Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Merkez Bankası’nı ve faizi önemsizleştirdik
Yeniasya:
Vatandaşın dayanacak gücü kalmadı
Yenimesaj:
Enerji bağımlılığında Cumhuriyet rekoru kırıldı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol 23 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "AYM’de ‘partili üye’ tartışması"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Anayasa Mahkemesi’nin yeni üyesi Av. Kenan Yaşar, AK Parti’den üç defa milletvekili adayı olmuş, AK Parti il başkanlığı yapmış. Meclis’te de iktidar blokunun oylarıyla seçildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi yetkisindeki atamalarda Ak Parti’den milletvekilliği yapmış bir hukukçuyu AYM’ye üye atamıştı, üyeliği devam ediyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yine Erdoğan’ın atadığı AYM üyelerinden biri de Ak parti iktidarında Adalet Bakanlığı’nda Bakan Yardımcısı olarak çalışıyordu.
Bu tablonun yanında AYM kararlarında iki farklı çizgi de giderek belirginleşiyor: “Hak eksenli” yani hak ve hürriyetlere öncelik veren üyeler… Kamu otoritesinin yahut mahkemelerin takdir yetkisine öncelik veren üyeler…
Erdoğan’nın atadığı üyeler arttıkça bu ikinci eğilim güçlenmektedir.
Birçok örnekten sadece çok tipik bir tanesi: AYM’de, başkan Zühtü Arslan dahil, 7 üye Osman Kavala’nın tutukluğunun devam ettirilmesini hak ihlali saymış, ama 8 üye hak ihlali saymayarak tutukluğun devamını uygun bulmuştur.
Ben bir Hukuk Fakültesi’nde hoca olsam bu kararı öğrencilerime ders olarak okutur tartıştırırdım.
Sayın Yaşar, partili kimliği olduğu halde atanmasında hukuki ve etik sakınca görmüyor.
Evet, hukuki engel yok. Etik ise, anlayışa göre…
Bu noktada eski Barolar Birliği Başkanı merhum Av. Özdemir Özok’tan bahsetmek isterim. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, merhum Özok’u Anayasa Mahkemesi üyeliğine atamış fakat CHP’li olduğunu belirten Özok “CHP’li oluşunun kendisini seçen Cumhurbaşkanı ile Yüksek Mahkeme’nin ‘tarafsızlığını ve saygınlığını tartışma konusu yapıp yıpratmaması” için görevi kabul etmeyeceğini açıklamıştı. (19 Temmuz 2003)
O zaman ben de Özok’un bu erdemli tavrı için “Cumhurbaşkanı’nın duymadığı bu kaygıyı Sayın Özok’un duyması elbette alkışlanacak bir kişilik ifadesidir” diye yazmıştım. (Milliyet, 20 Temmuz 2003)
Demokratik rejimlerde siyasi organlar anayasa mahkemelerine üye seçerken siyasi eğilimlerin etkili olması tabiidir. Fakat bizdeki durum gayri tabiidir.
...***
Mehmet Kara 23 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, " Medya boğulmaya çalışılıyor!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonomik kriz sebebiyle zaten çok zor günler geçiren gazete ve televizyonlar, bir yandan da resmî kurumlar tarafından kesilen cezalar, verilmeyen ilânlar ve basın kartları ile adeta boğulmaya çalışılıyor. İktidara “muhalif” gördükleri medyaya her türlü baskı, yıldırma ve cezalar artık dayanılmaz boyutlara geldi. Oysa demokrasilerde muhalefet olmazsa olmazdır. İktidarların yanlış yapmasını önler. Ayrıca da, muhalefet olmazsa o yönetime “demokratik yönetim” de denilemez. Bu durumda “tam ve gerçek” demokrasiden de bahsedilemez."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İktidara yakın medya ve basın kuruluşları 1 Ocak’tan itibaren başlaması gereken resmî ilân târifelerinin belirlenmemesinden şikâyet edip, âcil açıklanması gerektiğini söylerken diğer yandan yıllardır resmî ilân verilmeyen, aylarca ilân cezası alan gazeteleri görmemezlikten geliyor. Bu da basının inandırıcılığını ve güvenilirliğini zedeliyor.
AKP iktidarları döneminde zaten var olan basında ayrımcılık yapan akreditasyon uygulaması 2014 yılından beri çok sert şekilde uygulanmasıyla başlayan baskı, sindirme ve cezalandırma medya organlarını sıkıntıya sokuyor.
İletişim Başkanlığı ile basın kartları, RTÜK ile televizyonlar, Basın İlân Kurumu ile ulusal ve yerel gazeteler adeta “terbiye” edilmeye çalışıyor. Bu ne basın hürriyeti ile ne de adalet ile izah edilebiliyor. Gerçi bunları dikkate alan da yok…
Resmî ilânlar hariç kamu kurumlarının verdiği ilânlar bile iktidara muhalif görülen medyaya verilmiyor ya da verdirilmiyor. Hatta özel ilânların verilmesi bile tehditlerle engelleniyor.
Bütün bunları RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in bir televizyon kanalındaki ana haber bülteni spikerinin bir yorumunu etiketleyip, “Tarafsızlık, medya kuruluşlarının haber bültenlerinde basın etiğinin gereğidir. FOX Ana Haber sunucusunun adeta muhalefet lideri gibi davranması kabul edilemez. 6112 sayılı Yasa bunu emreder. İlgili sunucunun kamuoyunu yanlış yönlendirme çabaları hakkında inceleme başlatılmıştır” sözleri ile bir kez daha hatırladık.
Elbette bir televizyon kanalı için inceleme başlatılabilir, ama bunu sosyal medyadan duyurmak gerekir mi, önce bunu sorgulamak lâzım. Aynı uygulama iktidara yakın medya için yapıldı mı? Yapıldıysa bu da sorgulanmalı… Tarafsızlık ve etik değerler bunu gerektirir.
Öncelikle şu soruların cevaplarının verilmesi gerekmez mi? “İktidarı eleştirmek, “spikerin muhalefet lideri gibi davranması” başlı başına bir inceleme başlatılması için yeterli mi? Bülten biter bitmez bir kurumun başkanının sosyal medya hesabından açıklama yapması ne kadar etik? Hele de bunun kurumun resmî twitter adresinden etiketlemek ne kadar doğru?”
Cevabı aranan başta sorular da var. Gazete ve televizyonların tarafsızlığı ve etik kuralları sadece muhalif medya için mi geçerli? İktidarı destekleyip muhalefeti “hain, terörist” gibi yakışıksız sözlerle yaftalayan medya için geçerli değil mi? Onlar için etik kurallar işlemiyor mu?
Eğer kanunlara uymayan, terörü destekleyen, hakaret, aşağılama yapan medya kuruluşu varsa bunun cezası elbette verilecektir. Buna kimsenin itirazı olmaz, olamaz. Ancak bu sadece muhalif medyaya uygulanınca ne basın hürriyetinden ne de basın etiğinden bahsetmek samimî olmuyor.
Sadece geçen yıl gazete ve televizyonlara uygulanan cezalara bakıldığında bile, iktidara yakın medyaya neredeyse hiç uygulanmayan cezalar, iktidara muhalif görünen medyaya ağır şekilde uygulandığı görülecektir.
...***
İrfan Hüseyin Yıldız, 23 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Yeni ekonomik model çalışır mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye ekonomisinde, 2001 krizinden sonra, 2021 yılına gelinceye kadar düzenli olarak reel faiz ödenmiş, bu sayede kurların düşük kalması sağlanmıştır. Bu dönemde, Amerika kaynaklı mali krizin 2008 yılında yarattığı daraltıcı etki bir kenara bırakılırsa, ekonomide sürekli büyüme gözlenmiştir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Merkez Bankası, “faiz sebep, enflasyon sonuç” varsayımından hareketle, 23 Eylül tarihinden itibaren politika faizlerini kademeli olarak yüzde 19’dan yüzde 14’e düşürmüş, beraberinde döviz kurlarının hızla yükseldiği bir döneme girilmiş, dolar kuru yaklaşık üç ayda, 8.63 TL’den 18 TL’ye çıkmıştır.
Ekonomi yönetimi, “...kurları kontrol etmekten vazgeçtiğini ve değersiz Türk Lirası’nın yaratacağı rekabet gücünü kullanarak dış ticaret ve dolayısıyla cari dengeyi sağlama...” yoluna gideceğini ve yeni ekonomik modele geçtiğini açıklamıştır.
İhracata dayalı büyüme modeli olarak da ifade edilen yeni ekonomik modele göre; Türk Lirası’nın zayıflaması ihracatı artıracak, ithal mallar pahalı hale geleceği için ithalatı azaltacak ve cari denge sağlanacaktır. Modelin bir diğer ayağı olan düşük faiz politikasına uygun olarak faizlerin indirilmesi, bu sayede yatırımların artması ve büyüme/istihdam artışına ulaşılması öngörülmüştür.
Hemen ardından çelişkili bir politikayla, 20 Aralık’ta kur korumalı mevduat düzenlemesi getirilerek döviz kurunun kontrol edilmesi amaçlanmıştır. Ancak enflasyon yükselirken, döviz kurlarını, sadece talep koşullarına müdahale ederek çözmeye çalışmak bazı sorunların sadece ertelenmesine ve sonrasında daha güçlü biçimde ortaya çıkmasına yol açacaktır. Ayrıca politika faizindeki indirime rağmen piyasada mevduat ve kredi faizleri düşmemiş, aksine artmıştır.
İhracat artışının ithalata olan bağımlılığı artmış, ihracat içindeki yüksek teknolojili ürünlerin oranı sadece yüzde 2.8 civarında kalmıştır. İhracat artışları, yeni yatırımlar oluşturmak yerine hammadde ve ara malı ithalatını ve kapasite kullanımını artırmış ancak, aleyhimize dönen dış ticaret hadleri (artan dış açıklar) nedeniyle ülkeden kaynak transferine sebep olmuş, daha çok ithalat yaptığımız ülkelerin üretimine ve istihdamına katkı vermiştir.