Mayıs 31, 2016 07:02 Europe/Istanbul

Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Mehmet Şimşek sıcak para bakanı oldu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bildiğiniz gibi Merkez Bankası faiz indiriyor. Ama faizi üst banttan indiriyor. Yani bankalara verdiği paranın faizini indiriyor. Ve bu üst bant faiz oranını 23 Şubat 2014’ten bu güne 10,75’den yüzde 9,5 düzeyine kadar indirdi. Alt banttaki faizi ise aynı dönemde yüzde 7,25 olarak sabit tuttu.Böylece Merkez, bankalara verdiği paranın fiyatını ucuzlattı. Fakat alt bandı sabit tutarak, parasını satamayan bankalara faizi garanti etti ve ediyor. Böylece yurtdışından sıcak para getiren banka bu parayı satamadığı takdirde Merkez Bankası’na enflasyonun üzerinde bir orandan park etmiş oluyor. Kısaca sıcak para getirene garanti verilip sıcak para girişi teşvik ediliyor. 

Oysa sıcak para kalitesiz yatırımlara neden olduğu için bu ülkenin ekonomik büyümesini zayıflatıyor. Ve spekülatif alanlara gelen sıcak para ani hareketlerle finansal piyasalarda sürekli oynaklık yaratıyor. Hattâ ani çıkışlarda finansal kriz yaratıyor. Böylece uzun vadeli yatırımlar yapılamıyor. Yüksek oranlı ve sürdürülebilir kalkınma hızı sağlanamıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gelelim bütün bunları niye anlattığımıza…

Anlattık, çünkü; son görev dağılımında Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ekonomide tek koordinatör olmaktan çıkartıldı. BDDK, SPK, TMSF gibi kuruluşlar başka bir Başbakan yardımcısına bağlandı. Mehmet Şimşek’e Hazine Müsteşarlığı, Merkez Bankası ile kamu bankaları bağlandı. Böylece Başbakan Yardımcı Şimşek sıcak parayı çekmek için alt bant faizleri iki yıldan fazla süredir sabit tutan Merkez Bankası’yla baş başa kaldı

Tabii yeri gelmişken hemen belirtelim asıl mesele iktidarın sıcak paradan vazgeçmemesi. Yani sürekli faiz lobisine karşıymış gibi bir söylem geliştiriyorlar ama faiz lobisine destek veriyorlar. Çünkü faiz lobisine destek vermeseler Merkez’den alt bandı indirmesini isterler. Ama bunu istemiyorlar. Bir de hâlâ artık anlamı kalmamış ve kafa karıştıran bandın kaldırılmaması ayrı bir sorun oluyor.

Anlayacağınız iktidar sözde faiz lobisine karşı çıkıyor. Aslında sırtını faiz lobisine dayayıp sıcak paraya yüksek faiz verip, bu ülke insanının alın terini sömürüyor.

Niye böyle bir tespit yapıyoruz?

Yapıyoruz, çünkü; pek çok zengin ülke merkez bankasının faiz oranları ve devlet bonoları negatif faizle işlem görüyor.

…***

Esfender Kokmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Otomatik katılım sistemi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bireysel Emeklilik Sistemi zorunlu hale getiriliyor. Hazırlanan ''Otomatik Katılım Sistemi'' ile 45 yaş altı 13 milyon çalışanın her ay aylığından en az 100 lira kesilecek ve bu para bir bankada kendi hesabına yatırılacak.Herkes sistemde 6 ay süre ile zorunlu kalacak ve isteyen 6 ay sonra parasını alıp sistemden çıkabilecek. Yani çalışanlar en az 6 ay zorunlu olarak tasarruf edecekler.Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek, Çalışanların bu yolla ikinci bir emeklilik geliri elde etme imkanı sunduklarını söylüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ekonomide cebri tasarruf, Devletin iktisadi karar birimlerine vergi gibi çeşitli kesintilerle istekleri dışında yaptırdığı tasarruflara denilir. Bu anlamda Otomatik katılım sistemi , çalışanların zorunlu olarak bankalara kaynak yaratmaları demektir. 45 yaş altında kalan 13 milyon çalışanın , bankalarda her ay 1 milyar 300 milyon lirası zorunlu olarak bekleyecek. 6 ay zorunlu bekleme zorunlu olduğuna göre, ilk uygulamada 7.8 milyar lira bankalara bir finansman imkanı sağlanacaktır. 6 ay sonra çalışanların bir kısmı sistemden ayrılacaktır. Bakana göre sistemde kalacak olanlardan 10 yılda 100 milyar tasarruf bekleniyor.

Aslında, Hükümetin bu sistemi getirmesinin bir nedeni zora giren bankaları kurtarmaktır. Sistem bankalar için yeni bir kaynak oluşturacaktır. Bankaların kredi mevduat oranı yüzde 123 oldu. Öz varlıkları azaldı. Bankalar Birliği Batık kredi oranının yüzde 6'ya ulaştığını açıkladı. Bu şartlarda sistem nedeniyle bankalar yatırılan zorunlu kesintiler, bankaların yeni kredi verme imkanını yaratacaktır.

Çalışanlara gelince … Çalışanların tasarruf etmesi için gelirinin yeterli olması gerekir. Türk-iş bir kişinin aylık yaşam maliyetinin 1410 lira olduğunu hesap ediyor. Bu şartlarda bırakın bir aileyi, 1300 lira alan tek bir asgari ücretli yaşamını devam ettirmek için maaşından kesilen 100 lira yerine bankalardan borç almak zorunda kalacak veya kredi kartıyla hayatını idame ettirmek zorunda olacaktır.

Kaldı ki mevduat faizi enflasyonun altında kaldığı için , mevduat sahibi eksi faiz alıyor. Söz gelimi TÜİK verilerine göre Nisandan nisana yıllık brüt mevduat faizi, 2014'te yüzde eksi 3.55, 2015’te yüzde eksi 2.55 ve 2016 da ise yüzde eksi 1.56 oldu. Faiz üzerinden alınan ve Yüzde 10 yüzde 15 arasındaki gelir vergisi stopajını da düşersek, tasarruf sahibinin aldığı eksi reel faiz artmış olur.

Tasarrufların bankalarda eksi faizden dolayı erimesini önlemek için, devletin her ay en az yüzde 5 katkı payı vermesi gerekir. Bu şartlarda vergi verenler ''benim vergilerimi neden bankalara ve çalışanlara aktarıyorsun '' diye tepki gösterecektir.

Ayrıca Mevcut yasal düzenlemede , çalışanın borcu varsa icra yoluyla maaşından dörtte bir oranında kesiliyor. Bu durumda bankadaki tasarrufuna el konulabilir. Banka ve kerdi kartları takibinde bankalar da çalışanın tasarrufuna el koyabilir.

Nihayet Hükümetin çalışanların maaşında cebri tasarruf yoluna gitmesinin ikinci nedeni, özel tasarrufların düşmesidir. O kadar ki 2000'li yılların başında yüzde 25 olan özel tasarruf oranı, şimdilerde yüzde 13 seviyesindedir.

Ne var ki , cebri tasarruf yetmiyor, önemli olan tasarrufları yatırımlara yönlendirmektir. Bunun için de yatırım ortamı olması gerekir. Siyasi iktidarın yatırım ortamı oluşturmak derdi yok gibi duruyor.

…***

Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinde, “Sisteme ‘Kılıç’lı uyarı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç, yargıya güvenin dibe vurduğu şu günlerde, yargıçlara önemli uyarılarda bulunuyor.Erdoğan’ın AKP ile olan ilişkisini dile getiren Kılıç, yargıçların Cumhurbaşkanı ile aynı ortamda bulunmaları halinde “yargı bağımsızlığı” gereği ayağa bile kalkmamalarını öneriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Şöyle diyor Kılıç: “Sayın Cumhurbaşkanı her seferinde, partisi ile resmi olarak ilgisini kestiğini, ama bu duygusunun yok edilemeyeceğini söylüyor, gönül bağının sürdüğünü söylüyor. Bunu ifade ettikten sonra fiili durum yarattı. Başbakan gibi muhalefet partilerini eleştiriyor. Cumhurbaşkanı’nın böyle vaziyet aldığı durumlarda yargı organlarının başkanlarının bu tür seyahate gitmeleri fevkalade yanlıştır.”

“Yargıçlar, çok çeşitli nedenlerle yeterince adaletli olamayabilirler. Böyle dönemler yaşanabilir. Ama yeterince adaletli olamıyorlarsa bile adaletli görünmek durumundadırlar. O yüzden bu görüntüleri doğru bulmuyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı zaten bizzat kendi farklılığını açık açık ifade ediyor.”

Kılıç, birkaç gün önce yaptığı başka bir konuşmada da Davutoğlu’nun yerine Binali Yıldırım’ın getirilmesini “tiyatro” olarak yorumlayarak iç siyasete yönelik de keskin eleştirilerde bulunmuştu.

 Eski bir yüksek mahkeme başkanı ve AKP’nin kapatılmasının önüne geçen isim olarak tarihe geçen Haşim Kılıç, bu sadece siyasette değil yargıda dönen tiyatroları da dile getirme gereği duyması çok önemli.

Türkiye’nin siyasetten yargıya kadar neredeyse her alanda “tek kişinin yazdığı” senaryoları oynayan bir tiyatroya dönüşmesinin müsebbibi ise devletin en üst makamlarında iken yani güç ellerinde iken gereğini yapmayan bugün mevcut duruma sert eleştirilerde bulunan Haşim Kılıç gibi Bülent Arınç gibi Hüseyin Çelik gibi isimlerdir.

Bu tiyatro sahnesinin meydana gelmesine hep birlikte ve el ele zemin hazırladılar. Huyunu suyunu çok iyi bildiğimiz Erdoğan’ın muhtemelen siz bu satırları okurken Haşim Kılıç hakkında yapacağı sert eleştiriler ile bu defa “konuşmalarımız yanlış anlaşıldı” bestesini okumaya başlarız.

Doğrudur, devletin bütün birimleri tek kişinin emrine girmiş bir görüntü arz etmektedir. Bundan yargı da nasibini almış durumdadır. Bir partinin kongresinin yapılmaması için adalet bakanının devreye girip icra dairelerine telefon ettiği bir ülkeden bahsediyoruz.

Anayasa Mahkemesi’ne başvurup dokunulmazlıkların kaldırılmasına itiraz için bireysel başvuruda bulunmak isteyen milletvekilleri için “Olmaaaz! Başvuru yapamazsınız!” diye haykıran bir Adalet Bakanımız var. Oysa bu konuda karar mercii Anayasa Mahkemesi değil mi? Bırakın ne karar verirse versinler.

Mahkemeler üzerinde muazzam bir siyasi sultanın kurulduğu ve Anaysa Mahkemesi eski Başkanı’nın bile yargıçların adaletli olmasını değil ADALETLİ GÖRÜNMESİNİ yeterli gördüğü bir ülkeden bahsediyoruz.

Bu ülkede dünyanın en mükemmel anayasasını bile yapsanız hiçbir işe yaramaz.

Zira sorun sistem değil insan sorunu.