Haziran 05, 2016 09:37 Europe/Istanbul

Çiğdem Toker, Cumhuriyet gazetesinde, “Beceriksizliğin faturası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Evinize, dükkânınıza, işletmenize gelen elektriği, eskiden devlet dağıtırdı. Türkiye haritası 21 dağıtım bölgesine bölündü. Dağıtım bir “piyasa” haline getirilip ihalelerle özel şirketlere satılırken topluma “Elektrik ucuzlayacak” dendi.90’ların başında Dünya Bankası’nca kurgulanıp AKP rejimine kısmet olan dağıtım özelleştirmelerinde öykü şöyle anlatıldı: Elektrik size kadar gelirken, yolda bazı kayıplar oluyor. Ya da devlet kullanılan elektriğin parasını tahsil edemiyor. Bazen de aleni hırsızlık yapıyor. Bunların tümüne kayıp-kaçak deniyor. Kayıp-kaçak, üretilen elektrik miktarından sayaçlarda görünen tüketilmiş toplam elektriği çıkardığınızda ortaya çıkan rakam, bir para demek. Dağıtım özelleştirilince şirketler modern yöntemler ve altyapı kullanacağı için tahsilat artacak. Kayıplar azalacak. Kayıp kaçak azaldıkça, elektrik de ucuzlayacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: …*** İyi hikâye değil mi? Kayıp-kaçak bedelleri elektrik faturalarına doğrudan yansıtılmıyordu. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu da (EPDK) 2010 yılı biterken bir karar aldı. Dağıtım bölgeleri için 2011-2015 dönemini içeren kayıp kaçak oranlarına hedef koydu. Kamuoyuyla paylaştı. 2011’den itibaren de tarifelere kayıp-kaçak bedelleri de eklenmeye başladı. Gelgelelim, başta Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde faaliyet gösteren dağıtım şirketleri olmak üzere, hemen hiçbir şirket bu hedefi tutturamadı. Tutturamadıkça, tüketici faturasına yansıttı. Elektrik bedelini tahsil edememek, şirketin kârlılık hedefini doğrudan etkiliyordu. Vatandaş mahkemeye koştu. Yargıtay’ın hem Hukuk Genel Kurulu, hem de 3. Hukuk Dairesi vatandaş lehine kararlar verdi. Özellikle HGK’nin 2014/679 numaralı ve 21 Mayıs 2014 tarihli kararı, son zamanlarda her yerde arar hale geldiğimiz hukuk ve adaletten izler taşıyor ve özetle şöyle diyordu: Elektrik enerjisinin nakli sırasındaki kayıpla başka kişiler tarafından hırsızlanarak kullanılan elektrik bedellerinin, kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmek hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmamaktadır. Bu hal, parasını her halükârda tahsil eden davacı Kurum’un, çağın teknik gelişmelerine ayak uydurmasına engel olur. Davacının (şirket) kendi teknik alt ve üstyapısını yenileme ihtiyacı duymayacağı gibi; elektriği hırsızlamak suretiyle kullanan kişilere karşı önlem alma ve takip etmek için gerekli girişimlerde de bulunmasını engeller. Oysa ki elektrik kaybını önleme ve hırsızlıkları engelleme veya hırsızı takip edip, bedeli ondan tahsil etme görevi de bizzat enerjinin sahibi bulunan davacıya aittir. Bununla birlikte, tüketici olan vatandaşın faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, yani şeffaflık hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Elektrik faturalarının yakında ikiye katlanacağı haberlerini okumuşsunuzdur mutlaka. Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın Meclis kürsüsünden “Anlamıyorsanız bir daha anlatayım” diye çıkıştığı yasa teklifi, işte yukarıda özetlediğim Yargıtay kararını tamamen geçersiz kılıyor. Neden mi? Kendilerine verilen hedefleri tutturamayan dağıtım şirketleri kârları azalınca, bakanlığın kapısını çaldılar çünkü. Yargıtay kararlarına rağmen bu yılın başından bu yana, kayıp-kaçak bedellerini gizleyen şirketler böylece abonelerin açtığı kayıp-kaçak bedeli davalarından “kurtulacak”. Gelgelelim, bu teklifin büyük bir açmazı var: Kayıp kaçak bedelini yüklediği vatandaşları “AKP seçmeni-AKP seçmeni değil” diye ayırmayı bilmiyor! Abonelerin tamamını kapsama alıyor. Bu yüzden de Meclis’teki AKP Grubu teklifi hiç de coşkuyla karşılamıyor. Teklifin yasalaşması, AKP’nin söz verdiği şirketlerin, tüketici lehine zaferi olabilir. Gelgelelim, faturası ikiye katlanacak seçmen tepkisinin hangi mekanizmayla telafi edileceği bugünden merak edilmeye değer bir soru. Mevzu hak-hukuk değil cebe dayanıyor çünkü. …*** Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “Bankalar neden az kazanıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor. “Krizin zirvede olduğu, iş yerlerinin kapatıldığı, iflas erteleme başvurularının yüzde 100 arttığı, ihracatın düştüğü, işsizliğin hızla tırmandığı en önemlisi esnafın günü siftahsız kapattığı 2016 yılının ilk üç ayında; İng Bank yüzde 80, Ziraat Bankası yüzde 46, Yapı Kredi Bankası yüzde 40.6, TSKB yüzde 40.5, Akbank yüzde 38, Türkiye Finans yüzde 35, Garanti Bankası yüzde 20.6, Vakıfbank yüzde 19 ve Halk Bankası yüzde 16.5 kârını artırmış!Türkiye'nin 2016 yılı içinde büyüme hedefi sadece ama sadece yüzde 3.5 iken, bankaların bu yılın ilk üç ayında kârları yüzde 8 ile yüzde 16 arasında artmış.Zarar eden tek bir banka yok Türkiye'de.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: …*** Türkiye Bankalar Birliği'nin genel kurulu yapıldı. Genel kurulda konuşan Bakan Mehmet Şimşek bankaların çok kazanmadıklarını söyledi.Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve aynı zamanda Ziraat Bankası Genel Müdürü olan Hüseyin Aydın ise sık sık yaptığı konuşmalarda bir süre sonra kredi veremeyeceklerini, çok zorlandıklarını dile getiriyor.Hemen arkasından birkaç bankanın daha genel müdürü bol bol reklam verdikleri televizyon ve gazetelere demeç vermeye başladılar:"Öz sermaye kârlılığımız azalıyor!"Bunun Türkçesi şu:Biz artık eskisi gibi çok ama çok çok kâr edemiyoruz, şimdi dünyadaki diğer bankalar kadar kazanıyoruz. Bunun için vatandaşı korumayı bırakın!Vatandaşı korumayın! Bırakın bankalar yine soymaya başlasın.Akla mantığa sığmayacak, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan ücretleri alsınlar.Mesela bankaya para yatırdın, hesap cüzdanına işleteceksin, vadeni takip etmek için banka senden hemen 7 lira tahsil edecek!Yine gidip faiz ile kredi çekiyorsun, banka bir de senden dosya parası alacak. Neyin dosyası? Dosya mı var?Mesela hesabınızda 100 lira var iki ay sonra bakıyorsunuz ki yok! Neden banka BHG almış. Sanıyorsunuz ki vergi. Meğerse bu, Bankacılık Hizmet Geliri(BHG) diye bankaların kendi uydurmasıymış. Yani sizin güvenip paranızı yatırdığınız banka paranıza göz koyuyor.Daha bunun gibi 70 kalem ücreti BDDK mecburen kaldırmak zorunda kaldı.İşte bankalar bunu yeniden istiyor.Vatandaşı korumayın! Banka şubesine giren vatandaş ile beni baş başa bırakın ben ona ne yaparsam yapayım siz karışmayın diyor.Son 10 yılda dünya bankaları zararlarını katlarken Türkiye'deki bankalar kârlarını yüzde 200 artırdı. Yabancı, Türk bankalarına milyar dolarları neden verdi?İşte bu hukuksuz ve eşkıyavari kâr sistemi için.Şu anda bu sistemin yüzde 90'ı kapatıldı.Bu nedenle bankalar ağlıyor. Ağlarken de kârlarını yüzde 80 ile yüzde 20 arasında artırıyorlar.Peki bankalar neden az kâr ediyor?Sermayedar bunu koltuğa oturtturduğu yöneticisine sormalı!Lüks plazalar, camdan kuleler ve binlerce lüks araçlara para vermektense biraz tasarruf yap!Türkiye'de banka yöneticilerinin yıl sonu aldıkları primler sır gibi saklanıyor. Neredeyse bütün bankalar halka açık olmasına rağmen, banka üst yönetiminin aldığı primi ne bilen var ne duyan. …*** Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “AB’ye “restler”le “soykırım” krizi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor. “Almanya Parlamentosu’nun 1915 olaylarını “soykırım” olarak kabul etmesi, Ankara’nın son süreçte AB’ye uluorta restlerin bir tepkisi olarak tezâhür etmiş.Özellikle AB ile “vize muâfiyeti” ve “mülteci geri kabul anlaşması”nı yapan Davutoğlu’nun Başbakanlıktan çekilmeye zorlanması sonrası yeni hükûmetle birlikte Cumhurbaşkanı’nın başını çektiği AB karşıtı sert söylemlerin ardından çoktandır Alman parlamentosunun gündeminde olan konunun âcilen ele alınması bunun göstergesi.Öncelikle, Cumhurbaşkanı’nın Başbakan Davutoğlu’nun Schengen vize anlaşmasını başarısıyla dört ay öne çekilmesini “küçük şeylerin büyük kazanım gibi sunulması” olarak görüp Başbakan’ı kastederek, “Birileriyle fotoğraf verebilmek için böyle şeylerin içine girmeye gerek yok” diye hafife alması, kendisinin de başta görüşmelerini yaptığı “mülteci anlaşmasında 3 milyar euro” hususundaki eleştirileri, AB’nin merkez ülkesi Türkiye Almanya ilişkilerinin zedelenmesine ortam oluşturmuştur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor: …*** Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Schulz’un “Biz Erdoğan’la anlaşmadık. Bizim gayet ciddî muhatabımız Davutoğlu’dur, hükümettir” diye ön almak istemesine, AB Komisyonu Sözcü Yardımcısı Winterstein’in “Türk hükûmeti ile bir anlaşmamız var, sözü var ve hükûmetle çalışmaya devam edeceğiz” tavzihine ve AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Hansjörg’in “Hükûmetle iyi bir işbirliğimiz vardı; bu anlaşmayı tamamına erdirebilmek için teknik konuların yanısıra kriterlerin yerine getirilmesi gerekir” açıklamasına mukabil, Ankara’nın pervasız tavrı ilişkileri tıkadı. Cumhurbaşkanı’nın “Bize de ‘Vize kaldıracağım bunun şartı, şunu değiştirmen...’ Kusura bakma, hadi bakalım biz yolumuza gidiyoruz, sen de yoluna git. Kiminle anlaşabiliyorsan onlarla da anlaş!” çıkışı uzlaşma alanını ortadan kaldırdı. Dışişleri Bakanı ile başmüzâkeresi AB Bakanı’nın tamamen devre dışı kaldığı vetirede, Erdoğan’ın “Önümüzdeki dönemde ya AB ile ilişkileri nihayete kavuşturacağız ya da kendimize yeni bir yol çizeceğiz” diye AB’ye yüklenip “Türkiye’nin içişlerine karışmak”la suçlaması gerginliği katladı. Gücün tek elde toplanması olarak özetlenen son dönemde Erdoğan’ın politik gelişmeleri sert bir şekilde eleştirisi Alman Parlamentosu’nun sözkonusu garip kararı almasına zemin hazırladı.