Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kulislerde 'Akşener' hareketliliği
Karar:
Ekonomide bilime aykırı politikalar paramızın değerini düşürdü
Star:
Bir meydan okumaya dönüşen kriz büyüyor! NATO çökecek mi?
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Şükran Soner, 25 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Merkez Bankası Saray kararıyla faiz indirince.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Merkez Bankası’nın para politikası uzmanları, iradeleri ile bir iletişimin, ilişkinin olmadığı biline biline; siyasi, Saray’dan gelen, inadına olduğu bilinen bir kararla, doların değeri, dünyada, merkez bankalarının aldıkları, almakta oldukları kararlar ile tersine, benzeri olmayan tek örnek olarak beklenenin de üzerinde 1 puan düşürülünce.. Olanlar oldu..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Canlı yayınlarda bir yandan uzmanların görüşleri alınıyor, diğer yandan dolar, Avro, altın, dahası kripto para.. üzerinde değerlerin grafikli okları gösteriliyor. Hepsinin renkleri yeşil, yukarı doğru yükseliyor.. “Kimin işine yaradı” sorusuna uzmanlardan gelen tek yanıt “Kimsenin işine yaramadı” oluyor. Ağzını açamayanlar susuyor. Faizin bilimsel verilerle yüzde 23’lere çıkması gerektiği gerçeğinin altını çizebilenler de var. Ekonomistlerin nasıl savunabileceklerini sorgulayanlar, kararın desteklenemez oluşunun da altını çizmek gereğini duyuyorlar. “Ekonomik kararlar içinde savunulamaz, ancak ideolojik saplantı uğruna, ekonomik verilerle oynamalar içinde kimi yollara başvurulabileceği”nin altını çiziyorlar..
Fiyatların, pahalılığın önlenemez yükselişi karşısında her şeyin suçunu faizin yükselişine bağlayanların saplantısında, “faiz bir puan düştü” denilebilmesi adına alınmış bir kararla yüz yüze kalındığını belirtiyorlar. Olacakların senaryosu bugünlere kadar yaşananların hızlarına göre daha bir karanlıklaşıyor.. Çekirdek enflasyonun önden yüklemelerle 5-5-5 puanlık çıkışlarla artacağının vurgusunu yapıyorlar.
Gündem gereği dünyanın en güçlü ekonomilerinin, faizleri düşük tutan ülkelerin bile günümüz koşullarının gerçekleri, dayatmaları karşısında, faizleri kendi koşulları içinde yükseltme eğilimleri, kararlarından örnekler sıralanıyor. “Herkes Mersine giderken bizim tersine gittiğimizi” gösteren bir gerçeklikle yüz yüze kaldığımız ortaya çıkıyor. Bir ekonomist dayanamayıp bir gün önce açıklanmış bir kararla Çanakkale Köprüsü’nden geçiş ücretlerinin Avro’ya bağlanmış olmasının garabet çelişkisinin altını çiziyor. Faizlerin düşürülmesinin slogandan öte ekonomiye katkısı üzerinden tek bir gerekçenin bulunamayacağını belirtiyor: “Faize karşısın ama siyaset yaparken yaşanan olumsuzlukların tümünün suçunu faiz artışlarına bağlıyorsun. Her şeyin fiyat artışlarının sorumluluğunun faize bağlandığı bir gerçeklik söz konusu ise her şeyin fiyat artışında patlama yaratacak bir faizin düşürülmesi kararını nasıl verebiliyorsun?”
Sıra sadece son bir yılın, halkın yaşamını en çok karabasana çeviren zam kararlarının üzerinden örneklere geçişi dayatıyor. Doğalgaza kış, ısınma sorunu gündeme gelmeden hemen her ay gelen, toplamı çok yüksek zam oranlarını hatırlamaya, üst üste gelen zamlar sonunda ödenemeyen elektrik faturalarında imece, yardım kampanyaları ile gedik kapama gerçek örneklerine, tarım ürünleri maliyet fiyatları patlamaları geliyor. Olacaklara ilişkin karabasan, gerçeğin yüzleri karartan, sözleri bitiren olgusu yorumculara söz kestirirken dinleyenlerin boğazlarını sıkmaya başlıyor..
...***
İbrahim Kiras, 25 Eylül tarihli Karar gazetesinde, " İktidar değişimi kesin mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Önümüzdeki seçimin sonuçlarını tahmin etmemizi zorlaştıran faktörlerin başında bilhassa 2014’ten bu yana yapılan seçimlerde iktidar partisinin oylarında görülen “aşırı sıçramalar” yer alıyor. Sözgelimi ana muhalefet partisi CHP’nin oyları çok uzun zamandır -ülkede ne olursa olsun- anlamlı bir oranda değişmiyor. Ne artıyor eksiliyor. Buna mukabil AK Parti -iktidarda olması itibarıyla- ülkedeki her gelişmeden olumlu veya olumsuz şekilde etkileniyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ancak burada dikkat çeken husus bu etkilerin daima dramatik seviyede görülmesi. Seçmenin teveccühü de sırtını dönme tavrı da belli belirsiz değil, herkesin kolaylıkla anlayabileceği netlikte.
Hatırlayalım… İktidar partisi 7 Haziran 2015 seçiminde bir önceki yılın cumhurbaşkanlığı seçimine kıyasla 4 milyon seçmen kaybetti ama bundan 5 ay sonra yapılan seçimde 5 milyon daha fazla oy aldı. MHP desteğiyle girilen 2018 cumhurbaşkanlığı seçiminde ise bu sayı 3 milyon arttı. Ne var ki MHP’nin bir önceki seçimdeki oyu 5,5 milyon olduğundan burada artış yerine azalma var aslında. 2019 yerel seçimlerinde ortaya çıkan tablo iktidar partilerinin oylarındaki erimenin sürdüğünü gösterdi. Bugünlerdeki anket sonuçları ise AK Parti ve MHP oyları açısından daha da vahim bir ivmenin habercisi.
Bugünlerde ülkenin durumunun iç açıcı olmadığı ortada. Ne pandemi sürecini ne orman yangınlarını ne ekonomideki sorunları yönetebildi iktidar. Kendi çekirdek tabanında bile işlerin düzelebileceğine yönelik bir ümit kalmadı. Buna rağmen iktidarın hâlâ gelecekten ümidinin olması son dönemdeki seçimlerde görülen aşırı sıçramaların tekrarlanabileceği ihtimalinin bir tür inanca dönüşmüş bulunmasından galiba.
Oysa özellikle 2014’ten bu yana gerçekleşen seçimlerdeki oy sıçramalarının tesadüfi olmadığı, belirli somut sebeplere dayalı olduğu belli. Şimdi bu bahse konu sebeplerin neler olduğunu belirleme hususunda akıldan ziyade duygular öne çıkarsa bir sonraki seçime ilişkin kullanışlı bir projeksiyon geliştirmek de mümkün olmaz.
Mesela 2015 haziranındaki sonuçla aynı yılın kasım ayındaki seçim sonuçları arasındaki devasa mesafeyi doğru olmayan gerekçelere bağlayarak açıklamaya çalışmak ne iktidara ne de muhalefete fayda getirir.
Önceki gün bu sütunda çıkan yazıda “7 Haziran seçimi sürecinde AK Parti açısından cumhurbaşkanının anayasal statüsü olan tarafsızlıktan uzak duruşu birinci problem, hükümetin ve iktidar partisinin yönetiminde çift başlılık görüntüsü ikinci problem durumundaydı” demiştik.
Cumhurbaşkanı Erdoğan kasım seçiminin kampanya sürecinde pek ortalarda görünmedi. Hiç değilse Haziran seçimi öncesindeki kadar siyasi mesaj vermedi, açılışlara katılmadı, muhtarlara hitap etmedi. O günlerde konuşulanlara göre, danışmanları kamuoyunun devlet ve parti yönetimindeki “çift başlılık” görüntüsünden rahatsızlığını dile getirip mümkün olduğunca parti siyasetinin dışında bir fotoğraf vermesi tavsiyesinde bulunmuşlardı kendisine. Erdoğan’ın uzun süredir hizmet aldığı ve güvendiği iki ayrı kamuoyu araştırma şirketinin önerileri de bu merkezdeydi. Bir de iktidar partisinden bazı milletvekilleri ile bazı bürokratların doğu ve güneydoğuda gerçekleştirdikleri temasların neticesinde hazırlayıp cumhurbaşkanına sundukları bir rapor vardı. Bu rapordada benzer tespit ve öneriler yer alıyordu.
...***
Faruk Çakır 25 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " Öğrenciye el uzat"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bazı idareciler inkâr etse de Türkiye’nin bir eğitim derdi var ve bu derdin bir basamağını da öğrencilerin burs ve ev ihtiyacı oluşturuyor. Her şehirde üniversite açmış olmakla haklı olarak övünüyoruz, ancak öğrencilerin ihtiyacı sadece üniversite açmış olmakla karşılanmıyor. Üniversitede okuyan öğrencilere imkânlar ölçüsünde karşılıksız burs verilmesi, kalacak yer temini ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması icap eder. “Eskiden 10 lira veriliyordu, şimdi 50 lira veriyoruz” manasına gelen beyanlar gerçekçi değil. Diyelim ki eskiden öğrencilerin ihtiyaçları karşılanmıyordu. Bu durum şimdi de karşılanmamasını mı icap ettirir?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hemen hatırlamak gerekir ki öğrenci zengin dahi olsa, ona zekât bile verilebilir. Zekâtın dahi verilebildiği öğrencilere kim imkânlarını sunmazsa yanlış yapar. Eskiden yanlış yapılmış olması, şimdi de yanlış yapılmasını meşrû hale getirmez.
İdareciler görmezden gelse de üniversite öğrencileri için yurt ya da burs ihtiyacı olduğu anlaşılıyor. Esas olan mümkün olduğunca daha fazla öğrenciye karşılıksız burs verebilmektir. Öğrenciye kredi adı altında borç vermek bugün için meseleyi halletmiş gibi görünse de esasta hem öğrenci hem de ailesi borç yükü altına girmiş oluyor.
Öğrencilerin ev ihtiyacını karşılamak için sivil toplum kuruluşlarına da büyük vazife düşer. Yüzlerce vakıf ve dernek bu iş için kurulduğunu ilân ettiğine göre nasıl oluyor da ihtiyaç karşılanamıyor?