Türkiye'den köşe yazarları
Murat Muratoğlu, Sözcü gazetesinde, “Nasıl olsa vatandaş ödeyecek!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidarın parti amblemi ne? Ampul! Ampul neyle yanar? Elektrik! Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş derler ya o hesap…
Hesap demişken hikâyeyi biraz başa sarmak gerekiyor. Türkiye hızlı büyüyecek, fabrikalar kurulacak zannıyla büyük enerji açığımızın olacağı hesaplandı. Ülkede simit evi gibi elektrik santralleri kuruldu. Neredeyse her holding bu işe girdi. İhtiyacın çok üzerinde yatırım yapıldı. Arz arttı, talep yerinde saydı. Dünyada enerji fiyatları da yarı yarıya ucuzlayınca zararlar büyüdü. Keza dağıtıcılar. Milyarlarca dolar verdikleri ihalelerin paralarını çıkartamadılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Elektrik dağıtımının özelleştirilmesi sürecinde elektriğin artık daha ucuz ve güvenli olacağı propagandası yapan iktidar yatırımcı sermayenin zararını karşılamak için çareyi elini vatandaşın cebine atmakta buldu.
Bir kanun düşünün; kayıp-kaçak yasa zoruyla vatandaşa yüklenecek, elektrik santralleri uğruna kıyı, imar, zeytinlik, askeri arazi kanununa istisnalar getirilecek. Üstelik öyle bir kanun ki, yargı kararları yok sayılacak, tarifenin içeriğine itiraz edilemeyecek, çevre mevzuatına aykırı olarak şirketlere 2019'a kadar serbestlik verilecek.
Bu saatten sonra kayıp-kaçak ile neden mücadele edilsin ki? Nasıl olsa parasını alacaksın. Hatta daha fazla kayıp kaçak kullansınlar ki, onun da parasını al! Hatta hiç kullanmasınlar, elektriği toprağa versinler, parasını tüketiciden istesinler. Muhtemeldir.
Parayı ödeyen enayi aksatırsa elektriğini kesersin. Elektriksiz yaşanamayacağına göre bir de kesme-bağlama ücreti eklersin, öyle tahsil edersin.
Hele şu sayaç okuma bedeli yok mu? Okuma o zaman, sayacımı ben okuyup sana bildireyim. Senin işe aldığın memurun parasını neden ben ödüyorum? Şirket para almak için bile para alıyor.
Bakkala gittin, yarım kilo peynir ne kadar dedin, 15 lira dedi… Bakkal buna 1 lira da fiyat okuma parası koyup 16 lira mı istiyor?
Ya TRT payına ne demeli? Kurum ticari amaç gütmeyen programlar da yapıyormuş bu nedenle parası bizim elektrikten alınıyormuş. Yapmasın! Yani yasa ile TRT'ye vatandaşın cebinden yıllık 800 milyon lirayı aşkın para da aktarılmaya devam edilecek. Bu para hangi yapımcılara aktarılacak, kimin eşine dostuna maaş olarak ödenecek orası ayrı…
İşin ilginci bu ülkede yanlışı kim yaparsa yapsın faturayı vatandaş ödüyor! Öderken de gayet mutlu görünüyorlar. İnanmıyorsanız yüzde 50'ye sorun, söylesinler!
…***
İsmail Özdemir, Ortadoğu gazetesinde, “AKP 14 yılı nasıl kaybettik?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Dış politikamız uzun süredir alarm zilleri çalıyor.Sadece birkaç aydır değil, yıllardan bu yana aynı sıkıntılı hal devam ediyor.Aslına bakarsanız bununla ilgili pek çok neden başlıklar halinde sıralanabilir.Ancak genel kanaat ve AKP iktidarının da satır aralarında söyleyebildiği, fakat açıktan ifade edemediği asıl kabul, 14 yıl boyunca yapılan yanlışların şimdi faturalarını yansıtıyor olmasından kaynaklanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
ABD'nin Irak'ı işgali ile başlayan ve bölgesel gelişmelerle birlikte, küresel siyasetin yanlış okunmasıyla devam eden, nihayetinde "ülkedeki tek bir fikrin" dış politika alanındaki stratejimize hâkim olması bizleri bugünlere kadar getirdi.
Oysa göz ardı edilen mesele, dış politikada geçerli olması gereken tek ana fikrin, milli güvenlik konusu olmasıydı.
Bölgede cereyan eden hadiseler yalnızca AKP iktidarının ideolojik referanslarından beslenerek Türkiye'nin politikalarına yansırken, ülkedeki diğer fikirler ve siyasi akımların düşünceleri göz ardı edildi.
Sadece bu kadar değil, devleti kuran felsefenin dış politikayla ilgili temel dayanak noktaları da neredeyse "ucube" olarak değerlendirildi.
İşte bizleri içerisinden çıkılmaz hale sürükleyen durumun özü ve özeti budur.
Bölge gelişmelerini baştan aşağıya yanlış yorumlayıp, "Yeni Osmanlı" fikri ile kabullenen ve bu fikir üzerine adımlarını atmaya başlayan AKP, çok geçmeden Ortadoğu'da 100 yıl önce kurulan "istikrarsızlık" temelinin dinamikleri altında kaldı.
Mısır'da Mursi'ye verilen desteğin süresi, yapılan askeri darbenin önceden öngörülememesiyle boşa çıktı.
Dahası askeri darbe yapan Sisi yönetimine karşı dünyanın diğer ülkeleri "esnek bir tavır" takınırken, Türkiye'nin gücünü aşan tarzda, keskin bir tavır takınması ne yazık ki sadece Mısır ile olan ilişkilerimizi bozmakla kalmadı, Doğu Akdeniz denkleminde de Türkiye'nin elini zora soktu.
Suriye politikamız da bundan farklı gelişmedi.
AKP'nin eleştirilmesine vesile olan ve kendisinin bizzat muhalefete verdiği "Bir haftada Şam'da oluruz, Emevi Cami'nde Cuma namazı kılacağız" malzemesi saha gerçeğinin çok daha başka olduğunu gösterdi.Libya'nın, Suriye'den farklı olduğu, Libya'ya müdahale ederek Kaddafi'nin iktidardan zorla uzaklaştırılmasının, Suriye'de aynını yapmanın mümkün olamayacağı en başında öngörülemedi.
Netice itibarıyla Ortadoğu'da bulunan ülkelerin "sınırlarını ve rejimlerini değiştirmek" ilkesiyle hareket edip, siyonist İsrail'i korumak amacıyla bölgede etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştiren küresel projelerin hedefleri doğru algılanamadı.
Türkiye, dış politikada hiç olmadığı kadar büyük bir tıkanıklık ve sıkışmışlık yaşıyor.
Bu tıkanıklık ise günden güne telafi edilemez sorunlara doğru yol açarken, güvenlik risklerini beraberinde getiriyor.
ABD ve AB ile yürütülen ilişkilerde her iki tarafın da "menfaatleri ölçüsünde" bizlerle ilişkilerini sürdüreceğinin görmezlikten gelinmesi, kendi elimizle kendimize yönelttiğimiz tehdit sarmalının ortaya çıkmasına neden oldu.
Uzun lafın kısası, "Dış politikada neden bu kadar kayıp yaşadık ve şimdi neden bu kayıpların faturasını ağır bir şekilde hem içte, hem de dışta ödüyoruz?" sorusuna verilecek en makul cevap "tek başına iktidarın yarattığı olumsuzluk" olurdu.
Evet, Türkiye bunca kaybı AKP'nin tek başına iktidarına borçludur!
Demokrasimiz hala tam manasıyla olgunlaşmış denemez.
Ülke yönetiminde milli güvenliğimizi doğrudan ilgilendiren dış politika alanında, AKP gibi gerginlikten beslenen ideolojik alt yapıya sahip bir siyasi parti ile yönetilmek ne yazık ki Türkiye'nin yumuşak karnı oldu.
Uzunca süredir istikrar kavramının ajite edilerek AKP'nin tek başına iktidarını korumak için ana propaganda malzemesi yapılması, sanılanın aksine dış politika alanında Türkiye'nin ana sorunu olduğunu eldeki gerçeklerle beraber bizlere gösteriyor.
…***
Faruk Çakır, Yeniçağ gazetesinde, “Ne kadar demokrasi, o kadar zenginlik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yıllardan beri devam eden ‘tavuk mu yumurtadan yaratıldı, yumurta mı tavuktan yaratıldı’ benzeri bir tartışma da ekonomi dünyasında yaşanır.Kimileri “Önce ekonomi” derken, gün görmüş ve tecrubeli olanlar da “Önce hak, hukuk ve demokrasi” temeyi tercih eder. Çünkü bilirler ki, hak, hukuk ve demokrasi geliştikçe; ona bağlı olarak ekonomi de, sanayi de, ticaret de gelişir ve gelişmiştir. “Hak, hukuk ve adaletin olmadığı yerde ‘ot’ dahi bitmez” denilse yeridir ve öyle de demek lazım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Haliyle bu meseleler iş dünyasının nabzını elinde tutan kuruluşların da kalıcı gündem maddesidir. Nitekim, Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) 38. Girişim ve İş Dünyası Konseyi, Mayıs ayının son günlerinde (2016) Denizli’de toplanıp “Orta Demokrasi Tuzağından Çıkışta Özel Sektörün Rolü”nü konuşmuş.
İktidarın da temsil edildiği toplantıda konuşan Güney Ege Sanayiciler ve İşadamları Federasyonu (GESİFED) Başkanı Gültekin Okay Salgar şöyle demiş: “‘Sanayi olmazsa, Türkiye güçlü olamaz’ ilkesiyle, bu şehrin (Denizli) girişimcileri olarak, 70’li yıllardan itibaren özellikle tekstilde büyük yatırımlar yaptık. Üretimin önemini ve ihracatın avantajlarını gördük. Tekstil sektöründeki, iş adamlarımız dünyanın birçok ünlü markalarına Denizli’de üretim yapmayı başardı. Maalesef, bu başarımızı katma değerli ürünlere, marka ürünlere dönüştüremedik. Hepimiz biliyoruz, Türkiye’nin yatırıma, üretime ve ihracata ihtiyacı var. Ancak sanayinin, Türk ekonomisindeki payı gittikçe azalmaktadır.”
TÜSİAD Başkan Yardımcısı Şükrü Ünlütürk de önemli tesbitlerde bulunmuş: “Etkin bir hukuk devleti çatısı altında, güçlü bir eğitim sistemi ve güçlü bir demokrasimiz olmadan, tüm potansiyellerin, ne yazık ki tüm kentlerimizin potansiyellerinin de solup gideceğinin, kazanılan başarıların günlük kısa vadeli başarılar olarak kalacağının bilincinde olmalıyız.”
İşte bakın, ‘tecrube’ ne diyor: Hak, hukuk ve adaletle bezenmiş güçlü bir demokrasi olmadan bütün potansiyelimiz solup gider.
TÜSİAD Başkan Yardımcısı Şükrü Ünlütürk de önemli tesbitlerde bulunmuş: “Etkin bir hukuk devleti çatısı altında, güçlü bir eğitim sistemi ve güçlü bir demokrasimiz olmadan, tüm potansiyellerin, ne yazık ki tüm kentlerimizin potansiyellerinin de solup gideceğinin, kazanılan başarıların günlük kısa vadeli başarılar olarak kalacağının bilincinde olmalıyız.”
İşte bakın, ‘tecrube’ ne diyor: Hak, hukuk ve adaletle bezenmiş güçlü bir demokrasi olmadan bütün potansiyelimiz solup gider.