Türkiye'den köşe yazarları
Milli gazete: Eski AKP Balıkesir milletvekili Turhan Çömez: Türkiye bir geçiş dönemi yaşıyor. İnancıma göre de bir devir kapanıyor
Yeniasya:
Atama sözü verilen sağlıkçılar unutuldu
Cumhuriyet:
Kılıçdaroğlu'nun çağrısına peş peşe yanıtlar
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kazım Güleçyüz 23 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “İnşaatla gelip konut kriziyle gitmek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şimdi konut diye ifade edilen mesken, ilmihal kitaplarında “havaic-i asliye” olarak sıralanan temel ihtiyaçlardan biri. “Başını sokabilecek” bir evi olmak önemli. Ama Türkiye’nin geldiği nokta itibarıyla bu hususta çok büyük bir sıkıntı ve kriz yaşanıyor. Satılık ev fiyatları ve kiralar görülmemiş rakamlara çıktı. İnşaat maliyetleri katlandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ekonomik krizin giderek daha da derinleştiğini gösteren bu gelişme, genel ekonomik durumdaki olumsuzluklara, kur ve enflasyondaki tırmanışa ilaveten, artan talebe karşı arzın yetersiz kalmasıyla da izah ediliyor.
TOKİ eliyle toplu konut inşaatları AKP’nin 20 sene önce başlayan iktidar sürecinde etkili faktörlerden biri iken, gelinen noktada TOKİ yine var olmasına rağmen böylesine kronik bir mesken sıkıntısının patlak vermiş olması kaderin ibretli cilvelerinden biri olsa gerek.
İktidarın en iddialı olduğu konulardan birinde bu halin yaşanması gerçekten ilginç.
Bunda, bilhassa tek adam rejimine geçildikten sonra artıp yoğunlaştığı ve TOKİ ihalelerine de sirayet ettiği iddia edilen yolsuzluk furyasının etkisi özellikle sorgulanmalı.
AKP dönemindeki “büyüme”nin tüketimle birlikte iki ayağından biri olan inşaatta artık yolun sonuna gelindiği yönünde hayli zamandır yapılan yorumlar işin diğer boyutu.
İktidarın ekonomi politikaları, işsizler dışında, büyük çoğunluğun ömür boyu çalışsa bile maaşıyla ev (ve otomobil) sahibi olamayacağı bir Türkiye tablosunu ortaya çıkardı.
Gündemdeki “sosyal konut kampanyası” ise, öngörülen şartlarıyla dar gelirlilere faydası olmayacağı ve projelerin yine müteahhitlere yarayacağı gerekçeleriyle eleştiriliyor.
Anormal pahalılık ortamında, fiyat zamlarına yetişemeyen düşük ve yetersiz maaşlarıyla zaten ay sonunu getirmekte fena halde zorlanan insanların, gerek istenen peşinatı, gerekse asgarîsinden de olsa taksitleri ödemelerinin mümkün olmadığı ifade ediliyor.
Ve asıl yapılması gerekenin, piyasaların tamamen bozulan dengesini düzeltecek doğru adımları atmak, enflasyonu kontrol altına almak, girdi maliyetlerindeki ithalât kaynaklı yükselişi durdurmak, büyüyen bütçe açığını azaltmak ve kapatmak... olduğu belirtiliyor.
…***
İskender Öksüz 23 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “Seçim ikinci tura kalırsa: Azınlık zorbalığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Demokrasi, çoğunluğun tercihinin gerçekleşmesidir. Fakat azınlık ezilmeden. Yok, azınlık susturulursa, ezilirse çoğunluk iktidar da olsa bu artık demokrasi değildir. Çoğunluğun zorbalığıdır. Çoğunluk zorbalığını anayasalar ve hukukun hâkimiyeti önler. Bu yüzdendir ki tek başına “demokrasi” yerine “anayasal demokrasi” deyimi kullanılıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Demokrasilerin düştüğü tek tuzak çoğunluk zorbalığı değil. Demokraside azınlığın zorbalığı da mümkün. Bakınız nasıl.
Çoğunluğu oluşturan iki büyük parti çekişiyor. İkisinin de oy tabanı %50’ye yakın ancak %50 değil. Diyelim biri %47, öbürü %48 oy alacak. Bir de küçük parti var. Onun da oyu %5. Kim bakar %5’e, koskoca partiler varken, diyeceksiniz ama diyemiyorsunuz. Çünkü kazanmakla kaybetmek arasındaki fark o %5’ten az. O zaman ne oluyor biliyor musunuz? 48 ile 47, azınlıktaki 5’in ağzına bakıyor. O ne derse eyvallah diyor ve onu yapmaya çalışıyor. Azınlığın tek yapması gereken, uzlaşmamak ve inat etmek.
1980 öncesi günlerde Erbakan’ın Millî Selamet Partisi bu konumdaydı. İktidarın anahtarı konumunda. Anahtar güzel bir benzetme. Çünkü anahtar kilitten küçüktür. Kapıdan çok çok küçüktür. Evin hacmi yanında sözü bile edilmez ama gel gelelim anahtar olmadan eve girilmez. Millî Selamet Partisi de bunun bilincindeydi herhâlde çünkü amblemi anahtardı!
Bu hâle siyaset biliminde “azınlık zorbalığı” deniyor.
Anlattığım üç partili hikâye işin basitleştirilmiş hâli. 1980 öncesinde yarış üç partili değildi. Bugün de değil. Fakat iki büyük parti yerine iki büyük koalisyon olması da azınlık zorbalığı şartlarını doğuruyor.
Bu şartlarda büyük partiler ne yapıyor? Hemen “Ne istediler de vermedik?” moduna giriyorlar. Bakıyorsunuz bir gün biri, Öcalan’ın kardeşini televizyona çıkartmış, onun vasıtasıyla oy toplamaya çalışıyor. Başka biri de geniş cephe stratejisi ile arenada kim var kim yok hepsiyle helalleşmeye kalkıyor.
Hani ateistler bir parti kurup anketlerde %5 civarında çıksalar- ki çıkabilirler- bizim muhafazakâr partiler hafif hafif ateistleri de okşamaya başlarlar. Hiç olmazsa gizli gizli “Ne istersiniz? Verelim.” elçileri gönderirler.
Azınlık zorbalığı, muhakkak ki demokrasinin özünü yaralayan bir hâl. Niçin diye sormaya gerek yok. Demokrasi çoğunluğun tercihine saygı göstermektir. Bu durum, tersine, azınlığın dediğinin olmasını gerektiriyor. Evet, azınlık ezilmemeli, konuşabilmeli. Fakat günün sonunda çoğunluğun tercihi gerçekleşmeli. Değil mi?
…***
Ali Sirmen 23 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Hangi ittifak mı? Nasıl bir ittifak mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı, Semerkant toplantısı ve izleyen günlerde basınımızda çıkan yazılar, bugünlerde yoğun bir ŞİÖ tartışmasının başlayacağını gösteriyor. Yine bir ŞİÖ’cüler, NATO’cular kamplaşmasının oluşması ve karşılıklıklı suçlamaların alıp başlarını gitmeleri kimseyi şaşırtmamalı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
20 Eylül günkü köşemde bu konuya yer verdikten sonra, olası yanlış anlamaları, daha baştan gidermek için bu yazıyı kaleme almayı zorunlu gördüm.
21. yüzyılda dünyanın merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kayması üzerine ŞİÖ’nün ortaya çıkması NATO-ŞİÖ tartışmasının başlamasını da kaçınılmaz kılmıştır. Tartışmanın sağlıklı olabilmesi her şeyden önce sorunun doğru ortaya konulmasına bağlıdır.
Sorunun doğrusu ise hangi ittifak değil, nasıl bir ittifak olmalıdır. Yani, soruyu “Acaba NATO’dan çıkıp da ŞİÖ’ye mi girsem??”e dönüştürmek, hele hele “Eh NATO’da istediğimizi vermediklerine göre, biz de gidip SİÖ’ye başvuralım”a çevirmek anlamsızdır.
Buna karşılık, “Ne tür bir ittifak Cumhuriyetin temel ilkelerine, Türkiye’nin çıkarlarına, dünyaya bakışına ve dünya üzerindeki yerini tanımlamasına en uygun olanıdır?” sorusuna vereceğimiz yanıt, bizi daha sağlıklı sonuca taşıyacaktır.
Burada, böyle bir sorunun sorulmasının kaçınılmaz olup olmadığı sorusuyla karşılaşırız ki bunun yanıtı da “Evet”tir.
Dünyanın merkezinin Pasifik’e kaydığı bir dönemde, hâlâ Atlantik hegemonyasını sürdürmek için direnen, çağı geçmiş bir ittifakın içinde, bugüne karşı dünde kalmayı savunmanın bir anlamı yoktur. Dünyanın büyük ölçüde değişen koşulları, Türkiye’nin de bu yeni dünyadaki yerini yeniden değerlendirmesini kaçınılmaz kılmaktadır.
Bilmek gerekir ki, her seçimin kendinden gelecek, kazanımları ve sakıncaları olacaktır. Ve yine bilmek gerekir ki hangi ittifakta saf tutacağınız kadar, ittifak içinde nasıl bir yer tutacağınız, ne gibi bir rol üstleneceğiniz ve üyeliğinizi hangi koşullarda sürdüreceğiniz de önemlidir. İşte bu yüzdendir ki, Türkiye ŞİÖ’yü ve ona karşı tavrını dikkatlice değerlendirmek zorundadır. Yüzeysel sloganların ve klişelerin aldatıcı dünyasında gezinerek başarılabilecek bir iş değildir bu. Pembe hayallerin, önyargıların, saplantıların etkisine mesafeli kalınmadığı takdirde büyük yanılgılara düşmek ve onların acı bedellerini ödemek zorunda kalmak kaçınılmaz olacaktır.
Nitekim Batı ittifakı ve NATO konusunda bu tuzağa düşülmüştür. NATO’da, Sovyetler’e karşı güvence aramış olan Türkiye ayrıca, propagandalara kapılarak örgütün bir özgürlükçüler kulübü olduğu aldatmacasına kanmış ve onunla işbirliğinin demokrasi getireceği yanılgısına düşmüştür.
Şu anda yeni oluşmakta olan dünyada Türkiye’nin gelişmeleri iyi takip edip, nasıl bir ittifak içinde yer alacağını, soğukkanlı va özgürce değerlendirip kararlaştırılması gereken bir aşamaya doğru gidiyoruz. O aşamaya geldiğimizde sağlıklı demokratik tartışmanın ve değerlendirmenin ortamını hazır etmek gerek.