Kasım 06, 2021 08:35 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Altılı muhalefet masasında güçlendirilmiş parlamenter sistem için yeni adım

Karar:

Dört koldan seçim hazırlığı

Yeniasya:

Bakan Varank: Doğal gaz zammını destekledim

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Ocaktan 5 Kasım tarihli Karar gazetesinde, “Akşener’in HDP hamlesi ne anlama geliyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bütün siyasi partilerin seçim hazırlıkları yapmaya başladığı şu günlerde iki ittifak arasındaki stratejik hamleler de arka arkaya gelmeye başladı. Enflasyonun dolu dizgin yükselişe geçtiği, ülkenin ‘hukukun üstünlüğü’ ve ‘sefalet endeksi’nde şampiyonluğa yükseldiği bir atmosferde Cumhur İttifakı toplum nezdinde itibar kaybetmeye devam ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Doğal olarak böyle bir tabloda iktidarın elinde “vatan-millet, beka” gibi hamasi söylemler ve her türlü kullanışa müsait ‘terör’ kartından başka bir argüman bulunmuyor. Cumhur İttifakı’nın yerel seçimler öncesinde sergilediği muhalefeti şeytanlaştırma politikaları dikkate alındığında, önümüzdeki seçimlerde daha da çılgın ve acımasız bir kara propaganda yapması şaşırtıcı olmayacaktır.

İşte tam bu noktada İYİ Parti lideri Meral Akşener ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup toplantılarında yaptıkları konuşmalarda verdikleri mesajlar son derece stratejik bir hamle niteliği taşıyor. Akşener “HDP’yi PKK’nın yanında konumlandırıyorum” cümlesiyle Cumhur İttifakı’nın şeytanlaştırma politikalarını boşa çıkarmayı hedeflediği çok açık.

Aynı şekilde Kılıçdaroğlu’nun “Söz veriyorum, o Kandil denen yuvayı yerle yeksan etmezsem bana Kılıçdaroğlu demesinler” ifadeleri de bu hamlenin bir bakıma devamı niteliğindedir.

Evet her iki liderin mesajları da hem kendi tabanlarını motive etmek, hem de Cumhur İttifakı’nın elindeki PKK kartını değersizleştirmek açısında stratejik bir hamle olabilir. Ama özellikle Akşener’in HDP konusundaki ifadeleri izaha muhtaçtır. Kim ne derse desin, HDP halkın oylarıyla seçilip parlamentoya gelmiş legal siyasi bir partidir. Aksi taktirde bütün partilerin, dönüşümlü olarak da olsa Meclis’te HDP’li başkanvekilinin başkanlığında yasama faaliyeti yapmalarını izah etmeleri mümkün olmayacaktır.

Aslında Akşener daha dikkatli merkez dili kullanarak bugünlere gelmiş bir lider, keşke daha şık bir dil kullanılabilseydi. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki bugüne kadar merkezde yer almış hemen bütün siyasi liderlerin Kürt meselesi konusunda çok net beyanları bulunmaktadır.

Dolayısıyla merkez partisi olmayı hedefleyen Akşener’in, Kürt meselesi konusunda daha kucaklayıcı bir dil kullanmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.

Ayrıca unutmayalım ki HDP’den kurumsal olarak yapılan her değerlendirmede durdukları yerin ‘demokratik ilkeler’ temeline olduğu tarifi net olarak teyit edilmektedir. Nitekim HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar “Biz ortak bir yaşamı kurmakta ısrar ediyoruz. Bu ısrarımızdan asla vazgeçmeyeceğiz” diyerek aslında dağı değil, siyaseti işaret etmiştir.

HDP geçtiğimiz günlerde açıkladığı 11 maddelik ‘tutum belgesi’ ile hukukun üstünlüğünü, özgürlükleri, şeffaflığı, hesap verilebilirliği, kadın haklarını, çevre duyarlığını önceleyen tavrını net olarak ortaya koymuştur. Yani siyaseti tercih ettiğini açıkça deklare etmiştir. Galiba HDP’nin bir adım daha atarak, Kandil’in iktidarın elini güçlendiren açıklamalarına karşı bir tavır almasında yarar var.

…***

Kazım Güleçyüz 5 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hür ve âdil seçim için”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Demokraside yönetim, halkın talip olanlara bu görevi kendi hür irade ve tercihiyle belirli bir süre için ve şartlı olarak emanet ettiği bir sorumluluktur. Bu hizmetin bazı temel prensipleri şöyle sıralanabilir: Din, dil, etnik köken, dünya görüşü, siyasî ve ideolojik tercih... ayrımı gözetmeden herkes için adalet, demokrasi ve hürriyet; hak arama yollarının açık olması; dürüstlük, şeffaflık, denetlenebilirlik; kamu hizmetlerinden, ayrımcılık ve kayırmacılık yapılmaksızın herkesin yararlanması; görev dağılımında ehliyet ve liyakatin esas alınması...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bunların hayata geçirilmesi için tek tek bireylerin dünyasında yaşanıp topluma da akseden ve mal olan ahlâkî değerler manzumesine dayalı kollektif bir şuur ve vicdanın yanı sıra, kurallarla belirlenen güçlü bir sisteme de ihtiyaç var. İşte bu sistem, temel hak ve hürriyetleri esas alan demokratik hukuk devleti.

Demokrasinin temel kurallarından biri, yönetenlerin halkın oylarıyla seçilmesi. Bu seçimin sağlıklı sonuçlar vermesi ise eşit ve âdil şartlarda hür bir ortamda yapılmasına bağlı.

Demirel’in tabiriyle, yönetimin kansız, kavgasız, hilesiz, entrikasız el değiştirmesi şart.

Burada hem sistem, hem de onu düzgün işletecek bir anlayışın gerek yöneticilere, gerekse topluma hâkim olması çok önemli.

Mecliste millet adına görev yapacak vekilleri liderin değil, doğrudan tabanın belirlemesi; aday listelerinin hâkim nezaretinde ön seçimle tanzim edilmesi; adaylar arasında tercih sisteminin geri getirilmesi; partilere hazine yardımı ile propaganda faaliyetlerindeki adaletsizlik ve haksız rekabetin giderilmesi; hür medya ve hür kamuoyu önündeki engellerin kaldırılması; özgür tartışma ortamının sağlanması, demokratik ve âdil bir seçim sisteminin olmazsa olmaz şartlarından bazıları.

40 yıldır 12 Eylül’ün darbe anayasası ve yasalarıyla yönetilen Türkiye, bu alanda da çok ciddî sıkıntı ve sorunlar yaşamaya devam ediyor ve tek adam rejimiyle bunlar “pik” yaptı.

Dileriz, 6 partinin üzerinde çalışmayı sürdürdüğü parlamenter sisteme dönüş projesi çerçevesinde bu kronik problemler de kalıcı ve sağlıklı bir çözüme bağlanır ve böylece gerçek bir demokrasinin de önü açılmış olur.

…***

Esfender Korkmaz 5 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP İktidarı neden yoksul istiyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hükümetin uygulamada yanlışları Ekonomiyi enflasyon kur tuzağına düşürdü. Ancak bir iktidar bu kadar yanlış nasıl yapar? O zaman da insanın aklına ''yoksa AKP iktidarı bilerek mi halkı yoksullaştırdı'' sorusu takılıyor. Böyle devam ederse, enflasyon- kur tuzağının iki ağır sonucu olacaktır; Birincisi… Yoksulluk artacak; İkincisi… Döviz borcu olanlar ve Türkiye, borç temerrütüne düşecektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aslında Türkiye de gelir dağılımında bozulma ve yoksulluk yeni değil, AKP iktidarında sürekli arttı.

Gelir dağılımındaki bozulmanın nedenlerinden birisi enflasyondur. Özellikle sabit gelirlilerin satın alma gücü düştü. Artan işsizlik yoksulluk yarattı. AKP iktidarı, kamu-özel işbirliği anlaşması yoluyla, devlet imtiyazları ile, kamu bankaları yoluyla, bir kesimden bir kesime gelir ve  servet transferi yaptı.

Cari açık, kaynak ve servet kaybı demektir. Topyekun yoksullaşma yarattı. Kur artışları, döviz borcu olanları ve halkı yoksullaştırdı.

Gelir dağılımı bozuksa, zengin ile fakirin satın alma gücü arasında uçurum varsa, gösteriş amaçlı tüketim artar.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde eğitim ve bilinç düzeyi gelişmemişse, yeraltı ekonomisi,  mafyasal kazançlar yüksekse gösteriş amaçlı tüketim de artar. Söz gelimi Türkiye'de olan lüks araba sayısı, Avrupa ülkelerinden fazladır.

Gelir dağılımı bozuksa; İkili piyasa oluşur. İşletmeler Yüksek gelirliler için daha lüks ve daha az mal üretimini tercih eder. Kapasite düşük kalır. Türkiye'de 2021 sonbaharındayız.

Dünyanın her tarafında pahalı lüks mallar var ve fakat hiçbir ülkede fiyatlar arasında Türkiye'deki kadar uçurum yoktur. Çünkü söz gelimi, Avrupa ülkelerinde asgari ücretli de taksitle ve krediyle araba alabilir. Türkiye'de asgari ücretlinin böyle bir şansı yoktur. Bunun için Türkiye'de gösteriş amaçlı tüketim yaygındır.

AKP iktidarı yoksulluğu kullanıyor. İşsiz ve yoksul kalanlara iş yaratmak yerine, para dağıtıyor. Biat kültürü oluşturuyor.

Cemaatlere vakıflara kamu kaynaklarını, merkez devlet ve belediyelere dağıtarak, vakıf mallarını tahsis ederek, militan kadrolar yaratıyor. TÜRGEV'in bir toplantısında bu durum açıkça görüldü. AKP işsiz, yoksul ve parasız kalanları bu alanlara çekiyor ve kullanıyor.

Yaşadıklarımız hayatın normal akışına aykırıdır. Bunun içindir ki aklı selim sahibi olanlar AKP içinden bu işlere itiraz ediyor ve ayrılıyor.