Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AKP’den sosyal medya düzenlemesinde cezai yaptırıma ‘hakaret suçu’ formülü
Karar:
Vatandaş büyümeye inanmıyor
Star:
Milli gazete:
Aşıda zorlamaya gerek yok
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol 5 Eylül tarihli Karar gazetesinde, "Muhafazakar iktidarda kuvvetler ayrılığı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" AK Parti, kuruluş belgelerinde Batılı demokratik değerleri vurguluyor, Avrupa Birliği kıstaslarını esas alıyordu. İşte AK Parti’nin 2001 Kuruluş Programı’nda yer alan ilke: “Kuvvetler ayrımı ilkesi hassasiyetle uygulanacaktır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında denge ve denetim sağlanacaktır.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Dahası, Ak Parti Avrupa Birliği ilkeleri yönünde reformlar yaparak 2004 yılında “tam üyelik müzakereleri”ni başlatacak, Batı basınında yükselen yıldız olarak alkışlanan Türkiye’ye yatırım yağacaktı…
Erdoğan’ın bugün övündüğü her şey, o dönemin ürünüdür.
Fakat tarihin “güç” kanunu hükmünü icra etti, güçlenen Erdoğan, şöyle konuşmaya başladı:
“Kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya, o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor. Diyor ki ‘senin de bir oynama sahan var’ diyor.” (17 Aralık 2012)
Evet, hukuk devletinde iktidarların anayasayla belirlenmiş bir ‘oynama yeri’ vardır, dışına çıkamaz
Ben de ertesi gün kaleme aldığım yazıda kuvvetler ayrılığını savunarak Erdoğan’ın bu tavrını eleştirmiştim. (Hürriyet, 19 Aralık 2012)
Sonra Erdoğan bir süre “kuvvetler uyumu” kavramını kullandı… CB sistemiyle de kuvvetler ayrılığından kuvvetlerin tam “uyumuna” geçildi!
Nedir ‘tarihin güç kanunu’ dediğim şey? Bu yazının konusu muhafazakarların tavrı olduğu için merhum Prof. Ali Fuat Başgil’den alıntılar yapacağım. Başgil’in Montesquieu’den aktırdığı şu cümle ‘tarihin güç kanunu’nu tam olarak tanımlıyor:
“Ezeli bir tecrübe ile sabittir ki, kuvvet sahibi herkes bunu kötüye kullanmaya meyleder.”
Bunu yapan muktedirler kötülük değil iyilik yaptığına inanırlar, daha fazla iyilik yapmak için daha fazla güç isterler ama gücün fazlası zarara yol açar.
Tabiat kanunu gibi bir tarih kanunudur bu…
Ak Parti iktidarında dört defa kadro kanunu çıkarılarak oluşturulan yüksek yargıda “kuvvetler uyumu, kuvvetlerin işbirliği, yerli anayasa” gibi muğlak kavramları duymak endişe verici.
Hukuki belirsizlik krizlere sebep oluyor… Krizden çıkışımızın ön şartı kuvvetler ayrılığına dayalı hukuk devletidir.
Bu iktidar da kuvvetler ayrılığı derken başarılıydı, “ayak bağı” saydığı yıllarda ise kişi başına gelirimiz 13 binden, 9 bin dolara düştü. Vaziyet ortada.
...***
Faruk Çakır 5 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " Hukuku hiçe saymak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Hukukun hiçe sayıldığı, yaralandığı ve örselendiği bir ülkenin ‘büyük ülke’ olması mümkün olabilir mi? Ülkemizin uzun yıllardan beri devam eden bir “Büyük Türkiye” olma hedefi vardı. Bu hedefin ilân edilmiş olmasına itiraz edenler de elbette olmuştur, ama imkânlar dahilinde “Büyük Türkiye” olabilmek için gayret sarf edilmiştir. Bunun en önemli göstergesi de hak, hukuk ve adalet sahasında ortaya konulan hedeflerdi. Çünkü ‘büyük ülke’lerin en bariz vasfı, hukuk ve adalete önem verilmesiydi. Adaleti temel almayan bir siyasî anlayışın uzun süre devam etmesi ve o ülkenin ‘büyük’ olması mümkün değil."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Elbette buradaki ‘büyük’lük sadece ekonomik anlamdaki zenginlik değildir. Vatandaşının huzurlu olduğu, hem maddî, hem de manevî anlamda örnek alınabilecek bir ülke ancak ‘büyük ülke’ olabilir. Türkiye’nin hedefi de buydu ve bu olmalıydı.
“Avrupa Birliği kriterleri”ne ulaşmak, o seviyeye çıkmak bir ‘devlet kararı’ olarak ilân edilmişti. Bu yönde de epey adımlar atıldı. Ne var ki bir noktaya gelince işler tersine döndü ya da döndürüldü. Bu defa “Bize ‘Kopenhag Kriterleri’ gerekmez. Biz ‘Ankara Kriterleri’ diyerek yola devam edeceğiz” denildi. “Ankara Kriterleri” anlayışının hedef olarak ilân edilmesiyle hak, hukuk ve adalet sahasında işler kötüye gitti ve hukuk büyük ölçüde hiçe sayıldı. Maalesef bu anlayışın Türkiye’ye neler kaybettirdiğinin henüz hesabını yapabilmiş değiliz.
Türkiye’yi idare edenler hukuku dikkate almamakla kalmıyor, bunu hatırlatan ‘yabancı’lara da kızıyor.
Nitekim hal ve gidişi yorumlayan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, “Türkiye insan hakları ve hukuk devletini hiçe sayıyor” tesbitinde bulununca ‘Yabancılar işimize karışmasın’ diyen idareciler oluyor. Dunja Mijatovic ayrıca, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kararlarını da ihlâl ettiğini hatırlatmış.
Acaba bunları hatırlattı diye AB mensubunu kınamak mı lâzım yoksa o ve onun gibi ‘kınayıcılar’a imkân ve fırsat vermemek mi lâzım?
İdarecilerimiz hukuku hiçe saymıyor ve bir AB idarecisi bu iddiayı dile getiriyorsa hep birlikte ve yüksek sesle itiraz edilerek, “Bize iftira atıyorsunuz. Türkiye’de hukuk ve adalet tam olarak tecelli ediyor. Aksini iddia eden ispat etsin!” denilebiliyor mu?
Belki böyle düşünenler de vardır, ama ‘Yüksek mahkeme’nin kararlarının dahi çoğu zaman dikkate alınmadığını herkes görmüyor mu?
Kim ne derse desin, Türkiye sıkıntılarını aşmak istiyorsa hak, hukuk ve adalet yolundan ilerlemeli ve ‘hukuku hiçe sayma’ hatasına kesinlikle düşmemeli. Hak, hukuk ve adalet hepimiz içindir unutmayalım...
...***
Esfender Korkmaz 5 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, " En kötüsü geldi; ekonomide panik başladı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Çok kriz yaşadık, ancak bugüne kadar ekonomide panik yalnızca 1958 yılında yaşandı. Şimdi daha da ağırına girdik.Krizin çözümü var: İlk adım devalüasyondur. Sonrasında istikrar programı gelir. 1946 krizinden sonra yüzde 40, 1994 krizinden sonra yüzde 36 devalüasyon yapıldı. Arkasından istikrar programları yapıldı. 2001 krizinden sonra dalgalı kur sistemine geçildi, TL piyasada yüzde 40'a yakın değer kaybetti. Güçlü ekonomiye geçiş programı yapıldı. Sonradan aynı yıl 8 ayda TL'de değer kaybı ekim 2001'de yüzde 141 olmuştu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir gecede en yüksek devalüasyon 1958 yılında, yüzde 220 oranında Demokrat Parti döneminde yapıldı. O dönemde Vatan Cephesi şeklinde siyasi kamplaşma vardı. Hapisteki gazeteci sayısı artmıştı. Muhalefet liderine saldırılar yapılıyordu. Enflasyon da yüzde 19 olmuştu. Ekonomik, hukuki ve siyasi şartlar bugüne benziyordu. Bir panik havası vardı. O yıl Türkiye dış borçlarında temerrüde düştü ve Moratoryuma gitti. Hükümet zorunlu olarak IMF ile istikrar programı yaptı . 1958 istikrar programında; Devalüasyon, Dış Borç Ertelemesi; Para ve Maliye Politikasında Kısıtlamalar; Dış Ticaretin Serbestleşmesi, KİT Fiyatlarının Serbestleşmesi vardı.
Bugün TL kuru yüzde 40 daha düşük değerdedir. Ekonomik ve siyasi alanlarda panik yaşıyoruz. Bugünkü siyasi iktidar bu paniği tırmandırıyor.
Öte yandan iktidarın kendi içinde geçmişine ait vicdan hesaplaşmaları arttı. Bu hesaplaşmalar, iddia düzeyinde kalsa bile, toplumu tedirgin ediyor. Bu nedenle kara para sahipleri; para aklamak için gayrimenkule hücum etti. Yabancı para mevduatı da son ayda 4 milyar dolar arttı ve 236,2 milyar dolara yükseldi… Ama bu panik içinde parasını dolarda tutmak istemeyenler de gayrimenkul almaya başladılar. Onun içindir ki gayrimenkul fiyatları tırmandı.Bir diğer sorunu finansal sektörde yaşamaya başladık. İkinci çeyrekte bütün sektörlerde yüksek büyüme var ve fakat finans sektörü yüzde eksi 22,7 oranında daraldı. Popülist amaçlı verilen KOBİ kredileri gibi kredilerde dönmeyen kredi riski arttı. Hükümetten Merkez Bankası'nın bu raporunu gören olmadı mı? Merkez Bankası aynı zamanda Hükümetin danışmanıdır. Acaba MB, Sayın Erdoğan'a kasıtlı olarak ve yanıltmak için mi yanlış bilgi veriyor?