Haziran 08, 2016 08:14 Europe/Istanbul

İsmet Berkan, Hürriyet gazetesinde, “11 can gitmişken siyasetin sorumluluğu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sabah sabah insan İstanbul'un kalbinde patlayan bir bombanın haberini alınca, hele hele o bomba 11 canı erkenden aramızdan alınca öfkeden başka hiçbir duyguya yer kalmıyor. Sabah sıcak evlerinden çıkıp işlerinin başına gitmeye uğraşan o 11 can neden şu an aramızda değil? Kanla, ölümle siyaset yapmanın, başkalarının hayatları üzerinden siyasi bilek güreşi sürdürmenin bir sonu yok mu? Veya o son nasıl ve ne zaman gelecek? Bugün başımızda olan bu terör belasında, evet elbette teröristin, örgütün karanlık kalbinin rolü ortada ama bizi yöneten siyasi aklın beceri seviyesinin hiç mi rolü yok? Yüzlerce vatandaş öldü. Bütün bu ölümlere yol açan eylemleri yapan/planlayan 5 binden fazla terörist de öldü ki onların da tamamına yakını bizim vatandaşımız.”diyen yqzar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yüz binlerce insan evinden barkından oldu, kendi ülkesinde ‘mülteci’ durumuna düştü. Şehirler, kasabalar yaşanamaz hale geldi. İstanbul’da hayat durdu. Oysa tam bir yıl önce bugün bir milletvekili seçiminden yeni çıkmıştık. Yoğun siyasi tartışmalar yaşıyorduk ama bugünkü gibi her gün bir yerlerden bomba patlaması haberi, can kaybı haberi gelmiyordu. Seçimler demokrasilerin kendilerini yenilediği, siyasilerin vatandaşa gidip hesap verdiği ve sonra da notunu aldığı büyük şenliklerdir. Biz de bir seçimi yapmıştık, vatandaş da kararını vermişti. SİYASETİN ÇÖKÜŞÜ İşte her şey aslında bir yıl önce 8 Haziran sabahı başladı. Bir veya iki siyasi parti, bir veya iki siyasi lider değil, toplam olarak ülkemizin siyaset kurumu ülke yönetimini adım adım elinden kaçırmaya 8 Haziran sabahı başladı; hâlâ daha da devam ediyor. Beğenelim beğenmeyelim, PKK bu ülkenin siyasetinin bir parçası. Onlar kendilerine göre bir hesap görmeye, insan hayatı üzerinden siyasi hedeflerine ulaşmaya karar verdiler yeniden. Onlar bu kararını verirken ülkenin geri kalan yerleşik siyasi kurumları da PKK’nın bu kararı uyarınca hareket etmeye başladılar. O andan itibaren siyaset ortak alanların arandığı, uzlaşmaların oluşturulmaya çalışıldığı bir zemin olmaktan çıktı; en büyüğünden en küçüğüne bütün siyasi partilerin kendi çıkarlarını maksimize etmeye uğraştığı bir alan haline geldi. İktidardaki AK Parti’yi ve lideri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da suçlayabilirsiniz, muhalefetteki partileri ve liderlerini de... Durum değişmiyor: Bugün herkes kendi siyasi çıkarını maksimuma eriştirme derdinde. PKK’NIN OYUNU Bir yerde herkes, bütün halinde siyaset kurumu, çerçevesini PKK’nın çizdiği bir oyun alanına hapsedilmiş durumda. Silahların bu denli konuştuğu bir ortamda başka bir dil bulunamıyor. Oysa nasıl bizi bugün olduğumuz noktaya getiren şey siyasetse buradan çıkaracak olan da siyaset.

Öncelikle sorumluluk elbette iktidar partisinde. Onların yönetimi altında bu noktaya geldik. Kendilerini ve ezberlerini sorgulamaları, geçmiş hatalardan ders çıkarıp yeni bir siyaset yolu çizmeleri gerek. Ve muhalefete düşen görevler de var. ‘Onlar bozdu onlar düzeltsin’ demek veya ‘Bakın bunlar beceremiyor’dan başka bir şey söylememek, muhalif olmayı tek boyutlu hale getiriyor.

…***

Özcan Yeniçeri, Yeniçağ gazetesinde, “Yeni Anayasa ve siyasi partili Cumhurbaşkanlığı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Demokrasi emrivaki kaldırmaz. Fiili durumlar yaratıp sonra da buna hukuki kılıf aramak demokratik bir yöntem değildir. Hukuk devletinde şahıslar yasaya ve anayasaya uyarlar. Anayasalar şahıslara uydurulmaz.Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisiyle birlikte çay toplama görüntüsü veren yüksek yargı mensuplarının eleştirilmesi üzerine şunu söylüyor: "Ben hem yasamanın hem yürütmenin hem de yargının cumhurbaşkanıyım."Herkesin cumhurbaşkanı olmak, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını ihlal etmeye gerekçe yapılamaz. Anayasaya karşın fiilen siyasi partili cumhurbaşkanı gibi hareket edenlerle görüntü veren yüksek yargı mensupları da siyasi partili yargı görüntüsü vermiş olurlar. Bunca eleştirinin nedeni de budur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Cumhurbaşkanının 'devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek' görevidir. Ancak bu kuvvetlerin ayrılığının olduğu hukuk devletinde yargı üzerinde Cumhurbaşkanının "gözetim" görevinin olduğu anlamına gelmez.

Herkesin ve her kesimin cumhurbaşkanı olmak başka bir şey herkese ve her kesime siyasi partili cumhurbaşkanı dayatmak ise daha başka bir şeydir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AYM'nin verdiği bir karar için "karara uymuyorum, saygı da duymuyorum" diyor. Halbuki Anayasa, AYM kararı için "yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar" diyor. Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum" diyebiliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan kaymakamlara yönelik yaptığı bir konuşmada da, "Yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir tarafa. Ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın" demiştir. Mevzuatlar bir kenara bırakılmak için değil uyulmak için yapılır. Hizmet yapıyorum diye kimse yasanın, kuralın ve mevzuatın dışına çıkamaz. Mevzuatın dışına çıkanlar meşruluklarını tartışma konusu yaparlar!

 Şu sözler de Başbakan Binali Yıldırım'a aittir: "21-22 milyon oy alan bir cumhurbaşkanı 'Ben işe karışmam' diyebilir mi? Anayasa ne söylerse söylesin, cumhurbaşkanının fiili olarak siyasi sorumluluğu doğmuştur. Yeni Anayasa ile sistemin yolunu açma zamanıdır. Başkanlık sistemini bu ülkeye getireceğiz".

"Anayasa ne söylerse söylesin, cumhurbaşkanının fiili olarak siyasi sorumluluğu doğmuştur" sözü vahimdir. Varlığı anayasaya bağlı olanların anayasaya rağmen fiili sorumluluk ya da haklardan bahsetmesi düşünülemez. Dahası önce anayasaya aykırı bir durum yaratıp sonra yeni bir anayasa yapıp onu bu fiili duruma uydurmaya kalkmak vahim bir yanlıştır.

…***

Ümit Zileli, Sözcü gazetesinde, “Milli İstihbarat Teşkilatı lağvedilsin!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir güne daha kan, dehşet ve gözyaşıyla başladık…
Aslına bakarsanız bu da iyice beylik bir cümleye dönüştü artık; o şekilde geçirmediğimiz bir gün mü kaldı, her gün kan, her gün dehşet, her gün gözyaşı yok mu hayatımızda?.. ülkeyi öylesine bir matem evine çevirdiler ki, yaşanılamayan hayatların bekçiliğini yapan yürüyen ölülere dönüştük… Yalnızca nefes alan, sırasının gelmesini bekleyen mahlukatlar ülkesi yarattılar elbirliği ile… Gelecekmiş, umutlarmış, sevgiymiş, aşkmış tümünü törenle gömdüler!.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İşte İstanbul'un en kalabalık, en çok öğrenci ve turist barındıran, alışverişin en yoğun olduğu Beyazıt'ta yine bir bombalı araç hem de polis otobüsü geçerken patlatıldı… Bu kadar mı kolay, bu kadar mı ucuz; en korunaklı kentin kalbine hançer sokmak bu denli mi basit, inanın anlayamıyorum… O kadar güvenlik gücü, o kadar istihbarat elemanı ne yapar Allah aşkına?..
Milli İstihbarat Teşkilatı adında bir kurum var mıydı, yoksa yıllar yılı aldatıldık mı? Bakın, tam bir hafta önce kendisini “usta” kod adlı yüzbaşı olarak tanıtan “Ahmet Öztürk Usta” isimli bir sosyal medya hesabında bu saldırıların olacağı nasıl açık bir dille anlatılmış:
-İstanbul'da üç ayrı yerde patlama olacak. Patlamalardan biri Anadolu yakasında, diğer ikisi Avrupa yakasında olacak. Patlamalardan birini TAK diğer ikisini DAEŞ (IŞİD) üstlenecek. 15 Haziran'a kadar üç patlama da birer, ikişer gün arayla olacak. Daha önceki patlamaları ilgili birimlere bildirmemize rağmen engel olunmadı…
Kan dondurucu değil mi?. Daha önceki patlamaları da bildirdiğini söylüyor, iyi mi! MİT adındaki kurum ise mışıl mışıl uyuyor!.. Ya da uyumuyor, bizim bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz bir
takım oyunlar dönüyor!.. Kimindir bu hesap, iddia edildiği gibi cemaate mi yakın, yoksa yine kumpaslarla mı karşı karşıyayız?.. Bunu ortaya çıkarmak MİT'in görevi değil mi?.. Eğer öyle değilse daha fazla rezil olmadan, daha fazla yaşam sona ermeden kapatın bu traji-komik kurumu…
-Verin yüzbaşı sıfatlı sosyal medya hesabına yetkiyi, o önlesin katliamları!..