Mayıs 29, 2016 08:33 Europe/Istanbul

Faik Akçay, Taraf gazetesinde, “Olmayan demokrasinin yaralanması”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir önceki yazının başlığı,“Dokunulmazlıklar demokrasiyi yaralayacak” sözcükleriydi. Okurlarımdan birisi, iyi bir ders vererek “Olmayan demokrasiyi” diye uyardı. Bu eleştiriye hiç kızmadım. Haklıydı. Tersine, çok sevindim. Demokrasi mi var da yaralanacak anlamına gelen bir uyarıyla karşılaşmıştım. Demokrasinin olmadığı bir ülkede, zamanda, böyle bir başlık atmak gülünç olmaktadır. Tüm okurlar böyle kılı kırk yararak eleştiriler getirseler ne güzel olur.”diyen yazar, yazsıının dveamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Yazmak kolay bir iş değildir. Düşüncelerini sayılarını bilemeyeceğin insanlarla paylaşınca, yaptığın en küçük yanlışı, kafana vuranlar çıkacaktır. Düşüncelerininiz gerçeklerden, doğrulardan yana değilse, kafanız kırılacaktır. Bu çok güzel, olumlu bir noktadır. Okurlar yazarları böyle adım adım izleseler, yaptıkları yanlışları ağızlarına tıksalar, ne güzel olur. Bunu tüm yazanlara, kitle iletişim araçlarına yapsalar önemli bir görev yapmış olurlar. Kitleleri gerçeklerin tersine sürüklemeye kalkanların ağızlarının paylarını verseler, kirli yüzlerini ortaya koysalar, önemli bir sorunun çözümlenmesine katkıda bulunurlar. Kitle iletişim araçlarında etkin bir “okur denetimi” olsa ne güzel olur. Gerçek demokrasiye yönelik adımlar ancak böylesi ortamlarda atılabilir.

“Olmayan demokrasi” çok yerinde bir uyarıydı. İnsan hak ve özgürlüklerinin yaşama geçtiği gerçek bir demokrasinin bu topraklara hiç uğramadığı bir gerçektir. Demokratikleşme adımları görüldüğünde, bu adımları atan ayakların anında kırıldığı bir ülkede yaşmaktayız. Yönetimlere azıcık eleştirel bakan aydınların, yazarların, çizerlerin, tutukevlerinde çürütüldükleri, yaşamları karanlıklara büründüğü, dünyanın kendilerine dar edildiği bir toplumsal geçmişimiz var. Demokratikleşmeye yönelik adımlarda, bir adım ileriye, üç değil beş adım geriye çevrildiği bir toplumda, geriye doğru atılan adımlar kanıksanmaktadır.

Toplumdan hiç ses çıkmamaktadır. Daha önce demokrasinin olmadığı unutularak, daha kötüye doğru gidişi anlatabilmek için, yersiz, gerçekleri yansıtmayan sözcükler, kavramlar kullanma yanılsaması da gündeme gelmektedir. Bu topraklara gerçek bir demokrasinin hiç gelmemiş olduğunun bilincinde olan birinin, “Dokunulmazlıklar demokrasiyi yaralayacak” gibi bir başlıkla yazıya başlaması, bir atlamadan başka bir şey değildi. Bir yanılgı değil, bir atlamaydı. “Olmayan demokrasi” uyarısı, somut gerçeğin ortaya konulmasıydı. Belli milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla, demokrasiye yönelik adımlarım daha da tırpanlanacağı açıktır. Anlatılmak istenen buydu. Yazımda, dokunulmazlıkların bir demokrasi göstergesi olmadığı vurgulanmıştı.

Keşke insanlar yöneticilerini de sıkıca izleseler. Ne yaptıklarını, neleri yapmadıklarını bir bir ortaya koysalar ne güzel olur. Gerçek bir demokrasi o zaman kaçınılmaz olacaktır.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomide moraller bozuk”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu ) tarafından yayınlanan Mayıs ayı ''Ekonomik güven endeksi '' geçen seneki seviyesinde, yüzde 82 güven sınırı altında seyretti. Güven endekslerinde 100 güven sınırıdır. 100'ün Altı güvensizlik, üstü ise güven göstergesidir.

''Ekonomik güven endeksi, tüketici ve üreticilerin genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini özetleyen bir bileşik endekstir. Bu endeks, Tüketici, İmalat sanayii, Hizmetler, perakende ticaret ve inşaat sektörlerinin beklentilerini birlikte değerlendirir.”diyen yazar, yazısının dveamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Üretici ve tüketicinin beklentisi, aynı zamanda ekonomik gidişatı da etkiler. Olumlu beklentiler ekonomide canlanmayı hızlandıran, olumsuz beklentiler ise tersine tüketimin ve piyasanın daralmasına neden olan faktörler içindedir.

Üretici ve tüketici beklentilerini bu günkü ve gelecekte tahmin ettikleri siyasi ve ekonomik istikrara bakarak ve ayrıca geçmişte yaşanan sorunları dikkate alarak şekillendirirler.

Geçmişe bakarak, Devletin, hane halkının, firmaların gelecekle ilgili beklentilerini şekillendirmesine İktisat dilinde "Uyarlayıcı bekleyişler" deniliyor.

Türkiye de 2012 yılından sonra büyüme oranları düştü, işsizlik arttı, piyasada durgunluk başladı. Ekonomik Güven Endeksi de aynı şekilde 2012 yılında güven sınırı üstünde yani, yüzde 113.6 iken sonraki yıllar düşmeye başladı ve son üç yıldır güven sınırı altında devam ediyor.

Ekonomide canlanma olması için üretici ve tüketici kararları olan iç dinamiklerin harekete geçmesi gerekir. Bunun içinde siyasi istikrar önemlidir. Bu gün siyasetteki sertleşme , toplumdaki ayrışma, Demokrasi zafiyetleri, iç dinamiklerin harekete geçmesini önleyen en önemli bir sorunlardır.

Öte yandan Mayıs ayında sektörler itibariyle imalat sanayii olarak reel sektör ve perakende ticaret endeksleri güven sınırının üstünde, Hizmet sektörü ve inşaat sektörü endeksleri ise güven sınırının altında kaldı.

Hizmet sektöründeki güven kaybına bu sene durgun giden Turizm sektörü etkili oldu. Asıl sorun, daha düşük olan ve 5 yıldır güven sınırının altında kalan inşaat sektöründedir.

İnşaat sektöründe konut satışları 2015 yılına göre bu sene ocak ayından beri düşüyor. Türkiye genelinde konut satışları 2016 Nisan ayında da yine bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 10,9 oranında azaldı.(TÜİK)

Konut sektöründe beklentiler açısından da, 2015 Nisan ayı ile 2016 Nisan ayı arasında:

Alınan Kayıtlı siparişlerde yüzde 2.2 azalma oldu… Satış fiyatları beklentisi yüzde 3.2 düştü… Toplam çalışan beklentisi ise yüzde 7.8 geriledi.

Konut sektörü için daha dikkatli olmak zorundayız. Hükümet ekonomide kısa süreli canlanma yaratıyor diye konut sektörünü destekliyor. Ancak bu sektörde arz fazlası oluştu. Dahası konut yatırımı sürekli katma değer yaratmaz. Bu sektörün balon yapması, ekonomik kriz demektir .

…***

Ahmet Tan, Cumhuriyet gazetesinde, “İktidardan da tasarruf olmaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sabah dava, akşam dava. Giden “dava” diyor, gelen “dava”.. Çok doğal. Türkiye artık bir dava cumhuriyetidir.

“Avrupa’nın en büyük adliye sarayları” bizde olduğu için değil.

En tıkış tıkış hapishanelerine sahip olduğumuz için de değil. Davaların ve kargaşanın daha da artması için, milletvekillerinin dokunulur hale getirilmesi için de değil. Ya?!Bir işaretle, gönderilen başbakan “Dava ve davamız!” diyerek gidiyor ve ekliyor: “Mevki ve makam uğruna, hiçbir dava arkadaşıma asla ihanet etmem!” Bu nasıl dava ise, arkadaşları ona anında ihanet ediveriyor! Diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bir işaretle getirilen Binali Bey’in ilk sözü de her nasılsa ve niye ise hemen “Dava” oluyor:

Ve sesi kısılma pahasına daha ilk günden ilan ediyor: “Davası davamızdır!”

Ne davası? Kimin davası? Neyin davası?

Bilen yok... Davanın asıl sahibinin ise aslında tek davası, tek derdi var (idi!):

- TBMM üyesi olduğu günden bu yana 12 yıl peşini bırakmayan “resmi evrakta sahtecilik, kalpazanlık, suç işlemek üzere örgüt” gibi dosyalardan kurtulmak.

Kurtuldu da..

Onu oralara getiren rüzgârlar, paraleller, paralı ellerin inayeti ve demokrasinin cilvesi ve muhalif liderlerin edilgenliği sayesinde girdiği tüm seçimleri kazandı.

Ve kazandığı her seçimi de hakkındaki davaları “sıfırlamak” için kullandı.

Yine de ağzından “dava” hiç düşmedi, düşmüyor.

TBMM’de bile bir Allah’ın kulu çıkıp, “Bu dava neyine davası yaa?!” diye soramıyor!

Sorarsa “dava” hazır! Avukatlar elde dilekçe hazır bekliyorlar: “Hakaret kastı var.. Madde 299.. Dört yıla kadar hapis!”

Oysa, onlar kazandıkça müvekkilleri kaybediyor!

Bu yüzden de maalesef Sayın Erdoğan’ımızı “Dünyanın en çok hakarete maruz kalan cumhurbaşkanı” sıfatının sahibi yapıyorlar!

“Dava” deyince bizde okumuş yazmışların aklına eskiden 141- 142. maddeler ile 1402 sayılı yasalar gelir.. Dünyada ise biraz okumuş yazmışlar hemen Kafka’nın bu adı taşıyan ünlü romanını hatırlar.

Kafka’nın “Dava”sı bitip tükenmez bir korku atmosferinde gerçer.

Olmayan suçların, olmayan mahkemelerde, var olmayan yargıçlar ve avukatlar marifetiyle yürütüldüğü bir davadır, söz konusu dava!.

Ortada sadece ve yalnızca “suçlu” vardır.

Suçlu neyi savunacağını, nasıl savunacağını bilemez.. Çünkü ne ile suçlandığından habersizdir.

Ama yine de herkes, her nasılsa bu davadan haberdardır.

“Suçlu” çaresiz biçimde ve belirsizlikler içinde debelenir durur. Davanın odağında kendisinin yer aldığını anladığında ise iş işten geçmiştir.

Ama aslında ortada gerçek bir dava da yoktur.

Var olan tek şey “dava” ile “yargı”nın boğucu gölgesidir!

Ya bizimkinin “Davası”? TBMM’nin yetkilerini de üstlenip başkan olmakla yetinecek mi?