Türkiye'den köşe yazarları
Süleyman Yaşar, Taraf gazesinde, “AKP’nin projeleri niye israf”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Son dönemde yatırım diye sunulanların pek çoğu göstermelik projeler.Niye göstermelik?Göstermelik çünkü; İstanbul Boğazı’na yapılan Üçüncü Köprü anlamsız bir proje. Bu köprüye İstanbul’un ihtiyacı yok. Yapılan bu proje adeta bir israf projesi oluyor. Üçüncü Köprü’nün maliyeti 2,5 milyar dolar, yine bu köprünün çevre yollarının maliyeti 2,8 milyar dolar tutuyor. Yani toplam maliyet kâğıt üzerinde 5,3 milyar dolara ulaşıyor. Hâlbuki Marmaray ve Haydarpaşa- Ahırkapı tüp geçidi yapıldığına göre ne gerek var üçüncü köprüye.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadrele yer veriyor:
…***
Gelelim şimdi bu konuyu niye ele aldığımıza…
AKP iktidarı vitrinde kendisini göstermek için bütün projeleri İstanbul’da topluyor. Ve bütün ulaşımın yükünü İstanbul’un üzerine yıkıyor.
Hâlbuki Avrupa-Asya trafiğinin bir kısmı Çanakkale Köprüsü’yle aşılabilirdi. Turgut Özal 1989 yılında Çanakkale Köprüsü’nün projesini hazırlattı. Hâlâ sırasını bekliyor o köprü.
Niye yapılmadı Çanakkale Köprüsü o hâlde?
Yapılmadı çünkü Turgut Özal hazırlattı diye AKP yaptırmadı köprüyü. Hâlbuki Çanakkale Köprüsü yapılsa hem Üçüncü İstanbul Boğaz Köprüsü’ne ihtiyaç kalmaz, hem de Gebze- İzmir otoyolu yerine Çorlu- Çanakkale- İzmir bağlantısı kolayca sağlanırdı. Böylece hem İstanbul kurtulur, hem de Edirne’den giriş yapanlar İstanbul’a uğramadan Ege, Akdeniz ve Anadolu’nun diğer bölgelerine kolayca ulaşırlardı.
Peki, ne yapılıyor şimdi?
İşte bu daha kısa yol dururken, Gebze- Orhangazi arasına İzmit Körfezi geçişi yapılıyor. Maliyeti 1,4 milyar dolar tutuyor bu geçişin. Yine Gebze- Orhangazi- İzmir otoyolunun toplam maliyeti kâğıt üzerinde 7,5 milyar dolar olarak açıklandı. Ve Gebze’den İzmir’e dört saate gidilecek. Yani Çorlu’dan daha kısa sürede gidilecek yol uzatıldı.
Tabii bu arada, İstanbul Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Gebze- Orhangazi- İzmir otoyoluna toplam 12,5 milyar dolar harcanarak kaynaklar israf edildi. Ve İstanbul’un trafik yükü daha da çoğaldı.
Şimdi gelelim diğer bir tutarsızlığa…
AKP iktidarı İstanbul’a yapılacak yıllık 150 milyon yolcu kapasitesi olacağı ileri sürülen hava limanıyla övünüyor.
Peki, bu hava alanının İzmir yani Ege ve Akdeniz karayolu bağlantısı niye İstanbul Boğazı üzerinden yapılıyor? Hâlbuki Çanakkale Köprüsü yapılmış olsaydı İstanbul havalimanından Ege, Akdeniz ve Anadolu bağlantısı sağlanabilirdi.
Anlayacağınız amaç iş yapmak değil gösteriş yapmak olunca israfın önüne geçilemiyor. Şimdi bu projeler yap- işlet- devret’e göre yapılıyor, bütçeden para çıkmıyor diyebilirsiniz. Öyle değil işte. Bu projeleri kazananlar ellerinde projeyle dolaşıp durdular. Kredi bulamadılar. Sonra Hazine garantisiyle finansman sağlandı bu projelere. Yine finansmanın geri dönüşü için hizmet alım garantisi baştan verilmişti. Buna rağmen kredi bulamadılar. Böylece çifte garanti sağlandı bu iki projelere.
İşte bu israf projeleri yerine, Çanakkale Köprüsü’yle gerçek ulaşım ihtiyacı çözülmüş olsaydı kaynaklar etkin kullanılacaktı. Böylece GAP ve Konya Ovası sulamasına kaynak ayrılabilecekti.
Anlayacağınız kaynaklar gösteriş için israf edildi. Ve edilmeye devam ediyor.
…***
Murat Muratoğlu, Sözcü gazetesinde, “Örtülü borcun adı “garanti” olmuş”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Mucizenin adı yap-işlet-devret modeli… Öyle bir konuşuyorlar ki sanki Türkiye'yi kurtaracak sistemi bulup yürürlüğe koymuşlar. Ne kadar da kolaymış!İhaleye çıkılacak, şirket yatırımı yapacak, belirli bir süre işletip para kazanacak sonra yaptığını kamuya devredecek. Kulağa hoş geliyor…İyi de şirket işletirken hani kâr-zarar ortaktı? Yapılan ihalelerde zarar etme şansın yok ki! Eğer ihaleyi alan özel sektör şirketi belirli gelire ulaşamıyorsa, devlet farkı ödemeyi taahhüt ediyor.Devlet özel sektöre işi versin, parayı bulsun, kefil olsun, zararı üstlensin, üstüne üstlük para kazandırsın.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Manidardır, İzmit Körfez Köprüsü geçiş ücreti tartışmalarının hiçbir yerinde işi yapan şirketleri göremezsiniz. Oysa işletecek olan onlar… “Bu kadar para harcadık, geçiş bu rakamdan aşağı olursa yaptığımız yatırımı kurtaramayız” söylemini hiç işittiniz mi? İşitemezsiniz!
Körfez projesinde başlangıçta 2 milyar dolar olan Hazine “borç üstlenim” garantisi, 5 milyar dolara yükseltildi. Bu artırımla Hazine projenin yatırımının yüzde 80'ine garanti verilmiş oldu. Krediyi alanın da verenin de bir riski yok! İşin güzel tarafı batsalar bile borcu hazine üstlenecek ve devlet sırrı olduğundan kimse bilemeyecek. Ayrıca eğer az araç geçer ve şirket zarar ederse farkı devlet ödeyecek. Ne anladık biz bu işten?
Keza İstanbul'un üçüncü havalimanı… Kamu bedavadan devasa havalimanına sahip olacak, üzerine de para alacaktı. Projeyi yapanlara kamu bankalarından 4 yılı anapara ödemesiz, 16 yıllık kredi verildi. Devlet Hava Meydanları İşletmesi de projeye kefil oldu.
Devlet zaten 12 yıl boyunca, yılda 525 milyon Euro garanti yolcu parası verecek. Haliyle dört yılı anapara ödemesiz krediyle sponsorluk, otopark ihalesi, dükkân kiralama, havayolları ile ön anlaşmalar, petrol tedarik anlaşması, reklam, uçak park alanı derken ciddi bir kaynak yaratılacak. Neredeyse kredi kendi kendine ödenecek.
Türkiye'nin ilk bölgesel havalimanı olarak inşa edilen Zafer Havalimanı'nın sadece 2 yıllık garanti yolcu farkı ödemesi 10 milyon Euro'ya ulaştı. Milas-Bodrum Havalimanı'nın 2 yıllık 1.7 milyon Euro zararı devlet tarafından özel şirketlere ödendi.
Peki, hükümet niçin bu tür yatırımları özel sektör aracılığı ile yapmak istiyor? Şöyle ki; Görünüşte bütçe zorlanmıyor, kamu borç stoku artmıyor. Aslında verdiğimiz 120 milyar dolarlık garanti, 120 milyar dolarlık borç anlamına geliyor… Ancak borç, borç olarak görünmüyor.
Krediyi alanın da verenin de bir riski yok! İşin güzel tarafı batsalar bile borcu hazine üstlenecek ve devlet sırrı olduğundan kimse bilemeyecek. Marifet bu olsa gerek…
…***
Mıgırdiç Margosyan, Evrensel gazetede, “Dokunulmazlık meselesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Son zamanlarda ülke genelinde birbirinin ardı sıra gelişen önemli gündemlerle yatıp kalkıyoruz. Her birimiz vatanımızın birer ferdi, birer “vatanaş”ı olarak bittabii ki bu olaylardan, bu “mesele”lerden yola çıkıp, dolayısıyla kendi kişisel dağarcığımıza veya “fıtrat”ımıza göre bu gündemleri şu ya da bu minvalde değerlendiriyoruz ama diğer taraftan da nedense ve ne hikmetse eninde sonunda dönüp dolaşıp nihayetinde hep aynı kulvarda zihnimizi kurcalayan aynı “klasik” sorunun girdaplarında maalesef debelenip duruyoruz:“N’olacak bu memleketin hali?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Aslında bizleri, hepimizi tıpkı kundaktaki bebekler misali sarıp sarmalayan özbeöz “ana”larımızdan nerdeyse çok daha fazlasıyla üzerimize titreyip, böylece her birimize bahşettiği “anayasal vatandaş”lık kimliğiyle istikbalimizi, atimizi bir bakıma “teminat” altına almayı kendisine dert edinmiş devlet varken, buna rağmen yine de ikide bir memleketin haliyle ilgili bu tarz sorularla kafamızı kurcalamak, acaba amiyane deyimiyle “boşuna telaş, dikine tıraş”ın ta kendisi mi ne!
“milli ve yerli” vatandaşlık bilincinden yoksun olan “gafill”lerin tümü; gerek ülke, gerekse uluslararası camia nezdindeki gidişatımız şu ya da bu nedenlerle kazara da olsa hafif yollu yalpaladığında hemen anında şom ağızlık edip böylece memleketin halinin kötüye gittiğini timsah gözyaşlarıyla dillendirirken, beri taraftan kalpleri “vatan ve millet” sevdasıyla yanıp tutuşan “sözde” değil, “özde” vatandaş olmanın gururunu yaşayanların cemi cümlesinin de, “N’olacak bu memleketin hali” gibi saçma sapan sorularla başlarının hiç de hoş olmadığı malum!
Yani ceplerimizde taşıdığımız kimileri pembe, kimileri mavi nüfus kağıtlarımızdaki bilumum damgaların yanı sıra, hele hele Anayasamızın amir hükümlerine göre hepimiz bu ülkenin birinci sınıf vatandaşları olarak hesapça birbirimizden farkımız kesinlikle yok ama öte yandan da “demokratik hukuk devleti”mizin kurallarına göre seçip milletimizin meclisine gönderdiğimiz kimi “vekil”lerimizin de seslerinin soluklarının kesilmesinin tam da minareye kılıf veya kitabına uydurma formülüyle gerçekleştirilmesine acaba ne buyrulur?