Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: Medyaya baskı 12 Eylül'ü geçti
Cumhuriyet:
Eski TÜİK başkanı Sait Erdal Dinçer’i, enflasyon açıklaması götürdü
Milli gazete:
İsrail’le normalleşip de kazanan yok!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Alev Coşkun 30 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Millet İttifakı’nın ‘360 sandalye’ eşiği"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türk siyasal yaşamı, temelde cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini benimseyenler ile bu sisteme karşı olanlar arasında iki cephe içinde bulunuyor. Önümüzdeki seçim cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin devamı ya da ortadan kaldırılması arasında bir halk oylaması niteliğini taşıyacaktır. Güçlendirilmiş parlamenter sistem adı verilen model ancak anayasa değişikliğiyle gerçekleştirilebilir. Bu değişimler yasama organında yapılacaktır ve anayasa kurallarına göre Millet İttifakı’nın Meclis’te en az 360 sandalyeye sahip olması gerekmektedir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Özetle, altı partiden oluşan Millet İttifakı, seçimler sonucunda anayasayı değiştirerek cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi yerine, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”i getirmek istiyor.
Bu durumda, Millet İttifakı’nın seçimde bir yandan Cumhurbaşkanlığı’nı kazanması öte yandan Meclis’te 360 ve üzeri sandalyeye sahip olması gerekiyor.
Bugün altı partiden oluşan Millet İttifakı cephesi, zaman zaman kırılgan durumlar göstermektedir. Millet İttifakı henüz halkın karşısına güçlendirilmiş parlamenter sistemin ayrıntılarını belirten somut bir anayasa değişikliği tasarısıyla gelmiş değildir.
Konunun en önemli noktası, kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Yasama, yürütme, yargı erkleri birbirinden ayrılmalı ve birbirini denetlemelidir.
Türkiye’nin en az 150 yıllık parlamenter sistem deneyimi vardır. Ancak Erdoğan’ın tek adam ve başkanlık tutkusu, Türkiye’yi dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan, dünya anayasalar tarihinde görülmemiş “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adı verilen bir sisteme götürdü.
Bütün dünyada kabul edilmektedir ki demokrasinin tam ve düzgün biçimde işleyişinde en önemli unsur kuvvetler ayrılığı ilkesinin yürürlükte olmasıdır.
Bugün Türkiye’de uygulanan modelde,
1. Cumhurbaşkanı hem devlet başkanı hem yürütmenin başı hem de AKP’nin genel başkanıdır. Böylece yasama organındaki çoğunluğu da denetlemektedir.
2. Cumhurbaşkanı tek başına kararname yayımlama yetkisine sahiptir. Böylece yasama yetkisini eline almıştır.
3. Cumhurbaşkanı karar ve uygulamaları yasama organında tartışılamıyor. Meclis’te yürütme organına karşı soru ve gensoru sistemi yürümüyor. Atanmış bakanların icraatlarının yasama organında tartışılması zorlaştırılmıştır. Yürütme organı adeta başına buyruk duruma getirilmiştir.
Dünyada bir benzeri görülmeyen cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin aksaklıkları, hataları ve ülkeye verdiği zararlar gün yüzüne çıkınca bu sisteme karşı bir cephe oluştu.
İşte Millet İttifakı’nın (birleşme), birlikte davranma noktası bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemidir. Buna karşı duruş, Millet İttifakı’nı güçlendirilmiş parlamenter sistem üzerinde birleştirmiştir.
Böylece hareketin geleceğe dönük en önemli noktası, kuvvetler ayrılığı sisteminin uygulanarak ve siyasal iktidarın gücünün sınırlandırılmasını sağlayarak anayasa değişikliklerinin yapılmasıdır.
Bu nedenle kısaca kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde durulacaktır.
...***
Taha Akyol 30 Ocak tarihli Karar gazetesinde, " Değişen bakanlar…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün istifasını kaygıyla karşıladım, hukuk söylem planında da mı gerileyecek diye… İnşallah yanılıyorumdur. Gül’le tanışıklığım yok, telefonda bile hiç temasım olmadı. Şunu da belirteyim, CB hükümet sisteminin son redaksiyonunu yapanlar birkaç isimden biriydi. Bu yüzden tarihin onu sorumlu tutacağını düşünüyorum. Kuvvetler ayrılığı bu kadar hırpalanmamalıydı…"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Belki yaşadığı tecrübelerden, belki bakanlığın isminin “Adalet” olmasının verdiği mesuliyet duygusundan, Abdülhamit Gül iktidar kadrosu içinde hukuk diliyle konuşan tek isimdi. Daha önemlisi yargıdaki sorunları açık yüreklilikle dile getiriyordu.
Hakimlerin oraya buraya sürülmemesi için “coğrafi teminat” getirileceğini söylemişti. Bunun için kanuna bile gerek yoktu, başkanı olduğu HSK’nın bir prensip kararı alması yeterdi, yapılmadı sözde kaldı.
Ama Gül’ün Yargı Etik Kuralları, Yargı Reform Zirvesi, İnsan Hakları Eylem Planı gibi açıklamaları oldu, hayata yansıması yetersiz kalsa da hukuku savunmak için siyasi referans belgeleridir bunlar.
Gül’ün tarihe not olarak kaydedilen sözlerinden birkaç örnek:
“Temel hak ve özgürlüklere orantısız müdahaleler… yargısal tasarrufların meşruiyetine ve yargıya olan toplumsal desteğe de zarar verebilmektedir.” (29.11.2018)
“Tutuklamayı infaz gibi gören uygulamalar asla kabul edilemez. Çünkü tutuklama istisnai bir tedbirdir, aslolan özgürlüktür.” (6.9.2019)
“Bir profesör birkaç genç akademisyen, böyle hukuk fakülteleri gerçekten üzücü.” (18 Şubat 2020)
“Özel hayatlar iddianame bahanesiyle ortaya saçılıyor… İddianamede suçla ilgisi olmayan özel hayata ilişkin konulara yer veremezsin.” (28 Ocak 2022)
Sayın Gül bu son konuşmasında dijital kayıtları, mesela sokak güvenliği için konulan kamera kayıtlarını, adli soruşturma dışında kullanmanın “FETÖ’vari anlayış ve uygulamalar” olarak kararlı bir dille eleştirmişti.
Birçok kimse kamera kayıtlarının İmamoğlu’nu yıpratmak için kullanılmasını hatırladı…
Ve bu, Gül’ün bakan sıfatıyla son konuşması oldu.
Görevden alınan başka bir bakan, Lütfi Elvan’dı. “Reform yapacağız” denildiğinde Hazine ve Maliye Bakanlığı’na getirilmişti. Devletin rasyonel yönetim için güvenilir iletişimin zorunlu olduğunu bildikleri için, TÜSİAD’a da giden iki Bakan vardı: Lütfi Elvan ve Abdülhamit Gül.
Ortak akıl ve iktisadi rasyonalizm ümidinin uyanması sebepsiz değildi. Merkez Bankası’nın başına da Naci Ağbal gibi bir prensip insanı getirilmişti.
Bu reform havasında döviz de faiz de Türkiye’nin risk pirimi de aşağıya doğru yönelmişti.
Lütfi Elvan şöyle konuşuyordu:
“Ekonomi ve hukuk alanında yeni bir seferberlik başlattık… Her problemi, piyasa ekonomisinin kuralları çerçevesinde şeffaf, hesap verebilir, rasyonel ve öngörülebilir bir şekilde çözeceğiz.”
Sonra, biliyorsunuz karar değişti “rekabetçi kur” denildi… Bu da değişti bugünlerde “liralaşma” deniliyor…
Günün havasına göre de yeni isimler getiriliyor. Kaygım gelenin gideni aratmasıdır.
Dilerim, siyaseti hep hukuktan üstün tutan Bekir Bozdağ bu sefer hukuku siyasetten üstün tutsun… Nurettin Nebati de iktisat bilimini fantezilerden üstün tutsun.
...***
Mehmet Kara 30 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, " Anketlerle konuşa(bile)n Türkiye!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ülkenin başta ekonomi, adalet, eğitim olmak üzere birçok sorunu varken siyasetçilerin adeta pireyi deve yaparak birçok meselede kutuplaşma yolunu tercih etmeleri pek çok meselenin üstünün örtülmesine sebep oluyor. Çoğu zamanda kutuplaşmayı yapanların da amacı zaten bu. Gerçek gündemi gizleyip halkın sorunlarının gündeme gelmesini engel olmaya çalışmak, bunu da bir algı yönetimi ile ortaya koyma uzunca süredir devam edip gidiyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Sorunlardan birisi de insanların konuşurken, yazarken, çizerken bir korku içinde olması. Ülkede bir korku iklimi hâkim, bunu kimse inkâr edemez. Böyle olunca isminin ve resminin olmadığı anketlerde görüşlerini açık seçik dile getiriyor, getirebiliyor. Tabiî anketlerde ismi yazılmamasına rağmen yine de insanların “acaba bir şey olur mu?” endişesi taşıması da bu korku ikliminin varlığını gösteriyor.
Geçtiğimiz günlerde sonuçları açıklanan bir anket üzerinden milletin ne dediği ve ne düşündüğünü aktarmaya çalışalım.
MAK Danışmanlık Şirketi seçmen sayısının on binde biri olan yani 5 bin 750 kişi ile yaptığı ankete göre çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmış. Ev hanımı, öğrenci, kamu görevlisi, işsiz, işçi, memur ve esnaflar arasında yapılan araştırmada ülkenin “gerçek sorunları” ortaya koyulmuş. Vatandaşlara geçen seçimde hangi partiye oy verdiği, bu seçimde hangi partiye oy vereceği, tercihinde bir değişiklik olup olmadığından tutunda, ülkenin gerçek sorunlarının ne olduğuna varıncaya kadar birçok soru sorulmuş ve bir anket yapılmış.
“Son 3 yılda mevcut iktidara karşı olan bakış açınız ne yönde değişti?” sorusuna yüzde 40’lık bir kesim “olumsuz yönde” cevabını verirken, sadece yüzde 4’lük bir kesim “olumlu yönde” görüşünü dile getirmiş.
“Yarın bir genel seçim olsa 24 Haziran seçimlerinde oy verdiğiniz partiye göre oy tercihiniz değişecek mi?” sorusuna verilen cevaplarda yüzde 47 “oy verdiğimiz siyasî partiden farklı bir siyasî partiye oy vereceğim” denmesi de yapılacak ilk seçimde “sürprizler”in olacağını gösteriyor.