledilmesi, yenir yutulur bir olay değil. Türkiye, ara rejim dönemlerine benzeyen olağanüstü bir dönemden geçiyor. Kasım ayından bu yana ülkedeki işleyiş peyderpey değişti. Kurumlar da parlamento da gerçek anlamda işlemiyor. Geçenlerde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, aralarında benim de bulunduğum bir grup yazarla sohbetinde, “Darbe dönemlerine benzer bir süreçten geçiyoruz” dedi. Yanlış bir tespit değil.
Haliyle bu olağanüstü dönemde, normal bir ülkede yaşıyor gibi analiz yapmanın, mantık yürütmenin pek bir faydası yok.
İlla bir isim ver derseniz, sadece tahmin yürütebilirim. Tahminim, Binali Yıldırım. Ankara’da da ibre ondan yana. Erdoğan’ın sadakatinden şüphe duymadığı, sırdaşı gördüğü bir isim. Hem de ekonomiyi, iktidar partisinin seçmenle iletişiminde büyük önemi olan yol, köprü, havaalanı gibi “mega projeleri” götürebilecek birisim. Üstelik ekose ceketi de var.
Ama dedim ya; bu sadece bir tahmin. Son günlerde İsmet Yılmaz’ın adını da duyuyoruz. Ama bana partideki burukluğu İsmet Yılmaz ya da Berat Albayrak toparlayamaz gibi geliyor.
Yavaş yavaş dillendirilen bir başka teori de, “MHP’yle koalisyon” olacağı yönünde. Güya deniyor ki, Erdoğan’ın haziran seçimlerinden bu yana fiili bir koalisyon kurduğu “güvenlik bürokrasisi” bundan sonraki aşamada AKP-MHP koalisyonu istiyor. Falan filan.
Uçuk bir teori ama neden olmasın? Pat diye uyduruk bir internet yazısıyla Başbakan’ın görevi bıraktığı ülkede, bu da olabilir. MHP’nin zaten muhalefetlik hali kalmamış. Meral Akşener ve yol arkadaşlarını partiye sokmamak için vermeyeceği taviz yok. Koalisyona da girer, 3 maddelik bir anayasa değişikliğine el kaldırarak “partili cumhurbaşkanı” kisvesi altında başkanlık sistemine de evet diyebilir.
Dedim ya, olağanüstü dönemdeyiz. Her şey olabilir.
…***
Hanefi Bostan, Yeniçağ gazetesinde, “MEB ve insan hakları ihlalleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İki yıldan beri eğitimle ilgili yazılarımın ve bildirilerimin büyük çoğunluğunun ana teması Milli Eğitim Bakanlığında yapılan haksızlık, hak ihlalleri ve mahkeme kararlarının uygulanmaması ile ilgilidir. Milli Eğitimdeki haksızlıklar sona erinceye kadar mücadelemizi bıkmadan, usanmadan sürdürme kararındayız. Çocuklarımızın ve gençlerimizin şekillendiği bu en önemli kurumda haksızlıklar ve hak gasplarının acilen sona erdirilmesi gerektiği izahtan varestedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
14 Mart 2014 tarih ve 28941 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 6528 sayılı Kanunun 25. maddesi ile 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye eklenen Geçici 10 Madde'nin 8. fıkrasında yer alan "Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla halen Okul ve Kurum Müdürü, Müdür Başyardımcısı ve Yardımcısı olarak görev yapanlardan görev süresi dört yıl ve daha fazla olanların görevi, 2013-2014 ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer. Görev süreleri dört yıldan daha az olanların görevi ise bu sürenin tamamlanmasını takip eden ilk ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer" hükümlerine yer verilerek kazanılmış bütün haklar bir çırpıda yok sayılmıştır. Yeni göreve getirilenlerin tamamı taşeron sendikanın üyesi olmaktan başka bir meziyeti bulunmamaktadır. Hatta daha ileriye gidilerek kabiliyetleri, başarıları ne olursa olsun taşeron sendikaya geçenlerin tamamının müdürlüğünü ve müdür yardımcılığı görevleri devam ettirilmiştir.
Yapılan bu haksızlıklarla ilgili on binlerce mahkeme kararı olmasına rağmen, mahkeme kararlarının hiç biri bugüne kadar uygulanmamıştır. Hukukun olmadığı ve adaletin yerle yeksan edildiği bir kurumda başarı nasıl sağlanacak, huzur nasıl temin edilecektir?
Mağdurların çığlıklarını sağır sultan duymasına rağmen, siyasiler duymamış ya da bu çığlıklara kulak tıkamıştır. İnancımız odur ki, bu çığlıkların ulaşacağı bir makam vardır. O makamın adaleti er veya geç gerçekleşecektir.
Bu inançla mücadelemizi sürdürürken mahkemelerin dışında İl ve İlçe İnsan Hakları kurullarına da hak ihlallerinin taşınması gerekmektedir.
…***
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, “Tek derdimiz “başkanlık” mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin onca sorunu varken, konuşulan tek konu başkanlık. Başkanlık mı olsun, yarı başkanlık mı, yoksa partili cumhurbaşkanlığı mı olsun? Sistemin adını başkanlık sistemimi koyalım, cumhurbaşkanlığı sistemi mi?
Terör sorunu var, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı bizzat ekonominin iyi yolda olmadığını söylüyor, hayat pahallığı var. Atanamayan öğretmenler, milyonlarca işsiz var. Dövizdeki dalgalanma esnafın canını yakıyor. Kepenkler kapanıyor. Türkiye’nin bir numaralı gündemleri bunlar olduğu halde neden hep başkanlık, hep başkanlık?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye geçen dönem olduğu gibi bu dönemde de yeni, demokratik, hürriyetçi bir anayasa yapmak için komisyonlar kurdu, aylarca çalışıldı, ama “başkanlık” dayatıldığı için bir noktada sekteye uğradı ve Türkiye darbe anayasası ile yaşamak zorunda bırakıldı.
Haziran ayı içerisinde Meclis’e bir anayasa paketi sunacağını açıklayan AKP, bu kararından vazgeçip 4-5 maddelik “mini bir paket” getireceğini duyurdu. Bu maddeler içinde yine demokrasiyi ve hürriyetleri güçlendirecek, anayasayı sivil yapacak bir teklif yok. Tek hedef, başkanlık…
“Başkanlık sistemi”nden antipati duyulduğunu anlayan AKP şimdi adını “partili cumhurbaşkanlığı” koyarak geri adım atmış görüntüsü vermeye çalışıyor.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Şeref Malkoç, bazı vatandaşların “başkanlık sistemi” kavramından hoşlanmadığını belirtirken ve “yerli ve millî” dediği sistemin adının “Cumhurbaşkanlığı sistemi” olacağını söyleyerek bunu açıkça deklare etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da “adı ne olursa olsun bu sistemin getirilmesi” gerektiğini söylüyor. Açık yazalım, AKP, “A plânı” tutmadığı için başkanlık başka bahara bırakılırken, “B plânı”nı devreye sokup “partili cumhurbaşkanlığı”nı gündeme getirmeye başladı. Tıpkı, yeni anayasada olduğu gibi başkanlıkta başka bahara bırakıldı. Yani, gerçek niyetini gizlemeyi tercih etti.
AKP, parlamentodaki 316 milletvekili sayısıyla başkanlık sistemi endeksli anayasa teklifinin 330 oy gerekli olan referandum ya da 367’yle kabul edilmesinin imkânsız olduğunu görerek bu yola başvurdu. Ama kafasının arkasındaki “başkanlık” sistemi hâlâ duruyor. Erdoğan’ın, “Er ya da geç anayasa ve başkanlık milletin önüne gelecek” diye de bunu dillendiriyor.
Parlamentoda grubu bulunan muhalefet partilerinin başkanlık sistemine karşı olduğu bilinirken, “partili cumhurbaşkanı”na “evet” diyebilecekleri düşünüldü ki, böyle bir plân değişikliğine gidildiği anlaşılıyor. CHP ve HDP zaten destek vermez de, MHP’nin bu plana destek verebileceği hesaplanıyor? Bahçeli’nin, “Fiilî desteğimiz hukukî boyut alabilir” sözü cesaret veriyor? Bunu da hem AKP’nin hem de MHP kongrelerinden sonra göreceğiz.
Milletin oyuyla cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan seçim kampanyası yürüttüğü zaman bunu neden gündeme getirmedi? Şimdi kalkıp “sistem tıkandı” diye şimdi gündeme getiriliyor?
Partili cumhurbaşkanı konuşulamaz dahi... Partili cumhurbaşkanı sadece o partinin cumhurbaşkanı olmaz mı? Zaten kutuplaşan milleti daha da kutuplaştırmaz mı? Başkomutan olan kişi partili olursa orduyu da siyasallaştırmaz mı?
Başkanlık sistemi gerçek gündemin önüne geçerken, bir yandan da gerçekten milleti bıktırdı ve yordu…