Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Enerji faturalarına yapılan zam, asgari ücreti eritti
Yeniçağ:
Selçuk Geçer’den dolar ve altında dudak uçuklatacak tahmin
Milli gazete:
Esnaf faturalar nedeniyle kepenk açamıyor!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İsmet Berkan 29 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Parlamenter sisteme dönmek sihirli bir çözüm mü?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kabul edelim ki, ülkemizde demokrasinin özüyle ilgili ciddi bir sorun yaşıyoruz. Nedir demokrasinin özü? Ülkede yasama ve yürütme gücünün doğrudan halkın oyuyla seçilmesi ve gerek yargısal denetimle ve gerekse medya aracılığıyla yapılan halk denetimiyle görevde bulunduğu her gün hesap verebilir olması. Yani kısaca kuvvetler ayrılığı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye’de 6 muhalefet partisi, uzunca bir zamandan beri sistemden kaynaklandığını düşündükleri sorunlar için bir çözüm önerisi üzerinde uzlaşmaya çalışıyor. Şimdilik ortaya çıkan şey bir çeşit ilkeler bildirisi, amaç Anayasada değişiklik yapmak ama henüz ortada anayasa maddesi olarak yazılmış bir taslak yok.
90’lı yıllarda Meclis Başkanı sıfatıyla Hüsamettin Cindoruk bütün siyasi partilere yazı yazarak Anayasanın neresinden şikayetçi olduklarını ve ellerinde olsa neresini nasıl değiştirmek istediklerini sordu.
Cevap alması uzun sürdü ama sonunda aldı. Bu cevapları Meclis bir kitap olarak derleyip yayınlamıştı; orada gördük, siyasi partilerimiz Anayasanın hemen hemen her maddesine itiraz ediyordu ve değiştirmek istiyordu.
Cindoruk döneminde zorlu bir uzlaşma bulundu, Anayasada bazı değişiklikler yapılabildi.
2000’lerde benzer bir girişimi önce Ak Parti başlattı, ardından Meclis Başkanı Cemil Çiçek bu işe sahip çıktı. Ama partilerin madde metinlerinde uzlaşması çok zor oldu; bazen aynı partiden iki kişi bile birbiriyle uzlaşamadı.
Şimdi de muhalefetin bir ilkeler metni üzerinde uzlaşmış olması, ortaya nihai anayasa metni çıkmadıkça ve daha önemlisi ortaya anayasa değiştirebilir bir çoğunluk çıkmadıkça aslında çok fazla bir şey ifade etmiyor. Eğer muhalefet 400’ün üzerinde temsille Meclis’e girebilirse göreceğiz uzlaşıp uzlaşmadıklarını, bugün değil. Kaldı ki bugünkü uzlaşma da hala aslında ilan edilmiş falan değil; haftalardır erteleniyor açıklama.
Yürütmenin, yani cumhurbaşkanının gücünü ne Meclis denetleyebiliyor ne de yargı. Aksine, Cumhurbaşkanı yargı üzerinde neredeyse mutlak bir güce sahip, yasamayı ise partisi aracılığıyla kontrol altında tutuyor.
Muhalefet, bu özlü sorunu çözmenin, ülkeyi tek bir kişinin yönetmesini engellemenin yolunun parlamenter sistemden geçtiğini düşünüyor. Bu konularda eleştirel görüş yazan pek çok kişi de, parlamenter sistemin bizim geleneğimiz olduğunu da vurgulayarak başkanlık sisteminin sakıncalarını dile getiriyor.
Neydi demokrasinin özü? Ülkenin yürütme ve yasama organlarının hesap verebilir olması. Özellikle de doğası gereği yürütme organının hem dengelenmesi hem de denetlenmesi.
Nasıl olacak bu dengelenme ve denetleme? Tek başına yasama yetkisinin tamamen ayrı bir organda olması yeterli mi? Değil. O yüzden, bütün gelişmiş demokrasilerde yasama organları, yürütmeyi bir de bütçe kullanımı üzerinden denetlerler.
Bizde bu bütçe denetimi belki tarihimiz boyunca olmamış bir şey. Bütçeyi aşıp daha fazla harcama yapmanın, parlamentonun onay vermediği harcamaları gerçekleştirmenin ne hukuki ne mali hiçbir yaptırımı olmadı bugüne kadar; Ali Babacan’ın bir zamanlar getirmek istediği “Mali Kural” bu denetimi minimum seviyede başlatacaktı, o da olmadı.
...***
Faruk Çakır, 29 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, " Hukuk gelsin, yolsuzluk bitsin"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Hak, hukuk ve adalet noktasında her geçen gün biraz daha geriye düştüğümüz artık saklanamaz bir gerçek halini almış durumda. Türkiye’yi idare edenler de bu durumun farkındalar ve zaten inkâr da etmiyorlar. Sadece ara sıra yaptıkları açıklama ve hazırladıkları ‘paket’lerle bu durumu düzelteceklerini beyan ediyorlar. Buna rağmen adalet canibinde ciddî bir düzelme olmadığı belli."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
2021 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde ‘hukuk azaldıkça yolsuzluğun arttığına’ dikkat çekilmiş. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2021 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 96. sırada yer alan Türkiye, 2012’den bu yana 42 basamak gerileyerek son 10 yılın en düşük puanını almış.
Geçen yıl yayınlanan 2020 Endeksi’nde Türkiye, yolsuzluk algısında 40 puanla 180 ülke arasında 86’ncı sırada yer alıyormuş. Buna göre Türkiye, son bir yılda bu alanda 2 puan düşüşle 10 basamak gerilemiş. 2012’de açıklanan endekste 49 puanla dünya genelinde 54′üncü sırada yer alan Türkiye, 10 yılda önemli ölçüde gerileyerek 42 basamak birden geri düşülmüş. (dw.com/tr, 25 Ocak 2022)
Ne kadar hak, hukuk ve adalet olursa o kadar ‘ekmek’ ve zenginlik olur diyenlere itiraz edenler acaba bu raporu nasıl yorumlayacaklar? “Hak, hukuk olsun. İş ve aş peşinden gelir” diyenleri kınayanlar bu rapora itiraz edebilecekler mi?
Türkiye’nin hak, hukuk ve adalet yolunda ilerlemesi aynı zamanda ‘zenginlik’ yolunda ilerlemek anlamına gelir. Bazıları bu gerçeği görmeyip ‘önce zenginlik’ demeyi sürdürüyor. Maalesef sonuçta, hem zenginlik hem de hak, hukuk, adalete ulaşmak mümkün olmuyor.
Tabiî ki hak, hukuk ve adalet yolunda sağlam adımlarla ilerlemek ‘hukukçular’a sorumluluk yükler. Nasıl ki eğitimi iyi hale getirmek için işe öğretmenlerden başlamak icap ediyorsa; hukuk sistemini iyileştirmek de; hâkim ve savcıların ehil, âdil ve eğitimli olmalarına bağlıdır. Türkiye bunu yapmak yerine sadece ‘iyi kanun’ hazırlamaya odaklanıyor ve kaybediyor.
Haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizliğin sona ermesini isteyen herkes ‘daha iyi bir hukuk sistemi’ için çalışmalı vesselâm.
...***
Murat Ağırel 29 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Seçilmişler aslında birer aynadır"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Hukuk alanında olduğu gibi, siyasal konularda da soyut ve genel kavramlarla konuşmak insanın kolayına gelir. Söz gelişi "Milli", "Milli Beka", "Makamın şahsiyeti" denildiğinde konuşulan sözcükler arasına tılsımı serpiştirmiş ve bir anda genel kabul görür oluruz. Hele bir de siyasetçiyseniz bu sözcüklerin arkasına "Milli İrade", "Egemenlik", "Millet" sözcüklerini de sıkıştırdınız mı hangi konu olursa olsun bir "zırh" içerisine büründürüp konuyu istediğiniz yöne çekersiniz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kim "Milli İradeye" karşı çıkabilir? Kim "Milli Beka" sorununa karşı durabilir? Bu "zırhları" kim delebilir?
Biz halen seçim sistemlerine göre belirlenmiş yöntemlerle elde edilen "çoğulcu demokrasi" olduğunu sanıp duruyoruz. Oysaki mevcut sistemde bu durum "çoğunlukçu demokrasi"den başka bir şey değil. Çünkü ülkemizde böyle bir demokrasi kültürü yok.
Eleştirmiyorum da… Fakat binlerce yıl tek adam yönetimi olan topraklarda güçler ayrılığının bir asırda yerleşmesini beklemiyorum.
Yeni bir sistemle yönetiliyoruz ya da yönetildiğimizi sanıyoruz. Ülkenin en tepesinde bulunan kişi hem parti genel başkanı hem de Cumhurbaşkanı. Eleştiri yaptığında parti genel Başkanı olarak yapıyor kendisine eleştiri yapıldığında Cumhurbaşkanı'nın manevi şahsiyetine hakaret olarak kabul ediliyor.
İşte işin aslında can alıcı noktası da burası…
Demokrasiyi savunmak özgürlüğü savunmak demektir. Toplumun her düşünceye açık olması, her türlü sorunun açıkça ve özgürce tartışılması demektir. "Manevi şahsiyet"in bütün tutum ve davranışları ile eleştiriye açık olmalı mı, olmamalı mı? Açık rejim ile totaliter yöntemleri ayırt edici çizgi bu sorudan geçiyor.
Demokrasinin bir "cahiller despotizmine" dönüşmesini engelleyecek olan bilgilendirme işi ise tam da bize medya ve gazetecilere düşüyor.
Özgür basın demokrasi için fazladan "artı bir öğe" değil, damarlarda dolaşan kan gibi asal, olmazsa olmaz bir öğedir.
Çoğulcu demokrasilerde zırhlara bürünmüş kavramlarla korumak mümkün olmamalı.
Bugün iktidara 3Y ile "Yoksulluk", "yolsuzluk" ve "yasaklar" ile mücadele edeceğini söyleyerek gelen kişiler var. Ancak gelinen noktada yoksulluğun, yolsuzluğun ve yasakların dibine vurduk. Evet, hep beraber vurduk.