Türkiye'den köşe yazarları
Mehmet Yılmaz, Hürriyet gazetesinde, “AKP isim değiştirmeli! Önerim: RTEP”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP kongresi ile ilgili haberleri, izlenimleri okuduktan sonra biraz da internetten görüntüleri izledim. Bunu yapmamın nedeni hafta sonunda Formsante dergisinin Bodrum Kempinski’deki partisinde perhizimi bozduğum için kendimi cezalandırmak değildi. Öyle görünüyor ki AKP bir “tek adam partisi” olarak, oraya doğru yokuş aşağı, frenleri patlamış bir şekilde gidiyor. Bekir Bozdağ’ın konuşması, o konuşmanın salonda bulunanların üzerinde yarattığı etki bu partide bir tek adam kültünün oluştuğunu ve artık bunun kolay kolay değiştirilemeyeceğini de ortaya koyuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Toplumumuzun, bir sultana kul olma geleneğinden beslenen karizmatik ve otoriter lidere tapınma eğilimi, bu kez Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında vücut bulup AKP’yi teslim alıyor. Bozdağ’ın konuşmasındaki şu sözler, basit bir “yağcılık” olarak görülmemeli: “AK Parti, Tayyip’in partisidir ve var oldukça da Tayyip’in partisi olacaktır.” Bu parti, artık her şeyiyle Recep Tayyip Erdoğan’ın mülkü haline dönüşmüş bulunuyor ve onun kafasındaki tek adam rejiminin aygıtı olma görevini üstlenmeye de hazır. Bozdağ’ın, Erdoğan’a hitaben söylediği şu sözler, bana 28 Şubat’ın “Orduya sadakat görevimizdir” sloganlarını hatırlattı: “Size sadakatle, açtığınız yolda, gösterdiğiniz istikamette bu kutlu yolda, yolculukta yürümeye azimle devam edeceğiz.” Erdoğan’dan gelen mesaj okunurken, bütün salonun İstiklal Marşı’nı dinler gibi ayağa kalkması ise bütün bu bağlılık gösterisinin zirvesiydi. Peygamber’e gelen vahiyler okunurken bile ayağa kalkmayan insanlardan söz ediyoruz! Merak ettim, mesajı okunurken ayağa kalkan o insanlar, Reis’in kendisi gelip o nutku okumaya kalksaydı ne yapacaklardı? Sakıt Başbakan Ahmet Davutoğlu, “davaya zarar vermemek için, bu değişimi sessizce kabullendiğini” söylüyor. Bu konuyu iyi düşünmedi gibi geliyor bana: Ortada bir “dava” partisi varmış gibi görünmüyor. Gördüğümüz daha çok Recep Tayyip Erdoğan’a ait bir şahsi mülk! Eğer bu aygıttan ille de “parti” diye söz etmemizi istiyorsanız önerim herkesin şunu kullanmasıdır: Recep Tayyip Erdoğan Partisi! Gazetelere yansıdığına göre AKP kongresi tereyağından kıl çeker gibi gerçekleşmiş, “vazo” kırılmamış, çünkü büyük Reis’in varlığı ve bu işleri iyi yönetme becerisi genel başkan değişiminin zararsız gerçekleşmesini sağlamış. Bundan nasıl bu kadar emin olunabiliyor, bilmiyorum.
Ahmet Davutoğlu’nun görevden alınmasıyla sonuçlanan süreç son derece hızlı gelişti. Parti içindeki yetkilerinin kısıtlanması ile artık genel başkanlıktan ve başbakanlıktan ayrılmasının bizzat Cumhurbaşkanı tarafından işaret edilmesinin arasında geçen zaman bir hafta bile değil. 29 Nisan’da MKYK’da başlayan girişim, 22 Mayıs’taki kongre ile sona erdi. Toplamı üç hafta! Ve bu arada bu değişikliğin AKP oylarına olası yansıması ne oldu? Başkanlık sistemine seçmenlerin önemli bölümünün soğuk baktığını biliyorduk. Bu gelişme, o bakışı ne yönde etkiledi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Yakında öğreneceğiz diye düşünüyorum. Tarafsızlığına güvenebileceğimiz araştırma şirketleri, elbette bu ay yapacakları araştırmalarda bunu da soracaklar. Ancak o zaman öğreneceğiz, vazo çatladı mı, kırıldı mı, yoksa sapasağlam duruyor mu?
…***
Korhan Gümüş, Taraf gazetesinde, “Sur’daki boşluk yeni travmaları gizliyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Altı aydır süren sokağa çıkma yasağının kalkmasının ardından Sur’a geri dönen vatandaşlar evlerini bulamamışlar. Binlerce yıllık tarihî şehir merkezi, Sur yerle bir edilmiş. Görüntüler ürkütücü. Tarihî mirasın korunması, barış için çağrı yaptığı sırada Tahir Elçi’nin katledildiği yer, Dört Ayaklı Minarefotoğraflarda artık tarlaya benzeyen bir boşluğun kenarında duruyor.Bu, sıkıyönetim zamanlarında uygulanan birkaç günlük sokağa çıkma yasaklarından farklı bir şey. Bu askerî teknik şehri boşaltmaya, direnenleri de ağır silahlarla tarayarak, top atışına tutarak, bombalayarak imha etmeye dayanıyor. Bu bir asimetrik savaş tekniği. Bunu herkes biliyor. Vatandaşların dayanması mümkün değil. Diğeri, savaş dışı durumlarda uygulananı da askerî tekniklerden devşirilme.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sur’un dümdüz edilmesinin çözüm sürecinde neyin eksik kaldığını gösterdiğini düşünüyorum. Askerî tekniklerin bir türevi olan şehir planlama yöntemleri mekânı inşa edilecek fiziksel bir nesneye indirgiyor. Mekânın insandan arındırılmış fiziksel bir nesne olarak görülmesi, modernleşmenin bir şiddet üretme tekniği. Yıkımdan önce hazırlanan bir çalışmadan söz ediliyor. Sanki şehir basit bir inşaat konusuymuş gibi. İhale ile hazırlatılan Koruma İmar Planları esas alınacakmış. Pratikte şiddetten beslenen sınıfların birbirlerinden hiç bir farklarının olmadığı görülüyor. Yalnızca sıradan işlerini yapıyorlar. Çünkü bu milli zeminde politika bilinçli bir şekilde çatışma eksenine çekilerek, şehirler denetim altına alınıyor. Bu bir iktidarın değil, hile ve şer üzerine kurulmuş bir devlet biçiminin bir uygulaması. Asıl sorun insanları malzeme gibi gören bu devletin fabrika ayarlarında. Onu işleyişlerinde yeniden üreten kurumların, kişilerin şiddetten beslenmelerinde. Kamu, yani halkın temsilcileri ile sivil toplum arasında özneleştirici bir ilişki kurulmuş olsaydı, bu felaket de yaşanmazdı.
Elbette ki sorunu tartışarak, düşünerek çözülmesinden rahatsız olanlar var. Onlar kendi ayrıcalıklarını korumak için bunu istemiyorlar. Halkın şiddet görmesini, kendi ayrıcalıklarının genişlemesini istiyorlar. Çünkü halk acı çektikçe onlar rahatlıyor. Halk şiddet gördükçe onlar güçleniyor. Onlar acılardan besleniyorlar.
…***
Erinç Yeldan, Cumhuriyet gazetesinde, “İşgücü piyasalarında dibe doğru yarış”başlıklı yazısını okuuyucularla paylaşıyor.
“Küresel kapitalizm 2008’den bu yana içine sürüklendiği krizi aşma çabasında Ne FED’in küresel para piyasalarına boca ettiği milyarlarca dolar sıcak para, ne sıfırlanan faizler, ne de kemer sıkmaya dayalı istikrar saplantıları krizi aşmaya yeterli olabildi. Zira kapitalizmin yapısal ve sistemik boyutta sergilenen bir kriziyle karşı karşıyayız.
Krizin aşılmasında, sistemin mantığı açısından tek bir çare var: Emeğin kazanımlarının ve ücretlerin geriletilmesi. Küresel boyuttaki bu olgu “dibe doğru yarış” diye anılmakta. Dibe doğru yarış, dünyamızda 200 milyona ulaşan işsiz; kapitalizmin tüm hegemonik merkezlerinde orta sınıfın çözülmesi ve sanayide istihdamın daraltılarak hizmet sektörlerinde geçici ve güvencesiz nitelikli enformel işler olarak şiddetlenmekte.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
20 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylanan “Özel İstihdam Büroları Aracılığıyla Geçici İş İlişkisini” yasallaştıran kiralık işçi düzenlemesi de Türkiye’nin bir çevre ekonomisi olarak bu küresel dibe doğru yarışta kendine düşen görevi yerine getirme çabası olarak değerlendirilmeli. Özetle, bu yasayla birlikte işsizler özel istihdam bürolarının elemanı olacaklar. Maaş ve sigortalarını da bu bürolar ödeyecek. İşverenler diledikleri koşul ve süreyle buralardan işçi kiralayacaklar. Emek örgütleri tarafından “köle pazarı” olarak nitelenen bu yasayla birlikte, istihdam büroları işsiz konumunda olan başvuru sahiplerini sigortalı olarak işe alacaklar; “kiralanacak işçinin” maaşı da asgari ücret üzerinden yatırılmış olacak. İşletmeler ise ilgili istihdam bürosundan işçileri kiralayacaklar ve “kiraladıkları” işçiye ait hiçbir yükümlülük üstlenmemiş olacaklar.
Bu gelişmelere koşut olarak, TÜİK’in Hane Halkı İşgücü şubat ayı verileri bu sürecin ulusal işgücü piyasalarındaki parçalanmışlığı ve enformalleşmeyi belgeler nitelikte: Toplamda yüzde 10.9’a, tarım-dışı kesimlerde yüzde 12.7’ye ulaşan işsizlik oranı; sanayide sürekli gerileyen istihdam ve cinsiyete dayalı ayırımın derinleştiği Türkiye. Hemen belirtelim ki, sayısı 3 milyon 224 bine ulaşan söz konusu işsizler “açık işsiz” niteliğinde. Bu kesim son bir ay içerisinde aktif olarak iş arayan ve iki hafta içinde işbaşı yapmaya hazır iş arayıp da bulamayanlar ile sınırlı. DİSK Araştırma Dairesi’nin verilerine dayanarak, bu kesime “son bir ay içerisinde iş aramamış olan, ancak iki hafta içerisinde işbaşı yapmaya hazır” iş bulmaktan umudunu kesen işsizleri de katarsak “geniş” tanımlı toplam işsiz sayısı 6 milyon 437 bine çıkıyor. Bu tanıma göre işsizlik oranı yüzde 19.9’a dayanmış durumda.
İşsizlik artık ekonominin kronikleşmiş, yapısal bir sorunu haline dönüşmüş iken, sanayisizleşme ile birlikte mevcut “işlerin kalitesi” de geriliyor. TÜİK verileri 2012’den bu yana sanayide istihdam kayıplarının 100 bin kişiye ulaştığını; “yeni” istihdamın çoğunlukla “eğitim”, “güvenlik”, “konaklama ve yiyecek” ve “perakende ticaret” gibi hizmet sektörlerinde ve geçici nitelikli işlerde olduğunu belgeliyor.
Kendi iç dinamiklerine dayanmayan ve ulusal tasarruflardan beslenme olanağını yitirmiş bu bağımlı yapının büyümesi ise yurtdışından gelecek sıcak para ve kayıt dışı sermaye hareketlerine bağlı durumda. Küresel kapitalizmin uluslararası işbölümü içerisinde ithalat ekonomisi ve ucuz işgücü deposu olarak konumlanan “yeni” Türkiye’de, ekonomik şiddet ile siyasal terör ve şiddet kol kola geziyor.