Türkiye'den köşe yazarları
Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesinde, “Hukuk cinayetleri kanlı mı kansız mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir ilk daha yaşadık. Bir mahkeme, resmen yapılması kararlaştırılan MHP kongresinin polis zoruyla durdurulması, gerçekleştirilmesinin engellenmesi için Adalet Bakanlığı’na başvuruyor! Yani mahkeme zorbalığa çağrı yapıyor.
MHP Kongresi’nin yapılıp yapılmaması üzerinde durmuyorum. Mesele hukuk çerçevesinde yasalara uygun olarak karara bağlansa hiçbir sorun yok. Ayrıca parti tüzüğüne uygun olarak çoğunluk sağlanıyor ve yasal zeminde kongre çağrısı yapılıyor. Parti başkanı kongreye izin vermeyeceğim, mahkemeye kadar yolunuz var, diyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ankara’da konuyla ilgili sorumlu mahkeme hukuka uygun karar veriyor ve kongrenin toplanması için üstelik bir kayyım atıyor.
İlgisiz ve kıyıda köşede ilçe mahkemeleri bu kararı iptal ediyor.
Sorun Yargıtay’a taşınıyor.
Neyse, bir mahkeme savaşı sürüyor. Dikkat edin hukuk savaşı demiyorum, mahkemeler savaşı!
Sonuç şu: Bir başka mahkeme kongrenin yapılmasının önlenmesi için Adalet Bakanlığı’na başvuruyor!
Tabii ki Adalet Bakanlığı da topu İçişleri’ne havale ediyor.. polisler...
TOMA’lar...
Zorbalığa bakın!
Bir mahkemenin böyle bir karar alması ve bakanlığa başvurması neyi göstermekte? Bizi ilgilendiren konu bu.
Hukuk bir silah, bir ateşli silah, bir zorbalık aracı...
Bir siyasi sonuç üretme mekanizması...
Kimin elinde? Tabii ki iktidarın.
İktidar, en büyük kankası bir yönetimi, partinin başında tutmak istiyor.
Yasal mı yasadışı mı orada duruyor olmasının hiç önemi yok.
Derhal elindeki hukuk araçlarını devreye sokuyor ve kankasının emrine veriyor.
Dünkü manzaralara tanıklık ediyoruz.
Doğranmış bir adalet. Doğranmış bir hukuk ve yargı...
İktidar ve Reis’i, bütün dönüşümlerini, bütün siyasi hedeflerine yönelik tasarımlarını yargı eliyle gerçekleştiriyor...
Üç yol uyguluyor:
İlki, yasayı, anayasayı, yargıyı, hukuku takmamak. Yokmuş gibi davranmak. Nasılsa hakkında dava açabilecek bir merci bulunmuyor.
İkincisi, adalet mekanizmasının tepesini, yargının ana noktalarını tamamen iktidar siyasetine uygun olarak biçimlendirmek. Adamlarını oralara atamak.
Üçüncüsü, yasayı eğip bükmek. Yargıyı, vereceği kararların, iktidarın isteği yönde gerçekleşmesi için yönlendirmek, talimat vermek. Bu üç yolla, darbesini gerçekleştiriyor. Anayasayı, yasaları iğdiş etmek de hukuk cinayeti değil mi? Adam öldürmüşsün, sevmediğin insanları, gazetecileri içeri tıkmak için elinden geleni yapmışsın... Bunlar cinayete eşdeğer değil mi? Bunlar dolaylı kan dökme pratikleri.
…***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “İnsanı sıfırlamanın bedeli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Masa başında aritmetik formüllerle personeli çalıştırıp, onları bir rakam gibi görürseniz ne olur?Kağıt üzerinde başarı, gerçek hayatta ise başarısızlık olur.Ünlü iş adamı rahmetli Sakıp Sabancı, milyarlarca lira harcayarak yeni açtığı bir tesisi gezdirirken yanındakilere şunu söylüyor:"Burası kurulurken Avrupa'dan dönemin en modern makinelerini getirdik. Tesise ve makinelere büyük yatırımlar yaptık. Fakat üretime geçtikten sonra ürettiğimiz ürünün kalitesi bizi memnun etmedi. Araştırdık ki o makineleri kullanacak çalışanlara yatırım yapmayı unutmuşuz."Bugün bankacılık sektöründe bazı bankaların yaptıkları da aynen böyle.Dev kuleler ve plazalar yapıyorlar ama içinde çalışacak insana yatırım yapmayı unutuyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bankacılık sektöründe yapılan bir ankette bankacıların yüzde 68'i yaptığı işi sevmiyor ve mutsuz.
Önceki yazımda hedeflerin nasıl aritmetik formüllerle hazırlandığına dikkat çektim. Bir çok eski bankacı bu yazım üzerine aradı beni ve hiç biri bu işin içinden çıkamadı.
Yıllarını bankacılık sektörüne vermiş duayenler bile bu tür formülasyonların çalışanları mutsuz etmekten başka bir işe yaramayacağını söylediler.
Matruşka gibi hedef içinden hedef çıkıyor her hedefin bir yüzdelik ağırlığı var.
Peki bu formülü uygulayan bankalar ne kadar başarılı oldu?
Bilançoları ne kadar kârla dolu bir de ona bakalım.
2005 ile 2010 yılları arasında bütün bankalar para kazandı. Hem de dünyada hiçbir bankanın kazanamadığı kadar. Bunun nedeni Amerika'nın parasal genişleme politikasıydı. Amerika'daki ucuz hatta bedavaya yakın paraları Türkiye'ye getirip bize kredi olarak sattılar. Bunun için çok da özelliğinizin olması gerekmiyordu. O dönem her banka kâr patlaması yaptı.
Ama son iki yıldır işler değişti. Şimdi ortalıkta ucuz para yok. Amerika'dan öyle ucuza para dönemi bittiği gibi Türk bankaları kolay kolay sendikasyon da bulamıyor.
Gelin inceleyelim bu çocukların çalıştığı bankanın bilançosunu. 2015 yıl sonu bilançosunda kâr rakamı bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 20 azalmış. Bu yılın ilk bilançosu yani 2016 ilk çeyrekte yüzde 40 düşmüş.
Bir çok bankanın kârlılığı yüzde 40 hatta yüzde 80'e varan oranda artış gösterirken bu ekibin yönettiği bankada kârlılık yüzde 40 düşmüş.
Bunun tek nedeni var. Kağıt üzerinde yapılan formüllerin insan üzerinde uygulanması. Uygularsan binlerce çalışanın ekmeğinden oynar, çalıştığın kuruma da büyük zarar verirsin.
Tıpkı bugün yaptığın gibi!İşsiz binlerce bankacı ve her geçen gün eriyen bilançolar.
…***
Can Ataklı, Sözcü gazetesinde, “AKP’nin MHP aşkının nedeni, Bahçeli’yi tavlayıp 330’u bulmak”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
Hesapta dün MHP'de kongre günüydü. Tabii olmadı.
Ama olmayacağı çok önceden belliydi.
Hatırlayan olacaktır, MHP'de kongre olmayacağını çok önceden yazmıştım. Hatta mahkemenin muhalefetin aleyhine karar alacağını da yazmıştım.
Teknik olarak böyle olmadı ama sonuçta kongre olmayacağı gerçeğini değiştirmedi bu mahkeme kararı.
O mahkeme kararından bu yana herhalde dikkatlerinizden kaçmıyordur, AKP ve yandaşlar MHP Genel Merkezi'ne yoğun destek veriyorlar.
…***
Yandaş medya muhalefeti yok sayıyor, kongrenin toplanmaması için yayınlar yapıyor, düne kadar hakaretler yağdırdıkları Bahçeli'yi övmekten bir hal oluyorlar.
Bu müthiş Bahçeli ve MHP aşkı gerçekten göz yaşartıyor.
Tamam da neden?
Çünkü MHP'nin mahkemelik olmasından sonra, Genel Merkez lehine bir karar çıkarılması için müdahale direkt saraydan gelmişti.
AKP tarafı mahkemenin istenen kararı çıkaracağından emindi.
Ancak mahkeme her nasılsa kontrol edilemedi ve aleyhte karar çıktı.
Bunun üzerine Yargıtay devreye sokuldu. Kongre günü ilan edildiği için öncelikle karar vermesi gereken Yargıtay sarayın isteği üzerine “Mayıs ayında bir tarihte karar vereceğiz” açıklaması yaptı.
Garipliğe bakar mısınız? Yargıtay neden karar veremez ki?
Her şey ortada. Bakacağı tek şey yerel mahkemenin aldığı karar hukuka uygun mu değil mi? Hepsi bu.
Oyun başka. Sarayın başkanlık sistemine geçebilmesi için Meclis'te en az 330 oya ihtiyacı var.
Aslında bu 330 da yetmiyor ama bu sayı referandum için yeterli olacak.
Referandum sonucunda evet çıkması tabii ki kesin değil, ancak saray devletin tüm olanaklarını kullanacağını medyanın da sadece evet için yayın yapacağını bildiğinden kendini biraz rahat hissediyor.
İşte sarayın bu 330 için zamana ihtiyacı var. Bu süreçte Bahçeli'yi bağlamak ve başkanlık için destek almaya çalışacak.
Gözlediğim kadarıyla MHP'de muhalefetin kazanabileceği kongreyi devlet gücüyle ertelettirerek rahatlattırdığı Bahçeli'ye zeytin dalı uzatıyor.
Bahçeli mesajı alır da başkanlık için yeşil ışık yakarsa mesele yok.
Aksi olursa, Bahçeli pazarlıktan kalkarsa o zaman “seçim şantajı” devreye girecektir. Saray Bahçeli'ye “Sana güzellik yaptım anlamadın, o zaman haydi bakalım seçime” diyebilir.
Baraj sorunu yaşayan Bahçeli bunu göğüsleyebilir mi? Bana göre gönlü sarayın yanında yer almaktır ama buna cesaret edeceğini sanmıyorum. Çünkü ayağa kalkmış MHP tabanına rağmen Erdoğan'a bir kez daha payanda olması, üstelik bunun Türkiye'nin tüm temel değerlerini değiştireceği gerçeğini bilmesi Bahçeli'yi frenleyecektir.
Sonuçta saray MHP'den istediği desteği alamayacaktır. Bu da 330'un bulunmasını olanaksız hale getirir.