Türkiye'den köşe yazarları
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “Dokunulmazlıklar raporundaki tesbitler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dair Meclis Genel Kurulu’na sunulan Anayasa Komisyonu Raporu şerhindeki “ek görüşler,” Anayasa değişikliğindeki bir dizi siyasî taktik ve maksadı da açığa çıkıyor.Zira Anayasanın kalıcı bir maddesinin geçici maddeyle askıya alındığı son değişiklikle, milletvekillerinin dokunulmazlıkları hiçbir incelemeye tabi tutulmadan toptancı bir anlayışla kaldırılırken, başbakan ve bakanların dokunulmazlıkları devam ettiriliyor. Nitekim “rapor”daki “17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları çerçevesinde hakkında yolsuzluk iddiaları olan dört bakan şu anda milletvekili olmadıkları halde Anayasanın 100. maddesi çerçevesinde dokunulmazlıkları ve korunmaları devam ederken, bazı 24. dönem milletvekillerinin soruşturmalara ilişkin açıklamaları nedeniyle yargılandığı” vurgusu, işin arka plânını deşifre ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aslında yargının iktidar milletvekilleri için fezleke düzenlemekten kaçındığı, bakanlar ve başbakan hakkında ‘terör örgütüne yardım ve yataklık suçunu işledikleri’ gerekçesiyle yapılan suç duyurularına savcılıkların hiçbir işlem yapmadığı, dahası haklarındaki dosyaların işlemden kaldırıldığı vetirede çifte standarttan yakınılması vakıayı ele veriyor.
Keza değişikliğin Meclis’te kabul edildiği tarihten hemen sonra oluşabilecek dosyalar hakkında uygulanamayacağı ve bu dosyaların raflarda tozlanacağı gerçeği asıl kırılganlığı ele veriyor.
Bunun içindir ki “şerh”te “muhalefet vekillerinin Genel Kurul’da kendilerini savunma hakkının gasp edildiği, Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun düzenleme dışında bırakılmasındaki eşitsizlikle hukuk devletinin hiçe sayıldığı” eleştirisi çarpıcı.
Bu durum, bizzat Erdoğan’ın yönlendirmesiyle muhalefet milletvekilleri ve hatta genel başkanları hakkında hazırlanan fezlekelerle muhalefetin Meclis’ten tasfiyesinin hedeflendiğini açığa çıkarıyor.
Ve bu durum, 2002 seçimlerine giderken kamuoyu önünde söz verdiği, ancak on üç yıldır tek başına iktidar olduğu halde dokunulmazlık dosyalarını Meclis gündemine almaktan sürekli kaçınan AKP’nin, demokratik temiz siyaset için fevkalâde önemli olan “dokunulmazlıklar” konusunda da köklü çözüme yanaşmayıp muhalefete karşı bir şantaj aracı olarak kullandığını açıkça gösteriyor…
Kısacası, siyasî hesaplar uğruna inadına dayatılan ve siyasî manevralarla çıkarılan “bir defalığına mahsus” son Anayasa değişikliklerinde sırıtan politik hesaplar hayra alâmet görünmüyor.
Bundandır ki, muhalefetin bütün çağrı ve uyarılarına rağmen, siyasî atışmalar arenasında apar topar dayatılan ve muhalefetin de “dokunulmazlıkları kaldırmadılar” propagandasından çekinmesiyle tâdil edilmeden kavga ve gürültü arenasında apar topar Meclis’ten geçirilen Anayasa değişikliğinin, toplumda vahim kırılmalara sebebiyet vereceğinden kaygı duyuluyor.
Yine Davutoğlu’nun çekilmeye zorlanmasıyla sonuna gelinen “vize muâfiyeti”nin fiyaskoya uğratılmasında olduğu gibi, “kanun perdesinde” muhalefetin tasfiyesi ve bir partinin Meclis’ten atılması operasyonunda istimali, yanlış ve akıbetsiz dış politikayla Türkiye’yi daha da açmaza sürükleyip uluslararası zeminlerde daha da yalnızlaştıracağından endişe ediliyor.
Hulâsa,”dokunulmazlığın sınırlandırılması” paravanında muhalefetin tasfiyesiyle “çözüm süreci”nin ıskartaya çıkarılmasının, tetiklenen terörü daha da azdıracağı, tahriklerle kamplaşma ve kutuplaşmayı daha da derinleştirip terörle mücadeleyi zorlaştırarak millete daha çok maddî ve mânevî bedel ödeteceği kaygıları güçleniyor.
...***
Mustafa Hilmi Yıldırım, Yeni Mesaj gazetesinde, “Ekonomik krizlerin siyasi etkileri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Demokratik ülkelerde, ekonomik krizlerin siyasi iktidarları alaşağı ettiği, çok bilinen ve yaşanan bir gerçektir. O nedenle siyasi iktidarlar, muhalefetten daha çok ekonomik krizlerden korkarlar. Ekonomik krizler, demokratik olmayan ülkelerde bile, siyasi iktidarları ve hatta siyasi rejimleri de değiştirebilirler. Onun içindir ki, istikrarlı ve güçlü ekonomiler , siyasi rejimlerin de teminatıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
. . .***
Borç, vurgun ve soygun üzerine kurulmuş, yabancı sermayeye kapılarını tamamen açmış bir ekonomik düzende istikrar sağlanabilir mi? Elbette sağlanamaz. Böyle ekonomilerde, her şeyin düzgün gittiği ve göründüğü bir anda, hiç beklenmedik bir biçimde krizler patlak verir.
Liberaller, ekonomilerin yeniden yapılanması için krizleri olmazsa olmaz kabul ederler. Bundan dolayı bazen bilerek ve isteyerek krizler çıkarırlar. Çünkü ekonomik krizler, sömürücü ülkelere, kurum ve kişilere yeni fırsatlar sunar. Ama aynı krizler, gelişmekte olan ülkelerin hem ekonomilerini, hem de siyasi rejimlerini sarsar ve iç karışıklıklara yol açabilir.
AKP hükümetinin, “ekonomimiz krizlere dayanıklıdır” sözü gerçekleri yansıtmamaktadır. Zira yabancı sermayeye belli kontroller koymayan ülkelerde kriz çıkarmak gayet kolaydır. Ülkemizde, saniyelerle ölçülebilen sürelerde paralar el değiştirmiyor mu? Değiştiriyor, işte bu değişiklikler, finansal krizlerin ana nedenidir.
Görülen o ki, AKP hükümetleri bütün gücünü ve mesaisini siyasi rejimi değiştirmek için seferber etmiş ve ekonomiyi arka plâna atmıştır. Öyle ki, birçok ekonomik sıkıntıları ve feryatları görmezden gelmektedir.
Ne yazık ki, terör eylemleri ve terörle mücadele gündemimizi esir almış durumdadır. Hâlbuki halkımız çabuk sonuç verecek ekonomik tedbirlerin acilen alınmasını beklemektedir. Alınması gerekli olan tedbirleri geciktirmek, ekonomik krizi daha çok ağırlaştırır.
Aslında ekonomik tedbirler, ekonomik krizler olmadan alınmalıdır. Bunun için de krizin öngörülmesi ve isabetli tedbirlerin bilinmesi şarttır. Ekonomik krizler, panik ve şaşkınlığı da beraberinde getirir ve dolayısıyla o zamanda alınan tedbirlerin genellikle isabetli olmama ihtimali çok yüksektir.
…***
Taha Akyol, Hürriyet gazetesinde, “Olağanüstü kongre”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“ADALET ve Kalkınma Partisi'nin olağanüstü kongresi beklendiği gibi sonuçlandı.Önce şunu belirtmek isterim, Türkiye’ye parti kongreleri uzun süredir parti içinde serbest müzakere ve gerçek seçimlerin platformu olmaktan çıktı, yoğun hamasetle yüklü propaganda ve onay platformu haline geldi.Bilhassa sağ partilerde bu böyle.Bütün partilerimizde salı günleri yapılan grup toplantıları da böyle.” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bizde partilerin kurumsal yapısının zayıflığı ve TV’nin ortaya çıkması parti kongrelerini kolaylıkla siyasi propaganda ve
olay platformlarına dönüştürdü. Bu bir genel gidiş. Siyaset bilimci Giovanni Sartori “Anayasa Mühendisliği” adlı kitabında bu gidişe “video demokrasisi” diyor.
Tabii demokraside bir kalite azalmasıdır bu.
AK Parti kongresine dönersek... Sonuçları önceden bilinir olsa da son derece önemli bazı gelişmeler oldu. Her şeyden önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmiştekinden daha fazla hâkim olduğu bir parti yapılanması oluştu. Mesajı bütün kongre mensuplarınca ayakta dinlendi. Elbette Erdoğan partisinin egemen lideriydi. Fakat bu kongrede “Kurucu Genel Başkanımız” tanımının yerini, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın ifadesiyle şu tanım aldı:
“Bu partinin tek lideri var, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan... AK Parti var olduğu sürece böyle devam edecektir.”
Yeni Genel Başkan ve Başbakan Binali Yıldırım da konuşmasına aynı vurguyu yaparak başladı. “Başkanlık sistemi”ni de özenle vurguladı. İcraatçı Binali Yıldırım yollardan, köprülerden, havaalanlarından bahsederken, salonda tempolu “Recep Tayyip Erdoğan” slogan coşkuyla yükseliyordu.Yeni MKYK listesinde de partinin kurucularıyla ilk dönemlerdeki tanınmış isimler daha da azaldı, yeni ve az tanınan isimler arttı.
Kongrede tarihe düşülen en önemli notlardan biri Ahmet Davutoğlu’nun kesinlikle “farklı” olan konuşmasıydı.
Erdoğan’dan sadece “Cumhurbaşkanımız ve Kurucu Liderimiz” diye bahsetti. Başkanlık sistemini ağzına almadı,“ruhu adalet olan, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa” vurgusu yaptı.Daha önemlisi, Davutoğlu’nun “ortak akıl” kavramını vurgulaması, hatta “AK Parti hareketi milletimizin ortak aklının ürünüdür” diye konuşmasıdır.Kendisinin başarılı bir başbakan olduğu halde görevden ayrılmak zorunda kaldığını da söyledi, “Sizin ve milletimizin maşeri vicdanında oluşturduğu rahatsızlığın da farkındayım” diyerek eleştirdi, buna sadece partinin birliği için uyduğunu söyledi. Şu sözler de Davutoğlu’nun: “Her emanet gibi iktidar da imtihandır. İktidar sarhoşluğuna, güç yozlaşmasına asla düşmemeli, o emanete halel getirmemeliyiz... Hiçbirimiz vazgeçilmez değiliz.”
Davutoğlu’nun bu sözleri tarihe düşülmüş nottur, yani kısa vadede siyasi bir sonucu olmayacaktır. Hele de iktidarın ve Türkiye’nin gidişatı iyiye doğru ise, önümüzde parlak dönemler varsa unutulup gidecektir... Fakat gidişat iyiye değilse, sıkıntılar zamanla artacaksa o zaman hatırlanacaktır. Öyle bir döneme girilirse Bülent Arınç’ın bugünlerde söyledikleri de hatırlanacaktır... Akademisyen Davutoğlu’nun kongre atmosferindeki farklı sözlerini ileride hatırlanacağı düşüncesiyle söylediğini sanıyorum.