Türkiye'den köşe yazarları
Durdu Özbolat, Yurt gazetesinde, “İstikşafi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye her gün yeni bir gündemle uyanıyor. Karamsarlık ve umutsuzluk toplumun tüm kesimine yayılmaya başladı. Ne olacak sorusu endişeye dönüşüyor. Halk ne olacağını kestiremiyor. Bir arayış içinde. Siyaset kurumu da bir kısır döngü içinde. Halka güven veremiyor. Bütün sektörler bir mucize bekliyor. Tam bu arada da Anayasa Uyum Komisyonu göreve başladı. Buradan bir uyarı ve değerlendirme yapma gereği hissettim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Anayasa değişikliği görüşmeleri istikşafi görüşmelere dönüşebilir. 7 Haziran seçimleri sonrası 34 gün koalisyon görüşmeleri yaptıktan sonra Ömer Çelik'in, 'istikşafi görüşmeleri yaptık' sözleri hiç aklımdan çıkmıyor. Ardından Kılıçdaroğlu'nun, 'Bize hiç koalisyon teklifi gelmedi' demesi. Sonrasında da 'zaman kalmadı' denilerek 1 Kasım'da erken seçime gidilmesi ve sonuçları kırılma noktam oldu.
Korkarım ki Anayasa görüşmeleri ve referandum tartışmaları, Güneydoğu'da yaşanan olaylar, Rus uçağının düşürülmesi, ekonomik daralma, cenazeler derken bir bakmışız ki 6 Kasım 2016'da bir erken seçime daha gitmişiz.
Ve yine korkarım ki, 1 Kasım'ı aratacak bir tabloyu yaşayabiliriz.
Durup dururken neden bu kanaate vardım, hemen açıklayayım:
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı iyi tanıyorum. Ne yapacağını, ne düşündüğünü çok iyi biliyorum. Bunu yaşayarak öğrendim. Referanduma gitmek için 13 milletvekili transfer etmek çok zor bir iş. Siyasi sonuçları ağır olabilir. Ayrıca, bir sürpriz de olabilir. Ama bir erken seçim ile Anayasa'yı değiştirecek bir TBMM çoğunluğunu yakalayabilir.
Her hafta üç ayrı araştırma yaptırarak, gündemi ve siyasal dengeleri takip ediyor.
Şu an seçim olsa HDP ve MHP'nin 'baraj altı kalabileceği' hesapları yapılıyor.
CHP'nin ise yüzde 20 bandında olduğu beklentisi içinde. Bu da 400 milletvekili anlamına geliyor. Bu arada Arınç bir çıkış yaparak 'biz buradayız' demeye getiriyor. Buna Gül, Çelik, Kılıç, Elgin katılarak çok sayıda AKP kurucusu bunlara destek veriyor. Yeni bir oluşum sinyalleri vermeye çalışıyorlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bunlara meydan verir mi?
Bilmiyorum…
Ama her önüne gelene, açıklama yapana 'paralelci' diyerek bir kulp takıyorlar. Buna Başbakan Davutoğlu da eklenebilir mi?
Bence işaret fişeği, Davutoğlu'nun ‘erken seçimler bir aşı gibidir, sık sık yapmamak gerekir’ açıklaması ile geldi. Bunun karşılığında da Cumhurbaşkanı Erdoğan atama kararnamelerini imzalamayarak veriyor. Çünkü bir erken seçim tartışmasının çekim merkezi muhalefet değildir. Gündemi belirleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan'dır.
…***
Uğur Civelek, Aydınlık gazetesinde, “Örgütlenmiş sorumsuzluklara dur deme zamanı gelmedi mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen hafta içinde açıklanan Ocak ayı dış ticaret ve enflasyon verileri, Türkiye ekonomisi için olumlu düşünmeyi olanaksızlaştırıyor. Küresel koşullar seri bir şekilde düzelmediği ve başta dış politika olmak üzere temel siyasi tercihler radikal bir biçimde değişmediği sürece, gerçeklerin yanına bile yaklaşamayan tepkisel yaklaşımlar ile kötüye gidişin engellenemeyeceğini ortaya koyuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ülkemizin dış satımı küresel ortalamanın çok üzerinde bir hızla daralıyor ve ekonomimize ilişkin tüm beklentileri olumsuzlaştırıyor; dünya ekonomisindeki gelişmelere bağlı olarak güçlenen riskten kaçınma eğilimi, komşularımızla olan ilişkilerin hızla bozulması ve günü kurtarmak adına ağırlaşmasına izin verilmiş sorunlar bu sonuçta belirleyici oluyor. İhracatın gerilemesine sebep olan faktörler, başta enflasyon olmak üzere makrœkonomik gerçekleşmeleri ve beklentileri de bozuyor. Yapısal reform masallarına eşlik eden tepkisel yaklaşımlar, gidenleri geri getiremediği gibi kırılganlığı da arttırıyor.
Merkez Bankası nezdindeki kullanılabilir döviz rezervlerini eritmek pahasına, Türk lirasındaki değer kayıplarını geri almaya ve enflasyon beklentilerini düzeltmeye çalışmak orta vadede olumsuz algıları besleyecek türden tepkisel bir yaklaşımdır. Et örneğinde olduğu gibi fiyatlardaki yükselişi durdurmak için yine ithalata yönelmek, tehditkar tavırlar ile fiyatları baskılamaya çalışmak türünden eğilimler de benzer nitelik taşımaktan öteye gidemiyor. Çaresizlik bataklığının derinleşmesine hizmet etmekten başka bir şey yapılmıyor.
Ocak ayı ihracatımız Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin kayıtlarına göre yüzde 14.4 daralmış; Gümrük Bakanlığı’nın verileri ise gerilemenin çok daha yüksek olduğuna ve yüzde 21 düzeyini aştığına işaret ediyor. Aynı döneme ilişkin enflasyon ise yüzde 1.82 düzeyinde gerçekleşmiş ve yıllık rakam yüzde 10 sınırına yaklaşmış. Ne ihracatın gerilemesine ve ne de enflasyonun yükselmesine tahammül edilemeyeceği biliniyor; Ekonomi Yönetimi ile diğer etkili ve yetkili kesimler, yerleşikleri sakinleştirmeye çalışmak dışında bir şey yapmıyor!
Küresel koşulların olumsuzlaşmaya devam etmesi durumunda alternatif bir eylem planı bulunmuyor; bu durum kumar oynamak anlamına geliyor. Bir mucize olur da her şey düzelir ise bir rahatlama yaşanacak, aksi takdirde krizden krize yuvarlanmak kaçınılmaz olacak! Anladık dış koşulları veri olarak kabul etmek durumundayız; fakat olumsuz seçenek durumunda neden döviz rezervlerini tüketmek dışında, kötüye gidişi yavaşlatacak farklı bir seçenek üretilmiyor? Neden dış politika tercihleri konusundaki dramatik yanlışlardan vazgeçilmiyor?
Sebebi ne olur ise olsun, koşulların Türkiye’ye uymasını bekleyen ve o gün gelene kadar kalan olanakları hesapsızca tüketmeyi göze alan bir anlayış umduğunu bulamaz! Bu anormalliği görmezden gelmek ve sebep olanların ipliğini pazara çıkarmak için çaba harcamamak, bu ülkenin geleceğine ihanettir! Her tarafı saran bu örgütlenmiş sorumsuzluğa ne zaman dur denecek!
…***
Mümtazer Türköne, Zazman gazetesinde, “İktidar nasıl yozlaştırıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Söylediğim sadece şuydu: Çözüm Süreci'nde PKK'nın şehirlere silah yığmasına göz yumanlar eskilerin tabiriyle “idamlık suç” işlediler.Dolmabahçe mutabakatı ise bu süreçten 7 Haziran seçimleri başta olmak üzere, siyaset esnafı mantığıyla siyasî çıkar elde etmek için yapıldı. Geniş sanık kadrosunun yer aldığı bir dava gelecek. Gelmesi gerekir. Bu hesap sorulmazsa ne terörle baş etmek ne de bu ülkenin birliğini sürdürmek mümkün olur. O kadar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İktidarı kaybetme korkusunun ve telaşının olduğu yerde insaf da, akıl da pek dikiş tutmuyor. Sosyal medyada ve gazete köşelerinde Saray destekçilerinin pespayeliği, bu insaf ve akıl eksikliğinin belirtisi sadece. İktidar yozlaştırıyor; hukuktan, adaletten uzaklaştıkça daha fazla yozlaştırıyor. Sadece sahiplerini değil, yandaşlarını, destekçilerimi de yozlaştırıyor. Her Allah'ın günü bu yozlaşmanın iki farklı tezahürü ile karşılaşıyoruz: Birincisi en yakası açılmadık küfürler, hakaretler; ikincisi ise dininiz imanınız hakkında keskin hükümler. Birincisinin marifeti sadece ağzını açtığında küfür etmekten ibaret. İkincisi ise -hâşâ- Tanrılık iddiasında, günahları affeden, tövbeye çağıran ve cehennemle korkutan ilahî gücü kullanıyor. İkisi de iktidar sahibi olmanın kibrini, şımarıklığını, görgüsüzlüğünü, ölçüsüzlüğünü ve dizginlenemeyen şehvetini yansıtıyor.
“Nasıl olsa iktidar arkamda, öyleyse önüme gelene hakaret ve küfür etmemi kim engelleyecek?” Bu mantık durumu açıklamaya yetmiyor. Stadyumları küfrederek deşarj olmak için dolduranlar gibi, sırf güven içinde küfredebilmek için Saray'ın etrafındaki mevzilere atlayanlar, “Reise lâf söyleyenin…” diye söze başlayıp galiz küfürler sıralayanlar, bu iktidar yozlaşmasının ezik ve zavallı stereotipini temsil ediyorlar. Adam Saray'ı desteklediği için küfretmiyor, rahat küfredebilmek için Saray'ın yanında görünmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı çıkıp “alçaklar”, “hainler”, “çirkefler”, “yalancılar”, “haşhaşîler” dediği zaman, işte bu ezilmişliklerini koca iktidar yamasıyla kapatmaya çalışanlar sin kaflı galiz küfürlerle bu sıfatları daha veciz hale getirme yarışına giriyorlar. Devlet iktidarına sırtını dayayıp önlerine çıkana dümdüz gitmenin ayrıcalığını ve keyfini yaşamış oluyorlar. Baksanıza Saray tetikçilerine, küfür ve hakaret etmeden, üst perdeden ayar vermeden yazı bile yazamıyorlar. Küfreden adamın zekâya, dilin inceliklerini kullanmaya ihtiyacı olur mu? Bu tetikçilerin muhaliflere karşı kullandıkları “loser” veya “kaybedenlerdensin” hitabı, tam da bu ezilmiş adam psikolojisini yansıtıyor. Öyle ya, onlar “kazanan” taraftalar ve “kazanmak” doğru yerde durmanın onlara göre yegane ölçüsü.