Eylül 07, 2021 12:27 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Star: Demir'den 'yerli S-400' ve 'SİHA' açıklaması! ''Burada durursak hasımlarımıza yakalanırız''

Yeniasya:

Faize 304, yatırıma 221 milyar

Karar:

Yoğun bakım oranları açıkladı: İstanbul alarm veriyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Oğuz Demir 6 Eylül tarihli Karar gazetesinde, " Nimetle şaka, ekonomiyle deney olmaz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Malumunuz Türkiye’de para politikası yaklaşımı son üç buçuk yıldır dünyada genel kabul görmüş enflasyon sebep faiz sonuçtur yaklaşımı yerini faiz sebep enflasyon sonuçtur yaklaşımına bırakmış durumda. Bunun sonucunda da ekonomi yönetimi şartlar elverdikçe faizi düşürerek enflasyonun düşürüp düşürülemeyeceğini deniyor. Hikayeyi zaten biliyorsunuz. Bu deneyin sonuçlarını da hep beraber yaşıyoruz."diyen yazar, yazısının devamına şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu süre içerisinde 128 milyar dolar rezervi kaybettik. TCMB, eksi döviz rezervlerine sahip hale geldi. TCMB’nin politika faizi de bu arada rezerv satışı ile TL’nin değer kaybı durmadığı için %19 gibi dünya geneline göre yüksek bir seviyeye çıktı. Yıllık enflasyon, TÜİK’e göre bile %20 seviyesine doğru gidiyor.

Haydi bunlar sadece veri ama bir de bu verilerin gösterdiğinin ötesinde vatandaş işsizlik ve hayat pahalılığı altında ezilmiş durumda!

Daha fazla uzatmadan, özetleyeyim!

Faiz sebep, enflasyon neticedir deneyi gördüğünüz gibi bize pahalıya mal olmuş durumda.

Şimdi uzunca bir zaman sonra gerçekleşen enflasyon politika faizinin üzerine çıkmış durumda. Merkez Bankası’nın mevcut başkanı Kavcıoğlu da göreve geldiğinden bu yana bu gerçekleşen enflasyon-politika faizi konusunda yukarıda bahsettiğim deneyin farklı bir versiyonunu denedi. Denemek zorunda kaldı!

Enflasyon artarken öyle sizin gibi benim gibi sessiz sakin kenardan izlemeyi terchi etti. Faize dokunmadı bile.

Faiz Mart ayından bu yana %19’da sabit iken, enflasyon %15,5’lardan %19,5’lara doğru büyük bir hızla ilerledi. Daha da ilerlemeye devam edecek gibi. Yani TCMB’nin “ölü taklidi taktiği” işe yaramadı.

Bu deney ısrarının devam ettiği bir ortamda elimizdeki tek araç ise bütçe! Bütçe vatandaşı hayat pahalılığının altında ezilmekten, işsizlikten kurtarmaktan ziyade, birilerinin alacaklarının garantisi olmaya odaklanmış durumda. Bu da ikinci bir deneye kurban gidiyor anlayacağınız.

O deneyi de zaten hem Uğur Emek Hoca hem de İbrahim Kahveci bu sayfalarda sık sık anlatıyor.

Şimdilik daha fazla uzatmayım!

Malumunuz bugün dünün bir eseri, yarın ise bugünün!

Bugünü geçmişteki deneylerle kaybettik, yarına ise işimiz çok zor!

Cem Yılmaz’ın bir repliği vardı. Nimetle şaka olmaz demişti filmde.

Evet, nimetle şaka ve AKP’nin bize gösterdiği gibi ekonomide deney olmaz!

...***

Mehmet Kara 6 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " Kabahat kimde?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kirli siyaset dilinin, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı konuşmaların ülkeyi getirdiği nokta gerçekten de üzücü ve ürkütücü! Bu üzücü ve ürkütücü olaylardan birisi İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Sivas ziyareti sırasında yaşanan üslûpsuz sözlü sataşma oldu. Ekonominin geldiği durumu anlatan Akşener’e dinleyenler arasında bulunan bir kişinin “Millet nerede aç, zekât verecek adam bulamıyorum. Çocukluğumda araba yoktu piyasada, şimdi park edemiyoruz” tepkisi sonrası arbede yaşanması daha önce yaşanılan olaylarda söylenen sözleri hatırlattı. Yine Akşener’e bağıran başka bir kadının ise “Sivas gibi bir yere o kadın giremez” demesi kirli siyasetin ülkeyi getirdiği noktayı gösterdi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Bir başka örnek ise, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Çorum gezisi sırasında yolda yürürken bir vatandaşa “Nasılsınız, iyi misiniz?” diye sorduğunda aldığı yakışıksız ve üslûpsuz cevap oldu. “Haydi haydi yürü yürü yürü…  Çocuğuma dokunma” tepkisi alması karşısında Kılıçdaroğlu’nun bir olgunlukla yürümesi ve tebessüm ederek yürümeye devam etmesi belki de yaşanacak bir arbedeyi önledi. Kılıçdaroğlu’nun “Kabahat bu kadında değil. O kadının bu pozisyonundaki siyaset anlayışında… Asıl kabahat orada. Bu ülkede beraber yaşıyoruz, beni sevmeyebilir. Kadının tepkisini anlayışıyla karşılarız. Siyasetçi gelen tepkileri makul karşılamak zorunda. Hangi gerekçeyle tepki gösterdiğini ben öğrenmek isterdim. Belki kadın haklıydı. Biz de ona göre hatamız varsa düzeltirdik. Siyasetçinin en çok ihtiyaç duyduğu şey alkış değil, biz sanatçı değiliz. En çok ihtiyaç duyduğu şey eleştiridir. Eleştiriden ders çıkartacağız. Kadın kabul ederse evini de ziyaret eder, oturup kendisiyle de konuşurum. Bu siyasî atmosfer bu ortamı meydana getiriyor” demesi de bu ürkütücü olayların sebebini açıklıyor. Keşke tepkiyi gösteren hanımefendi Kılıçdaroğlu’nu evine dâvet edip neden böyle yaptığını açıklasa da gerginlikler biraz olsun yumuşasa… 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da yüzlerce koruma olmadan vatandaşın arasında gezse belki de bu türden üslûpsuz ve yakışıksız tepkiler alabilir. Nitekim geçmişte yaşanan birkaç olayda bunu görmüştük. 

...***

Şahin Aybek, 6 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Eğitim eğitimci olanlara bırakılacak kadar ciddi bir iştir!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Çok büyük bir ulusal TV. Sözde moderatör ve sözde eğitim BİLİCİLER eğitimi tartışıyorlar. Eğitimi de bildiğini sanan toplum bu programla eğitimi daha da bilmiyor. Evet ve tabi ki eğitim çok önemli, TV’lerde ve kamuoyunda her nasıl olursa olsun daha fazla eğitim konuşulmalı ve tartışılmalıdır. Nasıl ki herkes tıpla ilgili konuşup ameliyatlara giremiyorsa doktor olmayan biri ameliyata girerse hasta ölüyorsa ya da nasıl ki uçağı dolmuş şoförüne sürdürmek kazaya yol açarsa eğitimi de eğitimden anlamayanların eline bırakmak büyük toplumsal ölümlere ve eğitim kazalarına yol açar. Eğitim kazalarının bedeli de toplumlara çok ağır olur. Bu nedenle eğitim, eğitimci olanlara bırakılacak kadar ciddi bir iştir."diyen yazar, yazısının devamına şu ifadelere yer veriyor:

...***

MEB’in en altındaki okul yönetimlerinden en üstündeki yönetimlere kadar herkesin eğitim işinin sadece “selamün aleyküm ve aleyküme selam, siz nasılsınız, biz de iyiyiz inşallah” la olmayacağının farkında olarak üst düzeyde eğitimin bilimlerini, tarihini, yönetimini, felsefesini ve sosyolojisini bilmesi gerekmektedir. Hele hele eğitimin üst bürokrasisi eğitimin piri olmak zorundadır. Kökeniniz eğitim olmayabilir ama eğitime doğru, akla ve bilgiye dayalı uzunca bir süre yoğunlaşırsanız eğitim mühendisi olabilirsiniz. Eğer eğitimi bilmiyorsanız verdiğiniz demeçte bir pot kırarsınız, haydaaa… İnsanların işi yoksa uğraşsınlar ki günlerce arkanızı toplayabilsinler. Diğer taraftan bakanlık danışman kadrosundakiler eğitimin tüm alanlarına ne kadar hakimdirler?

Gelelim medya ayağına. Gazete ve TV’lerin eğitim editörü ve muhabirleri de eğitimi bilmek zorundalar. Bu işi iyi düzeyde yapanlar da var. Yıllarını eğitime veren bu gazeteciler, eğitimle ilgilenen pek çok üst düzey yöneticiden daha çok konuya hakimler. Ve yaptıkları haberlerle eğitimin iyiye gitmesi için çalışıyorlar. Ancak diğer tarafta da hooopp bir muhabir işten çıktı hadi diğer boşta olanını verrr verrr eğitim muhabirliğine. Eğitim ciddi bir iştir, eğitimin şakası olmaz. Medyada bu diğer türdeki yazarlar, birkaç gruba ayrılıyor. Bir hazırcılar grubu var ki suya sabuna karışmazlar, bakanlık ne yayınlarsa aynısını alıp haber ve yazı diye bize yedirirler. 

Gelelim üniversitelere ve YÖK’e. Bir kişinin herhangi bir alanda profesör olması eğitim bilimlerinin alanlarını bileceği ve eğitimden anlayacağı anlamına gelmez. Ülkemizdeki üniversite rektör ve yardımcıları ya da YÖK’te görevli olan Proflar eğitim bilimlerinin tarihine, felsefesine, sosyolojisine, yönetimine, ne kadar hakimdirler? Asıl paradoks ise ülkemizdeki eğitim fakültelerinin kaçının dekan ve yardımcıları eğitim bilimcidir. Yani bu işin merkez üssü konumunda olması gereken yerleri bile eğitim bilimciler yönetmiyor.