Türkiye'den köşe yazarları
Abdulkadir Selvi, Hürriyet gazetesinde, “İstanbul'daki patlamanın bilinmeyenleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İSTANBUL'daki patlamadan kısa bir süre sonra saldırıya ilişkin bilgiler Ankara'ya ulaşmaya başladı. Bir süredir, PKK ile DEAŞ arasında bir işbölümü söz konusuydu. DEAŞ İstanbul’da, PKK Ankara’da eylem yapıyordu. O nedenle kısa bir süre tereddüt yaşandı. Ancak bu çok uzun sürmedi. İstanbul Vezneciler’de bombalı araçla yapılan saldırının PKK’nın şehir yapılanması olan TAK eylemi olduğu ortaya çıktı. Ankara Merasim Sokak’ta 29, Kızılay’da 38, Diyarbakır Tanışık köyünde 16 vatandaşımızı katlettikleri gibi. İstanbul Vezneciler’deki saldırının önceden planlandığı anlaşılıyor. Diğer eylemlerde olduğu gibi yine kiralık araç kullanılıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bomba yüklü araç, şehrin en kalabalık yerlerinden biri olan Vezneciler’de yol kenarına park ediliyor. Araç üzerinde yapılan incelemede, bomba düzeneğini harekete geçirmek üzere iki ayrı uzaktan kumanda sistemi tespit edildi. Biri harekete geçmezse, diğeri harekete geçirilsin diye. PKK, canlı bomba saldırıları sırasında, terörist son anda vazgeçer ya da tereddüt eder diye, iki ayrı uzaktan kumanda sistemi yerleştirmek suretiyle eylemi garantiye alıyor. Vezneciler’deki saldırıda canlı bomba izine rastlanmadı. Zaten DEAŞ ihtimalinin geri plana düşüp PKK’nın ön plana çıkmasının bir nedeni de buydu. PKK bir süredir çatışma ihtimali olmadığı için riski az ama tesiri büyük olduğu için bomba yüklü araçla eylem yapmayı tercih ediyor. Daha çok El Kaide tarzı olan canlı bomba ya da bomba yüklü araçla saldırıyı PKK, Suriye’de DEAŞ’tan öğrendi. Bomba yüklü aracın hazırlanması, eylem yerinin belirlenmesi, aracın oraya getirilip park edilmesi ve çevik kuvveti taşıyan servislerin geçiş güzergâhı ve saatlerinin tespit edilmesi, organize bir çalışmanın yapılmasını gerekli kılıyor. Eylemden önce bölgede bir keşif yapılmış. Önemli olan noktalardan biri ise, servis aracının geçiş anını izleyip, uzaktan kumanda ile aracın patlatılması. PKK’nın patlamanın etkisini artırmak için bomba yüklü aracı gübre ile takviye ettiği ortaya çıktı. Bomba gübre ile sıkıştırıldığı takdirde hem patlamanın şiddeti yüksek oluyor hem de gübre patlamadan sonra parlama ve yanma etkisi gösteriyor. Böylece parça tesiriyle ölmeyenlerin yanarak can vermesi hedefleniyor. İlk bulgular bomba yüklü aracın çelik bilyelerle takviye edildiği yönünde. Çelik bilyeler daha çok can kaybına neden olması için tercih ediliyor. İnsanlarımızı teröre kurban verdik. Patlamanın meydana geldiği yerin etrafındaki binalar, patlamanın şiddetini azaltan bir etki görüyor. Otelin boş olması, Şehzadebaşı Camisi’nin kalın sütunları fiziki bir engel işlevini görüyor. Bomba yüklü araçta kullanılan bomba düzeneği de farklı. PKK bir süredir dört uçlu bomba düzeneği kullanmıyor. Tarz değiştirdi. Artık üç uçlu bomba düzeneği hazırlıyorlar. İlk olarak Diyarbakır Sur’da kullandılar. Vezneciler’deki bomba düzeneğinin de üç uçlu olduğu ortaya çıktı. Türkiye 20 Temmuz 2015 tarihinden bu yana bir terör dalgası ile karşı karşıya. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, 2 Mayıs tarihinde yaptığı açıklamada, “49’u canlı bomba ve bombalı araç olmak üzere 85 saldırı engellendi” demişti. Üzerinden 37 gün geçtiği için bu bilginin güncellenmesi gerekiyor.
...***
Arslan Bulut, Yeniçağ gazetesinde, “Bedeli kim ödüyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İstanbul'daki terör saldırısından sonra Tayyip Erdoğan da " Ciğerimiz bu noktada hakikaten kan ağlıyor ama her şeyin bir bedeli var. İlk insanla başlayan bu mücadele kıyamete kadar sürecek. Yani bunun öyle şu anda bitti, biter diye bir durum da yok. Bunun minimize edilmesidir aslolan" dedi.Tıpkı maden kazalarını "Bu işin tabiatında var" veya "takdiri ilâhi" nakaratıyla izah etmeleri gibi değil mi? Kıyamete kadar terörle mi boğuşacağız? Burada bedeli kim ödüyor? Milletin çocukları değil mi? Peki sizin çocuklarınız ne ödüyor?Hayır, böyle bir mantık kabul edilemez.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
PKK ‘yı çözüm sürecinde hazırlanma, bölgede yığınak yapma zamanı tanıyan güç, AKP iktidarıdır ve haklarında CHP tarafından teröre yardım ve yataklık etmekten suç duyuruları yapılmıştır!
IŞİD terörünün Türkiye'yi hedef almasında da "Esad'ı devirmek için şeytanla bile iş birliği yapmak" diye ifade edilebilecek AKP'nin dış politikasının payı yüksektir!
Terörle mücadele elbette sürmelidir, ancak terörün kıyamete kadar süreceğini iddia etmek, doğru değildir! Terörün kaynaklarını kurutursanız, ABD, Avrupa ve İsrail'i "İslâmi söylemlerle terör örgütleri kurup, İslâm dünyasını istikrarsızlaştırmak" politikasından vazgeçmeye mecbur ederseniz, IŞİD terörü o gün biter! Diğer örgütlerin arkasında başka ülkeler varsa, onları da köşeye sıkıştırmak mümkündür.
AKP iktidarının çizgisi "Ankara'nın şerrinden Brüksel'in veya Washington'un şefaatine sığınmak" idi. Bu yüzden, ABD, Avrupa ve İsrail karşısında millî bir politika takip edemezler! Yaptıkları gizli anlaşmalar açıklanır diye korkarlar!Biliyorsunuz ABD Dışişleri Bakanı ile "iki sayfalık, dokuz maddelik gizli bir anlaşma" imzaladığını söyleyen Abdullah Gül idi.
AKP iktidarı ekonomiye Uganda'da çözüm arayacak kadar çaresiz değildi. Her sene, mutlaka, ülkeye sıcak para girmesini sağlarlardı. Bu defa Rusya ile krizi kendileri çıkardıkları için turizmden gelen para de kesildi.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, İstanbul'daki terör saldırısını kınarken Rusya ile ilişkilerin şu andaki gibi sürdürülemeyeceğini belirterek "Bir şekilde, akılla bunun üstesinden geleceğiz" dedi.
Buradaki "bir şekilde" ifadesi, aslında Tayyip Erdoğan'ın ne yapacağını bilememenin yansımasıdır.
Fakat Zeybekçi aslında Türkiye'nin etrafında neler olup bittiğini ve çıkış yolunu çok iyi biliyor. İşte sözleri:
"Bu süreçte istiyorlar ki, 'siz kendi problemlerinizle uğraşın, biz de burada operasyonumuzu yapalım, yeni haritalar çizelim.' Kavga bu. Kavganın altında yatan diğer şeyler de 'Türkiye'nin gerek ekonomik gerek siyasi sürekli edilgen bir şekilde sömürülmeye devam edilmesi.' Biz etken bir ülke olmak zorundayız. Yoksa bizi Anadolu'da barındırmazlar, Türkiye'yi güvence altında, müreffeh bir ülke halinde tutmak istiyorsak, etrafımız da refah içinde olmalı, özgür olmalı. Bunları da sağlamak zorundayız."
Peki ama Türkiye'yi komşularıyla kavgalı hale getiren de aynı iktidar değil mi? Tayyip Erdoğan'ın dış politikası değil mi?
...***
Kazım Güşeçyüz, Yeniasya gazetesinde, “Yargıya Saray+MGK baskısı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan’ın “Tek başıma da kalsam sonuna kadar sürdüreceğim” dediği “paralelle mücadele” için Davutoğlu döneminde, ilgili bürokratlardan meydana gelen bir “koordinasyon kurulu” oluşturulmuş ve başına Yalçın Akdoğan getirilmişti. 28 Şubat sürecinde Mesut Yılmaz hükümetinin kurduğu “irtica takip kurulu”na benzer bir heyetti bu.Ama kurul ilk toplantısını yapmıştı ki, siyasette ters bir rüzgâr esti; Davutoğlu başbakanlıktan azledildi, Akdoğan’a da yeni kurulan hükümette görev verilmedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yeni Başbakanın da öncelikler listesinde yer alan “paralelle mücadele,” ülkenin dört bir yanında, adeta hükümette kim olursa olsun umursamayıp siyasî iktidara by-pass yapan “derin mekanizmalar”ın marifetiyle tamgaz devam ediyor.
Davutoğlu ise Saray trolleri tarafından bu mücadeleyi tavsatmakla, hatta “kripto paralelci” olmakla suçlanıyor. Yakında Akdoğan da menzile girerse şaşmamalı.
Bu hengâmede Erdoğan konuyu yine MGK’ya bağladı. Kurulda evvelce “legal görünümlü illegal örgüt” olarak nitelenen “paralel”i bu kez “terör örgütü” diye tescillediklerini ve bu kararla yargının elinin güçleneceğini söyleyip, “Artık savcılar örgüt üyelerine terörden işlem yapabilecekler” dedi. Zaten öyle yapmıyorlar mı!
Ama Erdoğan “MGK kararı ve MGSB yargının elini güçlendirecek” derken, iktidar medyasında bu kararın “paralel” iddianamelerine dayandığına dair yorumlar çıkması ilginç bir ironi ve çelişki.
Yargının eli zayıf mıydı ki, MGK kararıyla güçlendirilmesine gerek duyuldu!
Galiba iddianamelerin yetersizliğinin, görülmemiş zorlama ve hukuksuzluklarla ite kaka yürütülmeye çalışılan davaları zora soktuğu görülmüş olmalı ki, böyle bir ekstra takviyeye ihtiyaç hissedildi...
Nitekim Ankara’da açılan bir paralel davasında savcılıkça hazırlanan iddianamenin mahkeme heyetince reddedilmesi kulaklara kar suyu kaçırmış olmalı.
Belli ki, siyasî baskı altında ve ağır hukuk ihlâlleriyle yürüyen paralel davaları sarpa sarıyor ve bu durum MGK-MGSB sopası devreye sokularak, yeni bir hukuksuzlukla engellenmeye çalışılıyor...