Güneşten hüzmeler - 32
Hatırlanacağı üzere geçen bölümde İmam Ali’nin –s– dipsiz fazilet denizinden bir damlayı sunduk sizlere.
Bugün yine o hazretin İslam Peygamberi’nin –s– halefi ilan edildiği Kadir-i Hum olayından söz etmek istiyoruz. Bu büyük olayın doğruluğunu ister şii ister sünni kaynakları olsun, tüm tarihi belgeler onaylıyor.
Kadir-i Hum gününde İmam Ali –s– yüce Allah tarafından resmen İslam Peygamberi’nden –s– sonra müslümanların halifesi seçildi. Kadir-i Hum olayı hakkında tarihi belgelerin sayısı, bu olay hakkında ve Allah Resulü’nün –s– halefi ve velayeti konusunda hiç bir kuşku ve şaibe geride bırakmayacak kadar fazladır.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei Kadir-i Hum olayının azameti hakkında şöyle diyor: Kadir meselesi, İslam tarihinde çok önemli bir meseledir. Evvela bu acayip ve önemli hadisenin aslı ve “Ben kimin velisi ve mevlası isem, şu Ali de onun velisi ve mevlasıdır” beyan-i şerifi sadece şii müslümanların naklettiği bir beyan değildir. Bu ibare kesin bir konudur. Hatta bu beyanı sorgulamaya çalışanlar ve içinde kusur bulmaya çalışanlar, bu beyanın ifade edildiğinin aslı üzerinde kuşku yaratmadılar ve sadece bu ibarenin anlamı ve tevili üzerinde durmaya çalıştılar. Olayın aslı, tarihi ve İslamî kesin ve kat’î bir meseledir.
Allah teala İslam Peygamberi –s– vefat etmeden yaklaşık yetmiş gün önce ve o hazret son Hac ziyaretinden dönerken resulüne hitaben şöyle buyurur: Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei bu konuda şöyle diyor: Bu söz İslam’ın hakiki içeriği ve ruhunun Kadir-i Hum olayında yer aldığını ve bunun ilahi bir risalet olduğunu gösteriyor. Allah Resulü –s– Cohfa’nın yakınlarında Kadir-i Hum’a geldiğinde insanları durdurdu, hacıları taşıyan kervanları bir araya topladı ve bu meseleyi açıkladı. Ardından şu ayet nazil oldu: Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim. Yani kriter belli oldu, endeks belli oldu.
İslam Peygamberi Hz. Muhammedi Mustafa’nın –s– biseti ile ilahi din tamamlandı ve hakikatin tümü beşeriyete nazil oldu. Hz. Ali’nin –s– İslam Peygamberi’nden –s– sonra halifeliğinin ilanı gerçekte velayetin başlangıcı ve Allah Resulü’nün –s– yolunun devamıydı. İslam dini gelişmek ve büyümek için bu dini koruyacak ve bu dini Allah Resulü –s– beşeriyete sunduğu gibi daha sonraki kuşaklara hiç bir sapmaya maruz bırakmadan teslim edecek hadilerin ve rehberlerin hidayetine muhtaçtır. İslamî inançta dünya hiç bir zaman bu tür rehberlerin ve liderlerin varlığından boş olmayacaktır ve ahir zaman kurtarıcısı ve İslam Peygamberi’nin –s– torunu Hz. Mehdi’nin –s– varlığına yönelik inanç da bu İslamî inançtan kaynaklanır.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei’ye göre Kadir-i Hum meselesinde velayet ilkesi ve konusu gündeme geldi ve nübüvvetin devamı olarak belirlendi.
Ayetullah Hamanei İslam dininde hükümetin siyasetten ayrı olmadığını belirtiyor ve İmam Ali’nin toplumun başına getirilmesi de gerçekte hükümetin kendisine emanet edildiği anlamına geldiğini vurguluyor.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei şöyle diyor: Emirülmüminin’e –s– ait olan ve Allah Resulü’nden –s– gelen velayeti, siyasi velayetti. Yani yüce Allah’ın İslam Peygamberi –s– aracılığı ile İslam’da yarattığı mananın aynısıydı ve böylece İslam dininin en yüce ahkam ve kurallarında hükümet, velayet ve ümmetin başında bulunmaya yer verdiği anlaşıldı. Kadir-i Hum meselesi budur işte, yani İslam’ın geniş kapsamlı olduğunu ve geleceğe yönelik baktığını ve İslamî ümmetin hidayeti ve zeameti için gerekli olan şeyleri düşündüğünü ortaya koyuyor.
Şimdi burada akıllara neden bu denli önemli bir sorumluluğun İmam Ali –s– gibi bir şahsiyete verildiği sorusu gelebilir.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei bu soruya şöyle cevap veriyor:
İslam Peygamberi –s– İmam Ali’yi –s–, yani kişilik bakımından, İslamî imana dayalı kişiliği, ister ahlaka dayalı kişiliği, ister inkılapçı ve askeri kişiliği, ister çeşitli kesimlere karşı davranış kişiliği bakımından seçkin ve eşsiz bir insan olan birini bu sorumluluk için seçti ve insanları da o hazrete tabi olmakla yükümlü hale getirdi. Aslında bu Resulullah’ın –s– fikri de değildi, bu ilahi hidayetti, ilahi emirdi, ilahi atama idi, Allah Resulü’nün –s– diğer tüm sözleri ve öğretileri gibi ilahi ilhamdı. O büyük insanı tanıyan herkes, Emirülmüminin’in –s– Kadir yüzünden yüce şahsiyetine kavuşmadığını itiraf etmesi gerekir. Kadir, Emirülmüminin’in –s– emsalsiz cevherini şekillendiren olay değildi. Kadir, o hazretin faziletleri, meziyetleri ve kemallerinin sonucuydu. Emirülmüminin’in –s– şahsiyeti takva ve dindarlık simgesiydi, dine mutlak bağlılık, Allah’tan başkasını gözetlememek, hak yolundan başka yolu izlememek, Allah yolunda hareket ederken hiç bir şeyden korkmamak, bilimli olmak, akıllı ve tedbirli olmak, azim ve irade gücüne sahip olmaktı.
Gerçi Kadir-i Hum’da yüz binlerce müslüman vardı ve Allah Resulü’nün –s– Hz. Ali’yi –s– halefi olarak seçtiğini beyan ettiği hutbesini kendi kulaklarıyla duydu, fakat Allah Resulü –s– vefat ettikten sonra Hz. Ali’yi –s– bıraktılar ve başkalarının hilafetini benimsediler.
Hükümeti ve hilafeti nefsani taleplerine ulaşmak için bir mevki olarak değil de, İslamî toplumun sorunlarına çare bulma ve insanları saadete ve kemale erdirme fırsatı olarak gören İmam Ali –s– hakkı üzerinde ısrar etti. O hazret ilkin Kadir-i Hum olayını hatırlatarak insanları nasihat etti, fakat ısrarı İslam’ın aslına zarar vereceğini hissedince hakkından vaz geçti. Böylece kendi tabiriyle semavi yolları yeryüzündeki yollardan daha iyi bilen ve müslümanları saadet, kemal, ahlaki ve manevi yüceliş yoluna hidayete erdirebilecek tek kişi olan İmam Ali 25 yıl boyunca hilafet hakkından uzak kaldı.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei İmam Ali’nin –s– hükümet hakkından vaz geçmesi konusunda İslam siyasetinin temel noktalarına işaret ediyor ve şöyle diyor:
İslam dininde halkın görüşüne önem verilir. Halkın oyları hükümdarın seçiminde ve onun yapacakları icraatta benimsenmiştir. Dolasıyla siz görüyorsunuz ki Emirülmüminin –s– gerçekte İslam Peygamberi –s– tarafından atanmış olması ve hükümetin başına geçmeye esas hakkı olan kişi olmasına rağmen iş halkın oylarına gelince halkın görüşüne ve oyuna saygı gösteriyor, yani bu oyları geçerli sayıyor. İslamî nizamda biat, hükümdarın hükümetinin hakkaniyeti için bir şarttır. Eğer halkın biat etmediği bir hükümdar olursa, yani halk tarafından kabul edilmeyen biri olursa, o hükümdar evine kapanması gerekir. Çünkü velayet ve hükümetin meşruiyeti halkın biatine bağlıdır, yani hükümet ve zeamet halkın biati ile meşru olur.
İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei sözünün devamında asr-i saadet tarihine işaret ediyor ve şöyle diyor:
Osman’ın katledilmesinden sonra halk gelip Emirülmüminin’in –s– evinin etrafında toplandığında Emirülmüminin –s– halka hitaben: sizler de kimsiniz? Sizin oylarınızın ne etkisi olabilir? demedi, şöyle buyurdu: benden başkasını hilafet için çağırın. O hazret hilafeti ve zeameti kabul etmekten kaçınmak istediğinde halkı şöyle dedi: beni bırakın, başkasına gidin. Yani halka sizin iradeniz, sizin isteğiniz ve sizin seçiminiz belirleyicidir, dedi. O zaman biat ilkesi, benimsenen bir ilkedir. Gerçi İslam’de halk, meşruiyetin bir temelidir, yani meşruiyetin tüm temelleri değildir. İslam’da siyasi nizamın halkı oyları ve isteklerinden başka, takva ve adalet denen bir temele de dayanır. Eğer biri hükümet için seçilir, ama takva ve adaletten yoksun olursa, hatta tüm insanlar onu kabul ederse, İslam açısından böyle bir hükümet, gayri meşrudur. 015