Türkiye'den köşe yazarları
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Ekonomi resesyona girdi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Milli gelirin arttığı duyuruluyor. Oysa küresel mukayese ölçüsü olan Amerikan Doları bazında milli gelir azaldı.Azaldı çünkü; doğrudan yabancı sermaye girişleri geriledi. Merkez Bankası’nın en son yayınladığı verilere göre; Ocak-Nisan 2016 ödemeler bilançosunda doğrudan yabancı sermaye yatırımları geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 44 oranında geriledi. Yani doğrudan yabancı sermaye yatırımları 4 milyar 891 milyon dolardan 2 milyar 712 milyon dolara düştü.Peki, ne anlama geliyor bu?Daha az yatırım, daha az istihdam anlamına geliyor. Zaten TÜİK’in açıkladığı verilere göre; bu yılın ilk üç ayında gayrisafi sabit sermaye yatırımları Türk Lirası bazında geriledi. Dolayısıyla ihracat azaldı. Yeterli döviz kazanamayınca, kısa vadeli dış borçlar yüksek düzeyde olduğundan bu defa Türk parası sürekli değer kaybetti ve ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
…***
Niye böyle bir tespit yapıyoruz?
Yapıyoruz çünkü; bu yılın ilk üç ayında milli gelir Türk parası olarak sabit fiyatlarla yüzde 4,8 oranında büyürken, dolar olarak yüzde 6,3 oranında küçüldü. Böylece geçen yılın ilk üç ayında 180,7 milyar dolar olan milli gelir bu yılın aynı döneminde 169,4 milyar dolara geriledi. Ve son 12 aylık milli gelir 719,9 milyar dolardan 708,6 milyar dolara düştü. Hatırlayacaksınız 2013’te milli gelir 822 milyar dolar tutarındaydı.
Bu arada unutmadan belirtelim, dolar bazında milli gelir son iki çeyrek yani altı aydır geriliyor. Hemen açıklayalım; 2015’in üçüncü çeyreğinde 184,6 milyar dolar olan milli gelir, aynı yılın dördüncü çeyreğinde 173,6 milyar dolara geriledi. Ardından 2016 yılının ilk çeyreğinde bu defa 169,4 milyar dolara düştü. Bu gerileme iki çeyrek üst üste yaşandığından Amerikan ölçülerine göre; ekonominin resesyona ya da daralama sürecine girdiğini bize gösteriyor. Tabii bu gerileme aynı zamanda küresel olarak fakirleşmeyi ifade ediyor.
Yeri gelmişken hatırlatalım; Orta Vadeli Program’da 2016 yılı milli geliri 736 milyar dolar olarak tahmin edilmişti. Demek ki bu gidişle 736 milyar dolarlık milli geliri hedefini tutturmak mümkün olamayacak. Hattâ mevcut koşullar değişmediği takdirde milli gelir 640 milyar dolara gerileyebilir. Dolayısıyla kişi başına gelir 9 bin 286 doların altına yani 8 bin 40 dolara düşebilir. Eğer böyle olursa, bırakın dünyada ekonomisi en büyük ilk 10 ülke arasına girmeyi ilk 20 sıralamasında bile yer alamayız. Dolayısıyla hemen küresel hukuk kurallarına uymakta fayda var. Yatırım iklimini düzeltmek şart.
…***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, ““Askeri yöntemler”le “çözüm” olmaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hükümetin Meclis’e gönderdiği tasarıdaki “yetkiler”le terörle mücadeleyi askere ihâlesi, halka karşı en çok propaganda ettiği “askerî vesâyetle mücadele” iddialarını toptan boşa çıkarıyor.Tasarıyla demokratikleşme kriterlerinde geriye gidiliyor.2010 yılında “darbeye zemin hazırladığı” gerekçesiyle kaldırılan Emniyet-Asayiş Yardımlaşma Protokolü’nün (EMASYA) “terörle mücadele” perdesinde yeniden hortlatılmasıyla asker validen izin almadan, birlik komutanının emri ile operasyon yapabilecek. Askerî personelin soruşturulması “izne” bağlanacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“Çözüm süreci”nin ıskartaya çıkarılmasının ardından terörle mücadelenin valilerden alınıp terörle mücadelenin “askerî yöntemler”e havalesi ile terör örgütünün eline sunulan kozlarla bölge halkı üzerindeki etkinliğine fırsat verilmesi. Hükümetin üç yıl sonra İller Kanunu’nu eski halinin de gerisine iterek, operasyon yetkisini askere vermesi…
Vakıa şu ki, askerin mevzii olarak girdiği ilçe ve mahallelerde, yerle bir edilmiş binaların arasında komando marşı çalınarak, yıkıntılara bayrak asılarak “zafer” olarak sunulup kutlamalar yapılması, terör örgütünün ekmeğine yağ sürüyor.
Demokrasiyi katleden 12 Eylül darbe döneminde bölge halkının kötü muamele ve işkenceye tabi tutulması, teröristleri basma gerekçesiyle köy meydanında toplatılan köylülerin aşağılanması ve hakaretlere uğraması, halkı terör örgütünün yanına itip âdeta kucağına düşürmüştü.
Son milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının, bölge ağırlıklı oy alan Meclis’in üçüncü partisinin Meclis’ten dışlanmasında istimali ve “çözüm süreci”nin askere ihâlesi, “topyekûn psikolojik kopuş”a zemin hazırlıyor.
Buna meydan vermemek için, terörle mücadele hukuk içinde kalınarak sürdürülürken, demokratik hak ve hürriyetlerin geliştirilmesine çalışılmalı.
Aksi halde, “kopuş” daha da hızlanır; tefrika zehrinin tesiriyle iftirak yaygınlaşıp şiddete bahaneler üretilir, terörü daha da arttırılır.
Genelkurmay eski Başkanı Başbuğ’un, salt “askerî yöntemler”le terörün önlenemediği, terör örgütünün daha da palazlandığı ve “çözüm”ün de olmadığı tesbiti bunun itirafı.
…***
Nasuh Mahruki, Sözcü gazetesinde, “AKP, Türkiye’yi dayakla, tehditle, şantajla, iftirayla, rüşvetle, yalanla yönetiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP'liler yolun sonuna geldiklerinin farkında, yargılanma, 14 yılda haksız şekilde sahip oldukları her şeylerini kaybetme ve hapse girme korkusundan giderek artan bir şiddet sarmalına savruluyor. Her karşıt görüşü, her muhalif düşünceyi ve karşılarında duran herkesi kâh döverek, kâh tehdit ederek, kâh şantaj yaparak, kâh iftira atıp hareket edemez hale getirerek hatta hapislere atarak, kâh işten attırarak, görevden alarak, kâh rüşvet verip satın alarak caydırmaya, yıldırmaya, durdurmaya çalışıyor. Bugüne dek işe yarayan ve TSK'yı kumpaslarla, yargı mekanizmasını yandaş atamalarla, iş dünyasını vergilerle, müfettişlerle ve haksız ihalelerle, medyayı havuz oluşturarak ve sansürle, otosansürle, üniversiteleri yandaş rektör atamalarıyla, sokaktaki insanı başıma bir şey gelir korkusuyla pasifize etmede işe yarayan bu yöntemler artık eskisi gibi işe yaramıyor. Artık mızrak çuvala sığmıyor…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Artık ellerindeki tüm medya gücüne ve Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş algı yönetimi ve propaganda yöntemlerine ve harcadıkları, dağıttıkları inanılmaz paralara rağmen, bütün dünya kralın çıplak olduğunu görmüş durumda. Her ne kadar biraz geç uyansalar da, GEZİ PARKI eylemlerinden ve 17-25 Aralık'ta ortalığa saçılan sefil yolsuzluk ve rüşvet ilişkileri tapelerinden ve onca belgeden, bir de tabi hemen her yurt dışı gezilerinde çıkardıkları koruma rezaletlerinden sonra, AKP'nin sandıkları parti olmadığını bütün dünya anladı. AKP'nin iki yüzlülüğünü ve yurt dışında demokrasi havarisi kesilip, binbir yalanla gerçekleri çarpıttıklarını ama yurt içinde temel hak ve özgürlük ihlallerini, hukuk ve demokrasi düşmanlığını görmeyen kalmadı…
Ülkedeki anayasal ve demok-ratik kurumların ve tabi ki muhalefet partilerinin beceriksizliği, iş bilmezliği, koordinasyonsuzluğu ve korkaklığı yüzünden, AKP giderek her meselesini şiddetle, baskıyla, tehditle çözmeyi gözlerimizin önünde alışkanlık haline getirdi ve normalleştirdi. Yıllardır ülkeyi, günlük ihtiyaçlarına ve menfaatlerine göre çıkardığı, ülkemize ve hepimize büyük zararlar veren yasalarla, kanun hükmünde kararnamelerle yönetiyor. Yasal düzenlemenin yetmediği veya zorlandığı durumlardaysa dayakla ve şiddetle işlerini çözüyorlar. Karşılarında hiçbir kurumun duramamasından dolayı artık o kadar kendilerine güveniyorlar ki, yurt dışında bile protestoculara şiddet uygulayabilecek cüreti kendilerinde buluyorlar. Mecliste ise geçirmek istedikleri Anayasa'ya aykırı, tartışmalı bütün yasaları muhalif milletvekillerini döverek, kaba kuvvetle geçiriyorlar. Utanmadan bir de Meclis'teki çoğunluğun bu zorbalığına demokrasi ve halkın iradesi diyorlar…
Taksim'deki son yeşil alana, halkın bütün itirazlarına rağmen AVM yapacağız diye tutturan ve polisle gençlere girişen RTE'ye, sonunda bütün halk isyan etti. Cumhuriyet tarihinin en büyük halk ayaklanmasına dönüşen isyana orantısız şiddet uygulattı, aşırı biber gazı ve benzeri kimyasal silahlar kullandı, yaralanan, sakatlanan protestoculara ilk yardım desteği bile vermedi. Duyulmasın diye medyada ağır sansür, otosansür uygulattı ve arkasından GEZİ Parkı eylemlerini destekleyen herkes işten atıldı.
New York ziyaretinde, RTE'nin başta yeğeni olmak üzere, korumaları protestoculara küfür edip saldırmaya, dövmeye kalktılar ve vatandaşını koruyan New York Polisi tarafından anladıkları tek dil olan kaba kuvvetle bastırıldılar.
Bunlar gibi daha onlarca yurt içi ve yurt dışından örnek vermek mümkün. Bunun adı tek kelimeyle diktatörlüktür ve bu çağda hiçbir ülkede, hiç kimse uzun süre bu şekilde tutunamaz.