Şubat 07, 2016 10:51 Europe/Istanbul

Murat Belge, Taraf gazetesinde, “Türk tipi” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Anayasa”, “Başkanlık” vb. Derken bunların başına bir de “Türk Tipi” sıfatı eklendi. Tayyip Erdoğan’ın son birkaç yıldır diline dolamaya başladığı “milli ve yerli” nitelemelerine uygun bir Anayasa ve bir Başkanlık sistemine sahip olacağımız anlaşıldı. Bunların “Türk Tipi” olması tabii çok iyi bir şey de, “Türk Tipi”nin ne olduğu çok belli değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Bugün dünyanın herhangi bir yerinde, “yeni” bir anayasa yapma gereği duyulsa, insanlar ne gibi şeyleri sağlama bağlamak üzere bu işi yaparlar? Diyelim bir dönüşüm geçirme ihtimali olan Myanmar’da böyle bir süreç başladı… “İnsan hakları” sağlama bağlansın, “kuvvetler ayrılığı” ilkesini yaşatacak bir denge oluşturulsun, “demokratik haklar” garanti altına alınsın diye ve buna benzer hedefler mi gösterilir? Yoksa Myanmar’ın bin yıllık tarihinin ve tecrübesinin oluşturduğu kurumların canlandırılması mı amaçlanır? İkinciyi seçecek olursanız, birinci kategoride saydığım kavramlara uzaktan el sallayın, bir daha görüşme ihtimaliniz bir hayli zayıf. Birinci kategorideki tercihler sizin için önemliyse, bunların da Myanmar’ın bin yıllık tecrübesiyle bir ilgisi yok –Türkler’in bin yıllık tecrübeleriyle de ilgisi olmadığı gibi.

Bakın, şimdi “Türk Tipi”nin ne olduğuna, “bin yıllık tecrübe”nin mahiyetine yaklaşmaya başladık. Türkiye’nin bin yıllık tarihine ve tecrübelerine baktığımız zaman orada demokrasiyi uzaktan yakından andıran herhangi bir şey gözümüze çarpmıyor ama despotizmin, keyfiliğin, kıyımların ve idamların her türlüsünü görüyoruz. Bunun böyle olmasının “tek” değil ama önemli bir koşulu da bin yıllık tarihte “kuvvetler ayrılığı”nın değil, Tayyip Erdoğan’ın kullandığı deyimle, “kuvvetler uyumu”nun geçerli olmasıdır. Erdoğan ile Davutoğlu başka birkaç konuda anlaşamıyor olsa da, “Osmanlı güzellemesi” yapmakta birleşiyorlar. Osmanlı tarihi konusunda derin bir bilgisi olduğunu sanmadığım Tayyip Erdoğan’ın bu Osmanlı sevgisinin başlıca nedeni de, zihnindeki “ideal yönetim tarzı”nın somut örneklerini orada görmesi olmalı.

Bu olguların birçoğu şüphesiz son derece ilginç. İlginçliklerden biri de Tayyip Erdoğan’ın hakkında öylesine aşağılayarak konuştuğu “tek- parti” yönetiminin temel varsayımlarıyla birebir uyum içinde olması –bu da kuvvetler “uyum”unun bir uzantısı olabilir.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Gelir dağılımı riskli sınırda”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekonomide, üretim kadar bölüşüm de önemlidir... İstihdam daha da önemlidir. Zaten iktisat bilimi de mal ve hizmet üretimi ve üretimin bölüşülmesi sonrasında ulaşılan toplumsal tatminin en üst düzeyde gerçekleşmesine yardımcı olmaya çalışan bir bilimdir. Eğer üretim faktörleri arasında toplum vicdanını rahatsız edecek şekilde haksız bir bölüşüm olursa, gelir dağılımı bizde olduğu gibi hızla bozulur.Bölüşümde ve gelir dağılımında mutlak bir eşitlik hiçbir rejimde, hiçbir toplumda mümkün değildir. Ancak gelir dağılımının toplum tarafından kabul edilebilir ve toplumu rahatsız etmeyecek bir eşitlikte olması gerekir. Adil olmayan bölüşüm ve gelir dağılımının aşırı bozulması sosyal istikrarı bozar. Bunun içindir ki atalarımız "Biri yer... Biri bakar... Kıyamet ondan kopar." demişlerdir.”

…***

İktisatçılar uygulanmakta olan politikaları değerlendirirken meseleye bu açıdan bakarlar... Uygulanan politikaların kısa dönemli ve uzun dönemli etkilerini birlikte değerlendirirler.

Örneğin, kısa dönemde uygulanan anti-enflasyonist politikaların uzun dönemde bir sosyal patlama yaratmayacak şekilde koordinasyonu gerekmektedir... Aksi halde ileride ekonomik ve sosyal anarşi doğar... İstikrar daha çok bozulur. Aynı şekilde bu gün nasıl oluyorsa söylenen ''kontrollü daraltıcı politikaların da'' resesyon riski vardır.

İktidar partileri AKP' ye kadar iktisadi sorunlara hep kısa dönemli baktı... Yapısal değişikliği öngören uzun vadeli politikalar yerine, sorunları bir sonraki iktidara erteleyen kısa vadeli politikaları tercih ettiler... AKP'de aynısını yapıyor.

Medyaya gelince... Medyada işlevi gereği olaylara kısa dönemli bakıyor. İnsanlar kısa dönemli çıkarlarını uzun dönemli çıkarlarına tercih ederler. Uzun dönemli çıkarlarını ihmal ederler. Bu nedenle medyada bu tercihleri göz önünde tutmak zorundadır.

Gelir dağılımım bozuk olduğu ülkelerde, gelirler belli gurupların veya kişilerin elinde toplanır. Bu nedenle bu ülkelerde dolar milyarderi sayısı da çok fazladır. İsviçre merkezli UBS adlı finans kuruluşunun raporuna göre 2014 yılında 38 dolar milyarderi bulunan Türkiye, dünya üzerinde en fazla dolar milyarderine sahip 14'ncü ekonomiye sahip ülkedir. Fakat büyük bir çelişki olarak Türkiye IMF 2014 yılı verilerine göre kişi başına gelir bakımından 184 ülke arasında 66'ncı sıradadır

Gelir dağılımın ne kadar bozuk olduğunu gösteren dolaylı belirtiler de vardır. Söz gelimi, Türkiye de lüks araba oranı zengin ülkelere göre daha yüksektir.

Aşırı bozuk olan gelir dağılımı, talep üzerinde etki yapar...

Talep yetersizliği yaratır... Yetersiz talep uzun dönemli büyüme ve istikrar önünde önemli bir engeldir. Talep olmayınca yatırım hacmi daralır.

İkincisi talep yapısı bozulur... Zengin - fakir farkı açılır. Orta sınıf kaybolur. İkili piyasa yapısı oluşur.

Bir yandan Lüks mallara talep artar.. Gösteriş amaçlı üretim artar.. Firmalar kitlesel üretim yerine daha pahalı ve lüks üretimi tercih ederler. Bu durum üretim maliyetlerinin artmasına neden olur.

Öte yandan gelir daralması nedeniyle bir kısım talep daha ucuz ve düşük kaliteli mallara kayar.

…***

Reha Çamuroğlu, Zaman gazetesinde, “Bülent Arınç ne diyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP iktidarının uzun ömrünün iki önemli püf noktası vardı. Bunlardan birincisi muhafazakâr eksendi.Her ne kadar başlangıçta “Muhafazakâr-Demokrat” denilse de bir süre sonra, özellikle de 2011'den itibaren “demokrat” ekinin konjonktürel, yani “mevsime bağlı” bir ek olduğu görüldü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Muhafazakâr eksen ise yine mevsime uygun görünümlere büründü. Hayli akışkan bir sıvı gibiydi artık AKP. Hani cıva gibi derler ya, bir yanından tutsanız öteki yana kaymaya başladı. Başlangıçta hayli iş gören bir haldi bu. Her seçimden yahut her önemli olaydan önce veya sonra duruma bakılıp yeni kıyafetler giyiliyordu. Elbette bu durumun uzun vadede bazı sonuçları olacaktı. Bunların başında öngörülemezlik geliyordu. Ekonomiden bir nebze haberi olanlar dahi, dünya kredi piyasalarında, öngörülemezliğin ne anlama geldiğini gayet iyi bilirler. Tek cümle ile kredi musluklarının kapanması ve yabancı sermaye yatırımlarının başka ülkelere kayması. Eğer salatalık, domates, biber bize yeter, yahut “ne var, tezek yakarız” diyenlerdenseniz bunun bir sakıncası yoktu elbette.

İkinci ve daha önemli püf noktası ise ilk olarak dünya şartları ve dünyadaki para bolluğuydu. Özellikle Sayın Erdoğan'ın bir süre sonra bir “sıcak para virtüözü” olarak belirmesi, dünyadaki para bolluğu bittikten sonra dahi ülkeye para bulmakta zorluk çekmemesi, içeride inşaat ve tüketime dayanan iç pazar hareketliliğini desteklemesi, neredeyse her mahalleye açılan AVM'lerden de anlaşılabileceği gibi bir “verirler yeriz” ekonomisi yarattı. AB “çıpası” elbette önemli bir rol oynadı bütün bunlarda ama o “çıpa” ortadan büyük ölçüde kalktıktan sonra da para bulunmaya devam etti. Sonra birdenbire “veren el” almaya başladı.

Türkiye seçmeninin davranış tarzı incelendiğinde ortaya çıkan bariz sonucu elbette iktidar cenahı da gayet iyi biliyordu. Adına ister Osmanlıcılık, ister milliyetçilik, ister muhafazakârlık deyin, seçim sandığında para eden her şey, öncelikle gerçek paraya bağlıydı. Gerçek para arz edemediğinizde bütün bu “değerler” seçmen gözünde bir anda küçülüveriyordu. Ve artık deniz bitiyor, para kaynaklarınız kuruyordu. Siz de gayet iyi biliyordunuz ki % 49,5, % 85 de olsa ülkenin yönetilebilirliğine anlamlı bir katkısı olamayacaktı.

Şimdi “bütün bunların Bülent Arınç'la ne ilgisi var” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Çok ilgisi var. Sayın Bülent Arınç, AKP ve Sayın Cumhurbaşkanı'na aslında köprüden önceki son çıkışı göstermeye çalışıyor.