Mayıs 30, 2016 08:33 Europe/Istanbul

Yakup Kepenek, Cumhuriyet gazetesinde, “AKP’de değişim mi?!”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“Son günlerde AKP’deki gelişmeler gündemi belirliyor.  

AKP ne idi, ne oldu, ne olacak soruları tartışılıyor; genel başkan ve yönetim değişiklikleri konuşuluyor. Ancak bu partinin bilime bakışı tamamıyla göz ardı ediliyor! Oysa AKP’nin bilim anlayışı okunmadan ne bu parti doğru anlaşılabilir ne de ülkenin bilimsel gelişmesi üzerine söz söylenebilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AKP, iktidarının daha ilk yılında, 2003’te Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’na (TÜ- BİTAK) el koydu; bir süre sonra TÜBA-Türkiye Bilimler Akademisi de aynı işlemi gördü.

TÜBİTAK’a el konulması, AKP’nin 1. Bilimsel bilginin yol göstericiliğinden; 2. Araştırma özgürlüğü ve üniversite özerkliği değerlerinden; 3. Özerk ve bağımsız kamu kurumu, denetim ve denge kavramlarından ne kadar uzak olduğunun kanıtıdır. İzleyen yıllarda bu el koymanın yıkıcı sonuçları yaşandı ve yaşanıyor.

AKP iktidarının başında, 2004 yazında Maden Tetkik ve Arama Kurumu’nun Tabiat Tarihi Müzesi’nin yeni binasının açılışını zamanın başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı yapacaktı.

Yine AKP iktidarının daha ilk yıllarında, şimdilerin AKP içi muhalefetin öncülerinden kesilen o zamanki Milli Eğitim Bakanı’nın, Cumhuriyetin bilimsel eğitim anlayışını yok edici uygulamaları; aynı dönemde önce Van Yüzüncü Yıl, sonra da Malatya İnönü üniversitelerinde yaşatılan baskı ve yıkım süreçleri, AKP’nin bilime bakışının çok somut göstergeleridir. İzleyen yıllarda eğitimdeki 4+4+4 uygulamasına; üniversitelerde temel bilim bölümlerinin birçoğunun kapatılmasına ve tüm eğitim aşamalarındaki tekçi uygulamalara oralardan gelindi. Bugün bilim insanları bildiri bile yayımlayamıyor!

TÜBİTAK ile başlayan uygulamalar, AKP’nin dünya görüşünün çağdaş bilime çok yabancı oluşunun somut göstergeleridir. Bu değişmeyen bakış muhalefet partileri, üniversiteler ve bilimsel gelişme konusunda kamuoyu oluşturan kesimler tarafından da sorgulanmadı ve sorgulanmıyor.

Kutlu Yürüyüşe Devam, son AKP kongresinin ana sloganıydı. Ancak bu kavram ve buna bağlı dava, veri alındı, hiç konuşulmadı.

AKP ideolojisi niteliği gereği özgürlükçü olamaz; özgürlükçü olamayınca da bilimsel ve sanatsal üretim ortamı oluşturamaz.

Bu nedenle ülkenin geleceğinin daha fazla kararmaması için AKP’nin bilim ve onun temeli olan eğitim politikası, bilimsel olarak, açık ve kesin bir dille eleştirilmeli ve reddedilmelidir.

…***

Ünal Emiroğlu, Yeni Mesaj gazetesinde, “Cumhurbaşkanı dokunulmaz değildir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ülke cumhuriyetle yönetiliyorsa cumhurbaşkanı yönetimin en üst noktasındadır. Ne var ki bu konum onu sorumsuz kılmaz ve bu konumu ona her alanda dokunulmazlık kazandırmaz. Cumhurbaşkanı öncelikle tarafsız olmak zorundadır. Anayasanın 101.maddesine göre, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişkisi kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yine Anayasanın 105.maddesi cumhurbaşkanının “sorumluluk ve sorumsuzluk hali”ni belirler. O maddenin son cümlesi şöyledir: “Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, TBMM üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.” Anayasaya uymamak, anayasal görevi yapmamak “yüksek ihanet” suçunu oluşturur. Bu en büyük suçtur. Ya söz konusu olabilecek başka suçlar…

Anayasaya aykırı davranarak onu tanımadığını, anayasal yargının tepesindeki Anayasa Mahkemesi’ne saygı duymadığını, partisiyle ilişkisini kesmediğini söylem ve eylemleriyle sürdüren Cumhurbaşkanı, rejimin fiilen değiştiğini ilan ederken AKP’nin genel başkan yardımcılarından biri de, fiilen başkanlık sisteminin başladığını ifade edebilmiştir.

Bu olanların hepsi anayasanın ihlâli olup, Türk Ceza Kanununda “anayasayı ihlâl suçu” olarak tanımlanmıştır.

Ayrıca uluslararası ceza hukukunda (Roma Statüsü) yerini bulan ve TCK madde 306’daki “yabancı devlet aleyhine asker toplama” suçu, Suriye aleyhine girişimleri nedeniyle Cumhurbaşkanını “vatana ihanet” ten yargı önüne taşır.

Cumhurbaşkanına dokunulabilmesi için TBMM’den, bugünkü yapısı itibariyle, yeter sayı çıkmayabilir. Ancak BM Güvenlik Konseyi Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) talimat vererek soruşturma başlatabilir. Nitekim, Cumhurbaşkanı, önceki Başbakan, İçişleri Bakanı ve MİT Müsteşarı aleyhine oluşturulan soruşturma dosyaları UCM savcısı önünde beklemektedir.

Ülkede gerçek bir demokrasi varsa, hukuk düzeni bağımsız ve tarafsızsa ve de iyi işliyorsa;

Çağdaş dünyada hiç kimsenin “kanun benim”, “devlet benim” demesi, yani kişiselleşmiş iktidar hoşgörülmez, kabul görmez; askeri olsun, sivil olsun hiçbir darbenin hoşgörülmediği gibi.

…***

Mustafa Kul, Yurt gazetesinde, “Bakanlar ve bakamayanlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cuma günü programı okunan hükümet, dün güvenoyu alarak resmen göreve başlamış oldu. Bu hükümet; Cumhuriyet tarihimizin 65. hükümeti, Binali Yıldırım ise 38. Başbakanı olarak Cumhuriyet tarihindeki yerini almış oldu. 93 yıllık Cumhuriyet döneminde kurulan bu 65 hükümetin 18'i, CHP'nin tek partili döneminde kurulmuş,47'si ise çok partili döneme geçişimizden sonra kurulmuştur. Tek partili dönemde kurulan 18 hükümetin 7'sinde Başbakanlık görevini İsmet İnönü üslenmiş olmasına rağmen geri kalan 11 hükümetin neredeyse tamamında, daha sonra Demokrat Parti kadrolarında yer alan kişiler Başbakanlık görevini üstlenmişlerdir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Çok partili döneme geçişimizden sonra kurulan 47 hükümette ise 3 kez İsmet İnönü, 5 kez Bülent Ecevit Başbakanlık görevini üstlenmiş ki, bunun dışındaki 39 hükümetin tamamında sağ tandanslı partilerin genel başkanları veya o çizgiden gelen kişiler Başbakanlık görevinde bulunmuşlardır.

   2 dönemlik Cemal Gürsel hükümetini de ayıracak olur isek, 37 hükümetin tamamında aynı ideolojinin temsilcileri Başbakanlık görevinde bulunmuşlardır. Bu dönem içerisinde; Süleyman Demirel 7, Adnan Menderes 5, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu 3, Turgut Özal ise 2 kez Başbakanlık görevini üstlenmişlerdir.

    İsmet İnönü'nün, çok partili döneme geçişimizden sonraki, 3 dönemlik Başbakanlık süresinin toplamı 3 yıl 3 ay, Bülent Ecevit'in 5 dönemlik Başbakanlık süresi ise, 6 yıl, 3 ay, 19 günlük bir süreyi kapsamaktadır. 1950'den günümüze kadarki 66 yıllık dönemin 9 yılında İsmet paşa ve Bülent Ecevit Başbakanlık görevini üstlenmiş olmasına karşın, 57 yıllık dönemin tamamında aynı çizgiyi takip eden ve tüm ideolojisini ''CHP karşıtlığına'' oturtan siyasi partilerin temsilcileri ülke yönetiminde bulunmuşlar ve bu kadar uzun bir süre yönetimde olmalarına karşın, ülkemizdeki tüm olumsuzlukların müsebbibi olarak da her dönem yine CHP'yi suçlayarak yönetim erkini ellerinde tutabilmişlerdir.

     Bu açıdan baktığımızda, ülke siyasetinde; akılla, mantıkla izah edilemeyecek bir terslik olduğu açıkça görülmektedir. 57 yıldır bu ülkeyi kesintisiz olarak yöneten sağ partilerin, ülkemizde yaşanan bunca olumsuzluklardan dolayı yıpranmamış olması, ya bizim gibilerin ülkemize bakış penceresinin yanlış olduğu ya da CHP kadrolarının yetersiz oluşuyla izah edilebilir.

    Nedeni ne olursa olsun, gerçek şu ki, ülke yönetimine 57 yıldır sağcılar bakıyor.Binali Yıldırım Bey’in kabinesine baktığımız zaman, ülke yönetimine kimlerin bakacağını tahlil ettiğimizde: listenin sevindirici yanı da üzücü yanları da var. Ensar Vakfı’nda yaşanan o insanlık dışı olayı örtbas etmeye kalkışan Sema Ramazanoğlu'nun liste dışı kalmış olması, büyük şefin ''gözüne girmek'' için kendisini yerden yere vuran ve bu yaşına kadar bıyık bırakmamış olmasına rağmen büyük şefin talimatıyla bırakan Yalçın Akdoğan ve başkanlık sisteminin yılmaz savunucusu Burhan Kuzu'nun kabinede yer almamış olması sevindirici bir durumdur.

   Üzücü olan yanı ise, daha önceki kabinede iki kadın bakan var iken bu kabinede sadece bir kadın bakanın bulunmasıdır. Ama umarım kabinenin tek kadın bakanı, selefi Ramazanoğlu'nun düştüğü hatalara düşmez, kendi bakanlığını ilgilendiren konularla ilgili olarak ''kadın'' ve ülkemiz için kutsal olarak kabul edilen ''aile'' kurumuna samimi olarak hassasiyet gösterir.