Türkiye'den köşe yazarları
İbrahim Kaboğlu, Cumhuriyet gazetesinde, “Anayasa sorunsalı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AK Parti çevreleri, yaklaşık on yıl süreyle “darbeyi önledik, vesayeti tasfiye ettik, rejimi demokratikleştirdik, yeni Türkiye’yi kurduk” vb. sözlerle, kendi bakış açılarına göre hep olumlu söylemleri öne çıkardı. Bu süreçte, ilk somut kırılma, Kasım 2012’de oldu: AK Parti Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na, 32 maddelik başkanlık önerisini iletti. İkincisi, 2014 CB seçimleri sırasında ve sonrasında ortaya çıktı: Devlet olanaklarıyla seçim kampanyası, Başbakanlık’tan çekilmeme, partinin yeni başkanını bizzat belirleme ve ardından, “parlamenter rejim bekleme odasına alındı” sözleriyle ivme kazandırılan “anayasasızlaştırma süreci”.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Üçüncü aşama ise, 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2014 yasama seçimleri arasında yaşananlar: AKP-CHP görüşmeleri sırasında, CB’nin, Davutoğlu için “İntihar mı etsin” sorusu; hükümeti kurma sırası Kılıçdaroğlu’na gelince, “Külliye yolunu bilmeyene görev vermem” şeklinde sözleri, amaç-araç ilişkisindeki halkalardan bazıları.
Daha önemlisi, şiddet ve terörizmin yaygınlaşması, toplu güvenlik sorununun derinleşmesi karşısında takınılan tavır: savaş ortamını kimin tetiklediğinden bağımsız olarak, önlenmesi veya çıkış için anayasal araçlar olarak olağanüstü yönetim usullerine başvurma yerine, “fiili yol” tercihi. Bu şekilde, ikili yetki yoğunlaşması ve iktidarın kişiselleşmesi yolu zorlandı: bir yandan, askeriye ile yetki paylaşımı yapılmadı; öte yandan, hükümet yetkileri Külliye’ye doğru kaydırıldı.
Dördüncü aşama ise, 4 Mayıs akşamı ile başlayan süreç: Davutoğlu’na, “çekilme hakkı” bile kullandırılmadı: Artık fiilen başbakanlık yaptırılmaksızın sadece parti kongresini icra külfeti ile gönderildi. Başbakan arayışında “düşük profil”, Davutoğlu için “yüksek profil” itirafı olsa da, hukuki açıdan şunu amaçlar: Davutoğlu, anayasal yetkilerini kullanmaya çaba gösterdi; buna bile yeltenmeyecek aday bulunmalı. Binali Yıldırım’ın görevlendirilmesi, hükümet programının yazılması, henüz güven oylaması yapılmadan –üstelik Külliye’de- toplanma ve “yeni anayasa misyonu”, şu büyük ayrışmayı bir kez daha ve bütün açıklığı ile gözler önüne serdi: savaş durumu ve kişi iktidarı. Toplumsal barışı sağlamak için “Hükümetin genel siyaseti” yerine, “fiili durumun nasıl resmileştirme” misyonu.
“Kişi için değil, parlamenter rejim iyi işlemediği için başkanlık gerekli; geleceğin Türkiyesi için...”. AK Parti kurmaylarının sloganlaşmış söylemi bu idi, son birkaç haftaya kadar...
Anayasal düzenin devamlılığı esnasında rejim değişikliği, tanık olunan bir durum değil.
Böyle bir girişimin önünde bir engel bulunmadığı varsayımında, en azından bir ilke tartışması yapılabilirdi: Parlamenter rejim neden sürdürülebilir değil, başkanlık rejimi, demokrasi ve insan haklarının ilerletilmesinde ne gibi katkılar sağlayacak vb. soruları yanıtlamak için.
Bu tartışmaların yapılmamış olmasına karşın, “rejim değişikliğini kişi için istemiyoruz” sözleri, dillerden düşürülmedi. “Partili cumhurbaşkanı” çıkışı ise, “kişi için değil, ülke için” iddiasını tamamen çökertti.
Anayasal süreçte doğmayan yeni Hükümet, “fiili durumu resmileştirmek” için “anayasa misyonu”na soyundu. Bu, anayasa dışı bir “paralel yönetim” itirafı olsa da, kendisinin böyle bir görev ve yetkisi bulunmamakta. Buna, “anayasa için anayasa dışı resmi seferberlik” ilanı da denebilir.
“Külliye Kabinesi”ne göre; Türkiye, anayasal bir devlet değil, anayasa değişikliği yönündeki çalışmalar da, anayasa dışı yol ve yöntemlerle yürütülecek.
Ya sonrası? Hukuk inancı ve anayasa kültürünün sıfırlandığı bir ülkede, anayasal düzenin kurulduğu varsayımında, bunun güvencesi ne olacak? Sonuç olarak, yürürlükteki anayasal düzeni ilga edenler, yenisine neden saygı göstersin? Hele bu düzenin daha baştan “partizan” olacağı ilan edilmiş ise.
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Her işin başı yatırım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sermaye yatırımlarını artırmak için her şeyden önce özel tasarrufları artırmak gerektiğini ve önemli bir sorun olarak yatırım- tasarruf açığının dış kaynaklarla karşılandığını ifade etmiştim.Yatırım - tasarruf açığını kapatmak için, doğrudan yabancı yatırım sermayesini sabit sermaye yatırımlarına yönlendirmek ve yurt dışındaki paraları geri getirmek gerekir. Merkez Bankası verilerine göre Türk vatandaşlarının yurt dışında çeşitli yatırımları ve varlıkları var. Yerleşiklerin yurt dışına çıkardıkları sermaye 2012 yılına göre 2016 başında 17.6 milyar dolar arttı. Yani yabancı sermaye çıkışına engel olamadığımız gibi, kendi paramızı da yurt içinde tutamıyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Doğrudan yabancı yatırım sermayesi mevcut bir işletmeyi satın almak için geliyor ve ilave üretim yaratmıyor. Doğrudan sabit sermaye yatırımı için gelecek yabancı sermayeyi ve Türk Vatandaşlarının yurt dışında tuttukları sermayeyi çekmek için, en önemli garanti, mülkiyet garantisidir. Bu garantide ancak, tarafsız yargı ve hukuk düzeni ile sağlanabilir. Elimizde bir istatistik yok, ancak birçok insanın bu günkü ekonomik, siyasi ve sosyal koşullardan, özellikle insan hakları ve demokratik özgürlükler konusundaki sorunlardan dolayı rahatsız olduğunu duyuyor ve dinliyoruz.Özetle, İnsan hakları demokratik özgürlükler ve hukuk düzeni yatırımın önemli bir altyapısıdır.2) Dün ve bu gün yatırımların önündeki en büyük engel bürokrasidir. Özellikle imar konusunda kamu kurumları arasında yetki ve sorumluluk çatışması ,yatırımları engelliyor. Yasal düzenleme ile yatırımcı yapacağı yatırımın konusuna göre tek bir bakanlıkla muhatap olması gerekir. 3) Üretim dışa bağımlı olmaktan çıkarılmalıdır. Üretimde ve ihracat malları içinde ithal aramalı ve hammadde olarak girdi oranları yarıdan fazladır. Bu durum hem cari açığı artırıyor. Hem de yurt içinde aramalı yatırımlarını engelliyor.
Üretim ve İhracat malındaki yüksek oranlı ithal aramalı ve hammadde girdisi yerine iç üretiminin teşvik edilmesi gerekiyor. Bunun için aramalı üretimine ilave teşvikler vererek , ithal malına göre daha cazip hale getirmek gerekiyor.
…***
Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, “Siyasete yeni dizayn”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Parlamenter sistemin siyaset ayağının esas itibarıyla seçim sandığında şekillenmesi icab ederken, son dönemde sandık dışı müdahalelerle yeni bir dizayn projesi gündemde.Bunun ilk adımı, 7 Haziran seçiminden çıkan sonucun beğenilmeyip “kaos ve belirsizlik” olarak nitelenmesi ve sonra 1 Kasım seçiminin dayatılmasıyla atıldı. Eşzamanlı olarak, bir buçuk senelik çözüm sürecinin getirdiği “barış ve sükûnet” ortamının yerini, bir anda düğmeye basılıp tırmandırılan terör olayları aldı.7 Haziran Meclisinden bir hükümet çıkarılamayışı da eklenince 1 Kasım seçimine gidildi ve malûm tablo ortaya çıktı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu tabloya bina edilen yeni hükümet ise 7 ay bile devam edemedi; 20 ay önce Saray tarafından atanmış olan başbakan, yine Saray çıkışlı ince bir operasyonla çekilmek mecburiyetinde bırakıldı.
28 Şubat’ta askerin başını çektiği bir psikolojik harekât sonucu görevi bırakmış olan Erbakan’ın ekolünden gelme bir cumhurbaşkanı, kendi başbakanını benzer bir âkıbetle karşı karşıya getirdi.
1 Kasım’da tecellî eden millet iradesinin iktidara yönelik netice ve tezahürü, dayatılan olağanüstü kongre ile değiştirildi.
Yüzde 49.5’un oy verdiği bir başbakan Saray talimatı karşısında el pençe divan duran kongre delegelerinin oylarıyla görevi devretti ve yeni bir kabine kuruldu.
Böylece yüzde 49.5’un 1 Kasım’da ortaya koyduğu irade ve tercih, ona sorma ihtiyacı bile duyulmadan geçersiz kılındı.
Seçmen de, parti tabanı da dışlanmak suretiyle...
İktidar partisi ve hükümeti üzerinde bu operasyonu olağanüstü kongre yoluyla bir çırpıda yaptıran sistem, aynı yöntemin MHP’de işletilmesini ise geciktirdi.
Delege çoğunluğunun olağanüstü kongre talebi, tartışmalı yargı kararlarına takıldı.
Ardından, bir yere kadar ortak hareket etmiş olan muhalif adaylar arasında ihtilaf çıkarıldı. Ve sancılı sürecin ardından rötarlı Yargıtay kararı kongrenin yolunu açınca Bahçeli de “evet” noktasına geldi.
Ama muhalifleri tasfiye planıyla.
Şimdi cevap bekleyen soru: Yol ayrımındaki MHP Saraya koltuk değneği olmayı mı, yoksa hür muhalefeti mi seçecek?
Hükümet programı: “Hedefimiz evrensel ölçekte bir demokrasiyi hayatın tüm alanlarında hakim kılmak.” Söylem güzel, ama eylem ve uygulamalar?
Cumhurbaşkanı-başbakan uyumu millete ve ülkeye hizmet için gerekli; “Türk tipi başkanlık” dayatmasıyla tek adam rejimi getirmek için değil.
Başbakan “Dostları arttırıp düşmanları azaltacağız” diyor. İçerde “cadı avı” operasyonları daha da hızlanarak devam ederken nasıl olacak bu?