Türkiye'den köşe yazarları
Latif Salihoğlu, Yeniasya gazetesinde, “Başkanlığa kadar gerilim siyaseti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Siyaseti meslek olarak seçenler, adım adım o hedefe doğru yürürler.Atılan illk adımlardan biri, siyaset ringine, yahut minderine çıkmak ve orada durabilmek, tutunabilmek.Bazıları bu kadarlıkla da iktifa eder. Liderlik vasfı veya hırsı olanlar ise, hiç sınır tanımaz ve zirveye kadar gitmek için her yolu dener, her türlü plânlamayı yapar ve uygular.Türkiye, şu sıralar şiddetli bir gerilim politikasının cenderesi içinde. Bu gerilimin, zaman zaman “öfke siyaseti”ne dönüştüğü de oluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İşin garip tarafı, gerilimi hafifletmesi, sükûneti sağlaması, kitlelerin uyum içinde yaşamasına gayret göstermesi gerekenler, tam tersine bir davranış sergiliyor.
Öyle ki, alevlenmiş olan ateşi daha da körüklüyor, kopma derecesine gelmiş olan halatları daha da geriyor, yükselen tansiyonu tırmandırdıkça tırmandırıyor ve nihayet bilumum platformlarda öfke diliyle konuşmaktan asla geri durmuyor.
Peki, bu ne demektir ve bu acip tavır hangi hedefe yöneliktir?
Artık hiç şüphemiz kalmadı ki, yürütülmekte olan şu yüksek gerilimli siyaset, özellikle şu iki hedefe kilitlenmiş durumda: Birincisi, “tek adam”cılığa müsait yeni bir Anayasa ve yine “tek adam” odaklı bir Başkanlık Sistemi.
Bu yönde sonuç almanın yegâne yolu ise, şimdilik gerilim politikalarında görülüyor.
Zira, inisiyatifi elinde tutanların yürütmüş olduğu bir “gerilim siyaseti”, daima yüzde 50’nin üzerindeki bir destek oranına tekabül eder.
Buna göre, gerilim ne kadar şiddetlenirse, destek oranı da o nisbette yükselir.
Gelişmelere bu açıdan bakıldığında, son bir senedir tırmanışa geçen kontrollü gerilimin, bir müddet daha devam edeceğini söylemek mümkün.
“Tek adam”a göre yeni bir Anayasa ve Başkanlık Sistemi devreye girdikten sonra, tıpkı yakın geçmişte uygulanan “Çözüm Süreci”ne benzer yeni bir süreç başlatılacak ve yeni dönem için toz-pembe tablolar sergilenmeye çalışılacak.
Bilindiği gibi, şu ucûbe “Çözüm Süreci” yine “patent sahibi” tek adam tarafından buzdolabına kaldırılmıştı. Bu demektir ki, o nasıl isterse “Süreç” de ona göre işler, gelir, gider, erir, donar, vesaire...
…***
Arslan Tekin, Yeniçağ gazetesinde, “AKP dizginsizleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ak Parti içinden, "dizginsizler"e karşı kaygı taşıyanlar artıyor. Ama hâlâ "ilâhlaştırma"nın önünü kesecek bir tavır göremiyoruz. Ak Parti'nin fetvacıları hiç oralı değiller. İslâmı tek kişiye endekslenmişler; alan memnun, satan memnun.Ak Parti'nin kendi içindekilerin bile "troller" ve "troliçeler" diye andığı, "maaşlı", grup mu desem, gruplar mı desem, bir çamurcu "dizginsizler"i var ki, "aman Allah'ım!" dedirtiyorlar. Kendilerince RTE/AKP'yi savunmak için çamurun envâ ü çeşidini sıçratıyorlar. Öylesine dizginsizler! Çoklukla, Ak Parti içinde, kıpırtılara karşı tetikteler.Eski AKP Bursa milletvekili Mehmet Ocaktan'ın ta burasına gelmiş olmalı ki, tahlilî bir yazı yazdı. Çirkefçiliğin kendi bünyesine nasıl zarar verdiğini sert bir dille sıraladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Mehmet Ocaktan, bilmiyorum Ahmet Davutoğlu mu kurdurdu, Karar adlı gazetede yazıyor. "İç tenkitler"i dikkate değer. Tabiî bu arkadaşımızın -bizim gibi eski Tercüman'cıdır- yeniden aday gösterilmemesinin tesiri mi, Saray'ın tam kontrolündeki bir gazetenin başından gönderilişi mi, serazat şair ruhunun isyanı mı, yeri geliyor, "ilâhlaştırıldığı" bir zamanda bile R. T. Erdoğan'a, kelime ne derece uygundur kestirmiyorum, "posta" koyuyor, "Hizaya gel; bulutların üzenine çıkma; aşağısını göremezsin!" demeye getiriyor.
Bir partide iç tenkit yolları tıkanır, bey'atçı zihniyet hâkim olursa, o parti, bir an parlasa bile hızla düşer; kişi gider, parti biter.
MHP kendi içinde kaynıyorsa, bir hareket bir beklenti var, demektir. Elbette rakip olanlar, karşı tarafı engellemek isteyeceklerdir. Bu, partide verimliliğe işarettir. MHP'de çekişme, çok katı geçiyor. Kayyım vaziyet ediyor; kongre tarihi belirliyor. Muhalifler yollara düşüyorlar, il il, ilçe ilçe dolaşıyorlar, ağırlıklarını tartıyorlar. Köprü başını tutanlar her ne kadar hazzetmeseler, olmadık engeller çıkarsalar da, "sağlık" belirtisi, parti içi muhaliflerin varlığıdır.
Mehmet Ocaktan, kendi partisinde "dizginsizler"e çok kızgın. "Yaşadığımız dönemin insan onurunu rencide eden görüntülere sahne olduğunu artık hepimiz biliyoruz." dedikten sonra çok ağır yükleniyor:
"Malum son dönemde AK Parti'den nemalanmayı 'dava' ile meczeden ve buradan aldığı güçle de adeta bir politbüro şefi edasıyla herkesi hain ilan eden irili ufaklı 'hain üretme büroları' türedi. Bu büroların hiçbir inanç, ahlak ve vicdan kaygısı bulunmuyor. Kendilerine ne kadar 'yolluk' veriliyorsa o kadar tetikçilik yapıyorlar, ne eksik ne fazla..."
Mehmet Ocaktan, R. T. Erdoğan adının "kullanıldığı"nı açıkça yazıyor:
"Her sabah kalktıklarında AK Parti etrafında kaçak olarak kapattıkları alana yaklaşan, kurdukları çıkar çemberi için tehdit oluşturan ya da oluşturma potansiyeli bulunan kim varsa önce onları 'Tayyip Erdoğan karşıtı' olarak ilan edip kontrolleri altında bulundurdukları alanın güvenliğini sağlarlar."
…***
Uğur Gürses, Hürriyet gazetesinde, “Bankaların bilançosu ekonominin panoraması”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“TÜRKİYE'nin büyüme hikayesinin 'panoramik resmi geçidi' bankacılık sektörünün bilançosundan izlenebilir. Bu sadece ekonomik olgu ve gelişmelerin değil, politik ve toplumsal gelişmelerin de bir sonucudur. Bankacılık sektörünün ekonomiye ‘kan akışı’ sağlayan bir işleve sahip olduğu geriye doğru bakıldığında daha iyi anlaşılır. Örneğin 2002 yılında milli gelirin kabaca yüzde 60’ına denk gelen bir bilanço büyüklüğü olan sektörün, bugünkü büyüklüğü yüzde 120’si kadar. Sermaye ve kaynak buldukça, kâr elde edip bunu öz kaynaklarına ekledikçe kredi verme yeteneği arttı; bu da ekonomik büyümeye kaynak oldu. 2002’de bilanço içindeki payı yüzde 25 olan krediler, bugün yüzde 63’e geldi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
2002’de milli gelirin yüzde 15’i kadar kredi yaratan bankacılık, bugün yüzde 76’sı kadar kredi yaratmış durumda. Bunun sırrı da; 2002 reformları ile sağlıklı hale gelen ekonomide bankacılığın itibarının artması, böylelikle dış kredi olanaklarının artması. Yani borçlanma. Bankaların kredi verirken sınırsız bir kaynakları yok. Sermaye ve mevduat artışı sınırlı iken tek büyüme kaynağı var dış kredi. Son 67 yılın hikayesi de budur. Bankaların büyümesi, kredi verdikçe ‘riskli varlıkların’ artması demek. Bu da sermaye yeterliğini aşağı çeken bir unsur. Bunu aşmanın yolu da, ya sermaye ilavesi yapmakla ya da kredi verme hızında yavaşlamakla mümkün. Geçen hafta Bankalar Birliği genel kurulu sonrasında açıklanan 2015 verileri şu gelişmelerin izini taşıyor; hikayenin sonuna yaklaşıyoruz. Yani, bankaların öz kaynak kârlılıkları düşüyor, sermaye yeterlikleri sınıra yaklaşıyor, mevduat artışı kredi artışını desteklemiyor. Bankacılık sektörü aktifleri dolar bazında 3 yıldır yerinde sayıyor. TAKİPTEKİ KREDİLER Hele ki artış eğilimindeki sorunlu kredilerden gelebilecek potansiyel ilaveler, kredi verme yeteneklerini daraltacak. Örneğin bankacılık sektörünün kredilerinin yüzde 4’ü turizme, yüzde 8’i ise enerji sektörüne verilmiş durumda. Her iki sektörde son bir yılda yükselen sorunların bankacılık sektörü bilançosuna yansıyacağı çok açık. Bankaların bilançolarında ilan ettikleri batık kredileri 2015’de yüzde 30 gibi yüksek bir oranda artarken, mevcut canlı kredilerden sorunlu olmaya bir adım yakın olan grupta da yüksek artışlar olmuş. Yeniden yapılandırılan kredilerdeki artış yüzde 38’de. Böylelikle, bankaların yasal takipteki kredileri, bilançodan silinerek bir varlık yönetim şirketlerine devredilenler ve yeniden yapılandırılanlarla birlikte ‘sorunlu kredi’ şemsiyesi altındaki kredileri 2015’de 100 milyar TL’yi geçerek 107 milyara vurmuş oldu. Bu da toplam kredilerin yüzde 7’si demek.
Bankaları ‘bakkal gibi çalıştıkları’ açısına sahip gözlükle görmek; siyasetçileri, sınırsız bir kaynağın bolca dağıtılabileceği ve fiyatını da rahatça indirebilecekleri düşüncesine getirebilir. Ancak, çok açıdan görülüyor ki; bankaların kısıtları giderek her eksenden sıkıştırıyor. Bunu gören yatırımcılar da, buna göre fiyat biçmeye çoktan başlamış durumdalar. Ülkemize bol likidite akan günlerde, zirvesinde; borsa değeri 25 milyar doların üzerine çıkan özel bir bankanın bugünlerdeki borsa değeri 10 milyar dolarda, borsa değerinin defter değerine oranı da 0.9’da. Bu fotoğraf, ekonomi politikasının akışa bırakılmış olduğunun iyi bir kanıtı. Küresel akımlar zayıfladığında sizin hikayeniz de bitiyorsa ekonomi politikasında uzun vadeli plan yapmamışsınız, fırtınalara açıksınız demektir.