Türkiye'den köşe yazarları
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “AKP elektrik sektörünü nasıl çökertti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’de son yıllarda gereğinden fazla elektrik enerjisi üretim santrali kuruldu. Tabii ihtiyaçtan fazla elektrik üretim tesisi kurulunca bunların pek çoğu zor duruma düştü. Yani batmanın eşiğine geldiler. İşte şimdi bu zor duruma düşen elektrik üreticilerini kurtarmak için vatandaşın cebinden fazladan para alınmaya başlandı. Kısaca hatalı yatırımların bedeli vatandaşa fatura edildi ve ediliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Peki, niye elektrik üretimine hatalı yatırım yapıldı?
Yapıldı çünkü; Türkiye’nin 2015 yılı elektrik tüketimi 264,1 milyar kilovatsaat olarak açıklandı. Bu rakamı Enerji Bakanlığı’nın açıkladığını hemen belirtelim. Yine aynı Enerji Bakanlığı’nın verilerine göre elektrik enerjisi üretmek için kurulu kapasite 2015 yılı sonunda 73 bin 147 megavata ulaştı. Hâlbuki Türkiye’nin tüketimi olan 264,1 milyar kilovatsaatlik üretim 40 bin 756 megavatlık kurulu güçle yapılabiliyor. O hâlde 32.391 megavat fazla kurulu güç var demek ki. Hadi bu kurulu gücün yüzde 15’i yani 11 bin megavatı mevsim ve diğer risklere karşı ihtiyat payı olsun. Kalan yaklaşık 21 bin megavat fazla yatırım oluyor. Yine kurulu gücün yüzde 29’unu doğalgaz santrallerinin oluşturduğunu hatırlatalım. Bu arada üretilen elektriğin yüzde 37,8’i doğalgaz santrallerinden elde ediliyor. Bütün uyarılara rağmen rüzgâr ve güneş enerjisine kayıtsız kalan iktidar, hatalı olarak gereğinden fazla yapılan doğalgaz santrallerini kollamak için üretimi onlara kaydırıyor. Tam 14 yıl sona aklı başına gelen iktidar şimdi güneş ve rüzgâr enerjisine yönelmeye çalışıyor. Ama çok geç. Ortaya çıkan zarar oldukça büyük.
Gelelim şimdi hatalı yatırım nedeniyle ekonominin kaybına…
Hemen akla “Peki, bu yaklaşık 21 bin megavatlık fazla kurulu gücün parasal bedeli ne kadar ” sorusu gelebilir. İşte bu fazladan yapılan elektrik santrallerinin kuruluş maliyeti yaklaşık 21 milyar dolar. Yani 21 milyar doların gereğinden fazla yatırım nedeniyle israf edildiğini belirtelim. Anlayacağınız fazladan yapılan 21 milyar dolarlık yatırım şimdi kendisini geriye ödeyemiyor. Bu nedenle pek çok elektrik üreticisi zor durumda. Dolayısıyla dünyada enerji fiyatları ucuzlarken Türkiye’de sürekli elektrik fiyatının artış nedeni işte bu israf yatırımları oluyor.
Hatırlayacaksınız geçenlerde bir elektrik üreticisi aynı zamanda müteahhit zor durumda olduklarını, çünkü yatırımın hesaplarını elektriğin kilovatsaat satış fiyatını 6 dolar/cent üzerinden yaptıklarını ama şimdi elektriğin alım fiyatının 3 dolar/cent’e gerilediğini basına açıkladı. Dolayısıyla son dönemde yaşanan Türk Lirası’ndaki değer kaybının da zarara yol açtığını belirtti. Bu arada yaşanan devalüasyonun ekonominin daralmasına neden olduğunu, ardından enerji talebinin de beklendiği gibi artmadığını söyleyelim. Hükümet sürekli olarak ekonomimiz büyüyor diyor ama elektrik üretimi için yatırım yapanlar bu büyümeyi doğrulamıyor. Çünkü milli gelir dolar bazında 821 milyar dolardan 719 milyar dolara gerilediği için yeterli talep olmadığından elektrik santralleri yatırım bedelini geri ödeyemiyor. İşte hem fazla kapasite, hem paradaki hızlı değer kaybı elektrik sektörünü adeta çökertti. Tabii bir de elektrik üretim firmalarının bu fazla kapasitesi yanında elektrik dağıtım şirketlerinin etkin çalışmamasının, elektrik üretim ve dağıtım özelleştirmelerinin hatalı yapılması elektrik fiyatına ilave yük getirdiğini belirtelim.
Anlayacağınız AKP’nin hayalî hedefleri aşırı elektrik üretim santralinin yapılmasına neden oldu.
…***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “Asıl kriz sonbaharda”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.
“Sonunda o gün geldi ve Nisan ayında Türk turizminde yüzde 79'luk sert bir düşüş ortaya çıktı. Türk turizmi 19 yıl öncesine gitti. Ege ve Antalya başta olmak üzere on binlerce tesisin doluluk oranı yüzde 10'un altında. Bodrum sahillerinden çekilen resimler insanın içini sızlatıyor.Antalya keza yine aynı. Her yer bomboş. Sokaklarda turist görmek mucize.Buraya kadar krizin sadece bizim yani vatandaşların gördüğü boyutu.Bir de vatandaşın görmediği ve duymadığı boyutu var.Turizmdeki bu dip Türkiye'yi ekim-kasım ayında büyük bir krize sürükleyecek boyutta.Bu tam bir zincirleme trafik kazası gibi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Zincirin ilk halkası turizm yatırımlarından dolayı bankalara olan borç. Bu rakam yaklaşık 20 milyar dolar. Yatırımlar para kazanmadığı için bu paraların bankalara geri ödenmesi teknik olarak mümkün değil. Bu bankaların belki de 2000 yılında yaşadığından da ciddi bir sorunun içine girmesi anlamına gelecek.
Bankalar boyutunda sorun sadece turizm yatırımlarından dolayı doğan 20 milyar dolarlık alacak değil. Bunun bir de turizm esnafının borçları var. Turistik tesisler aynı zamanda bölgedeki esnaf ve işletmeler için de yaşam kaynağı. Binlerce tesisin faaliyeti için yine on binlerce küçük işletme turistik tesislere üretim yapıyor. Bunlar hem alacaklarını alamayacak hem de satış yapamayacak.
İşte sorunun görünmeyen yönü de bu. Sayıları 20 bini bulan küçük işletmelerin bankalara ciddi borcu var. Bankalar bir darbeyi de buradan alacak. Bu aynı zamanda çok sayıda bölge esnafının iflas etmesine neden olacak.
Zaten son açıklanan BDDK raporu bu olayın boyutunu gözler önüne seriyor. Bankaların KOBİ'lerdeki sorunlu kredileri dağ gibi büyüyor. Bir önceki döneme göre yüzde 40 civarında bir kredi kanuni takibe düştü.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, KOBİ'lere kullandırılan toplam nakdi kredilerin tutarı nisan ayı itibarıyla yüzde 11 artışla 396,2 milyar lira oldu. KOBİ'lerin kullandığı nakdi kredi tutarı geçen yılın aynı döneminde 356,9 milyar lira düzeyindeydi. Söz konusu kredilerin 160,7 milyar liralık kısmı orta büyüklükteki işletmelere, 132,2 milyar liralık kısmı küçük işletmelere, 103,2 milyar liralık kısmı da mikro işletmelere kullandırıldı.
Bu rakamların büyük bir bölümü eğer turizm bu sezon kurtulmaz ise sonbaharda karşımıza batık ve sorun olarak çıkacaktır.
…***
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, “‘Anayasa ne söylerse söylesin”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İçişleri Bakanı Efkan Âlâ, geçtiğimiz yıl parlamento da yaptığı bir konuşmada, “Bu anayasanın kötü bir anayasa olduğunu söylememize engel bir durum yok, olsa da tanımıyoruz” dediğini hatırlıyoruz.O tarihten bu yana her fırsatta gündeme gelen bu “tanımama sözleri”ni şimdi Başbakan Binali Yıldırım bir adım öteye götürdü. Ve “Anayasa ne söylerse söylesin cumhurbaşkanının fiilî olarak siyasî sorumluluğu doğmuştur” diye konuştu. Bu sözlerinin “çarpıtıldığını” söylese de yine aynı mânâya gelecek cümleler sarfetmeyi sürdürdü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’yi şu anda mevcut anayasaya göre yemin etmiş bir cumhurbaşkanı, bir başbakan var. Cumhurbaşkanı milletin oylarıyla seçilmiş, ama sistem hâlâ değişmemiş. Parlamenter sistem şu anda yürürlükte. O zaman bu beyanlar neden?
İleri de bu beyanların hukukî sonuçlarının olup olmayacağını bilemeyiz, ama mevcut anayasaya göre yemin edenlerin daha dikkatli olmaları gerekir. Bunları konuşanlar anayasayı beğenmeyebilir, biz de beğenmiyoruz, ama yürürlükteki “anayasayı tanımıyorum” denilmesi yanlış.
Şu anda cumhurbaşkanının yetkileri çok, ama sorumluluğu yok. Meselâ, cumhurbaşkanına eylemlerinden ve yaptıklarından dolayı bir dâvâ açılsa yargılanabilir mi?
Ayrıca Başbakan Yıldırım “Siyasî sorumluluk” derken neyi kastediyor, onu da bilmiyoruz.
Hem mevcut anayasayı beğenmiyorsak, başkanlık, yarı başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığını gündeme getirmeden tümden değiştirsek ya… Daha doğru olmaz mı?