Türkiye'den köşe yazarları
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “Bankacılığın acı kitabı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“"Eve geldiğimde 7 yaşındaki çocuğum işten çıkarıldığımı duyunca bankanın verdiği kumbarayı bizden habersiz paramparça etmişti, aynı bankanın yüreğimde paramparça olduğu gibiydi durum. 'Neden kumbarayı kırdın kızım?' dediğimde; 'Bu banka hani çocuk bankacılığı yapıyordu diyordun, bizi sevse babasını işsiz bırakmazdı!' sitemiyle, 'Seni işsiz bırakan bankanın kumbarasını istemiyorum!' cevabını aldım..."Bu sözler sabah son 6 aylık başarılı performansından dolayı primle ödüllendiren, akşam ise performans düşüklüğü nedeniyle işten atılan özel bir banka şube müdürü tarafından kaleme alınan "MOBBİNG BANK SKANDALBANK'IN SKANDALLARI" kitabından sadece bir bölüm.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Önder Karaçay, genç ve deneyimli bir bankacı. Yıllarca çalıştığı bankada hep başarıdan başarıya koşmuş, her şubede bankasını en iyi şekilde temsil etmiş.
Sonra Önder Karaçay'ın ve ailesinin kaderi bir bölge müdürü tarafından yeniden yazılmış.
Yani sabah başarılı olan ve bu nedenle prim alan bankacı, akşam bölge müdürünün talebi ile başarısız kabul edilip işten çıkartılmış. Önder Karaçay'ın, aylarca süren iş arama çalışmaları maalesef bir sonuç vermemiş.
Halen işsiz olan Önder Karaçay, oturup yaşadıklarını kitap haline getirmiş.
Aslında Karaçay'ın kitabında yazdıkları yıllarca bankacıların sorunlarını dile getiren bir gazeteci olarak bana şaşırtıcı gelmedi.
Çünkü bankacılık sektörü çalışanları gerçekten Türkiye'de büyük haksızlığa uğruyor.
200 bin bankacının kaderi tek bir bölge müdürü tarafından değiştirilebiliniyor.
İşten çıkartılan bir bankacı kolay kolay iş bulamıyor.
Çünkü bankaların kendi aralarında yaptıkları gizli ve ahlaksız bir anlaşma var, işe almıyorlar.
Yani bir bankanın işten çıkarttığı kişi hele ki bankası aleyhine dava açmışsa o kişi ceza olarak açlığa ve sefalete mahkûm ediliyor.
İşte Önder Karaçay'ın kitabından bazı bölümler. Bankacılığın görünmeyen karanlık yüzü:
* Bir gün üretici bir firmaya ziyarete gittim. Derdim üretici bulmak, istihdam artsın, ihracat artsın, dış satım ve gelir artsın, eşit paylaşım artsın diye çabalıyordum. Kapıda şöyle yazıyordu: "Bankacı ve dilenci giremez!" Utanmıştım kendimden. Biraz zorladım, patronla konuşmak istiyorum dedim. İstemiyor dediler. Üretime kredi vereceğiz diyerek, ilk ipoteğin var mı diye soranlarla bizim işimiz yok dediler. Bunu da yaşamak zorunda kalmıştım. Ne umutlarla gidip dilenci durumunda geri dönmüştüm. Üzerime dilenci olmayan bankacı mı yazsaydım diye düşündüm. Oysa bir zamanlar millî bankacılık varken biz her kapıya randevusuz giderdik, hatta neden gelmiyorsunuz diye de sitem edilirdik.
* Ülkemizde finansal terör vardır ve diğer sorunların sebebi de finansal terördür. 35 yıldır süren bu oyun son 13 yılda en büyük darbeyi halkı direkt borçlandırarak yapıştır. Halkın istekleri yerine sermayenin istekleri halkın isteği gibi sunulmuştur.
…***
Abdülhamit Bilici, Zaman gazetesinde, “Bülent Arınç'ın suçu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İnsan ciddi bir sorgulama sonucunda fikir değiştirip dün söylediğinin tam tersini düşünmeye başlayabilir.Bu durum çok sık tekrarlamıyorsa ve tutarlı bir açıklaması varsa normal karşılanabilir. Ancak bu bir alışkanlık halini almışsa ortada ciddi bir problem var demektir. Sağlıklı bir toplumda böyle insanların sözünün ağırlığı ve itibarı olmaz. Çünkü fikirleri sürekli değişen birinin bugün söylediklerinin yarın değişmeyeceğinin garantisi de yoktur. Hele bir de bu değişimlere yalan da ekleniyorsa durum daha fena olur. Nedense ülkemizde bir süredir bu doğal ayıklama mekanizması felç olmuş gibi. Dün dediklerinin bugün tam tersini söylemeyi alışkanlık haline getirenler hiçbir yaptırımla karşılaşmadığı gibi itibar görmeye de devam ediyor. Buna dair bir sürü örnek verebiliriz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Düne kadar mitinglerde İsrail'i terör devleti diye suçlayıp, bugün "İsrail'e ihtiyacımız olduğunu kabul etmemiz lazım" demek, hatta Mavi Marmara'daki katliamı yapan İsrail askerleri hakkındaki kırmızı bültenleri rafa kaldırmak, bu rejimle ticareti katlamak yaman bir çelişki değil mi?
Aylarca Rabia gösterileri düzenleyip şimdi Sisi ile yakınlaşma yollarını aramak ilginç değil mi?
Baştakilerin her konuda fikir değiştirmesi, toplum için de devlet için de büyük sorun. En güçlü devletler bile bu kadar zikzağa dayanamaz.
Böyle zikzakların en büyük zorluğunu ise galiba en yakın daireden başlayarak taraftarlar ve takipçiler yaşıyor.
Veya lideriniz, oturma düzeni dâhil her ayrıntısını kendisiyle konuşarak yaptığınız Dolmabahçe toplantısından haberi olmadığını söyleyince, sesinizi çıkarmayacaksınız.
İktidar medyası, ilk başta Dolmabahçe toplantısını, ‘Barışa dev adım' manşetleriyle görmüştü. Mesela Yeni Şafak, ertesi gün Dolmabahçe haberini şöyle veriyordu: “Hükümet temsilcileri ve HDP heyeti Dolmabahçe'de ortak bir açıklama yaparak mutabakata varıldığını duyurdu”. Davutoğlu ise çözüm sürecinin yeni bir zemine oturduğunu söylüyordu. Erdoğan da, “Silahların bırakılması çağrısı, bizler için çok önemli bir beklentiydi. Çözüm süreciyle devam eden ve noktalayalım diye hasretle beklediğimiz bir çağrı.” diyordu.
Ancak 23 gün sonra bu çok olumlu hava birden tam tersine döndü. Çünkü Erdoğan, Dolmabahçe'yi yanlış bulduğunu duyurdu. Değişen tek şey ise Selahattin Demirtaş'ın 17 Mart'ta yaptığı "Seni başkan yaptırmayacağız" açıklaması.
Erdoğan'ın yeni tavrı ortaya çıkınca 3 yıldır PKK, Öcalan ve HDP güzellemesi yapan, bunlara en küçük eleştiride bulunanları barış ve Kürt karşıtı ilan eden iktidara yakın çevreler HDP'ye ve Demirtaş'a saldırıya geçti...
Öyle görünüyor ki, yaşanan bunca U dönüşüne bir şekilde ayak uyduran AK Parti'nin kurucu isimlerinden Bülent Arınç, Dolmabahçe meselesinde gerçeğin tersyüz edilişini bir türlü hazmedemedi. O gün başbakan yardımcısı olan Arınç, bazı meslektaşları ve iktidar medyası gibi anında tornistan yapmak yerine bildiği doğruları söylemeyi seçti. Dolmabahçe'nin tamamen Erdoğan'ın bilgisi dâhilinde gerçekleştiğini ifade etti.
Arınç'ın bugün linç edilmesinin, hain ilan edilmesinin nedeni, AK Parti'nin kuruluş ruhuna ve ilk iki dönemde vaat ettiklerine aykırı gidişata ve hukuksuzluklara geç de olsa itiraz etmesi.
…***
Orhan Bursalı Zaman gazetesinde, “Arınç’ın ipleri ele aldığı, RTE’yi dışladığı Kabine”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bugünkü Arınç-RTE arasındaki “siyasi
bitiş”in köküne, dün bir yolculuk yapmıştım. Hükümet ile Kürt silahlı ve siyasi
hareketi arasında 28 Şubat’ta “Dolmabahçe Mutabakatı” açıklanmıştı. Ama daha o
gün, deklarasyondaki 10 madde ve anlamları üzerinde taraflar birbirine zıt
açıklamalar yapmışlardı. Bu da deklarasyonun, zorlama, anlaşma değil
anlaşmazlığın ilanı olduğunu gösteriyordu.
Bu yazıda iddiam şu: 2015 Mart ayında Arınç’lı Davutoğlu hükümeti,
Cumhurbaşkanı’nın iradesi dışında kendi politikasını izliyordu. Dolmabahçe
deklarasyonu üzerine daha o zaman yapılan açıklamalar bunu net
gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
RTE 20 Mart’ta, deklarasyona ve izleme komitesine itiraz ederken “Hükümetle
Cumhurbaşkanı her an her konuyu görüşüyor diye bir şey yok” diyordu.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç aynı gün, “Cumhurbaşkanımız süreci biliyordu,
bilgilendiriliyordu” derken, RTE’nin hükümetle her konuyu görüşmüyoruz
cümlesine denk düşen açıklamaları vardı:
“Çözüm sürecinin nasıl sonuçlanacağı konusunda bir yol haritamız da mevcuttur.
Hükümet bundan sorumludur. Ülkeyi yöneten hükümettir.” (20 Mart)
Evet, Cumhurbaşkanı “Dolmabahçe Mutabakatı” üzerinde bilgi sahibiydi. Ama 10
maddelik deklarasyonun tam metni ona gösterilmiş miydi? Yalçın Akdoğan’ın sık
sık maddeler üzerinde Cumhurbaşkanı’na telefonla bilgi verdiği haberlerini
okumuştuk. RTE mesela “izleme komitesi”ne o sırada da karşı çıkmış, ama hükümet
tarafı bunu metinden çıkarmamış olabilirdi. Veya müzakerelerde gelinen noktayı,
içine sindirmeyerek onaylama durumunda da kalmış olabilirdi.
Arınç, RTE’ye yönelik diyor ki: “Bu ülkede hükümet var.. ülkeyi yöneten
hükümettir.. Bu gerçeği herkes bilsin...” Bu sözlerin arkasında “Son kararı biz
verdik, veririz ve hayata geçiririz, yetki bizde, sana ne?..” anlamı yatıyor.
Davutoğlu, RTE ile doğrudan “papaz olmak” istemeyen, ama farklı düşüncelerini
de söyleyen bir politikacı. Son tahlilde, RTE’nin büyük ve sert iradesi
karşısında, anlaşmayı seçiyor.
Peki, hükümet içinde ve deklarasyon açıklamasında başrolde, RTE’nin “has
adamları” olarak bilinen mesela Yalçın Akdoğan ve Efkan Ala da var. Ne iş?!
RTE, deklarasyona karşı olsaydı onların işi bozmaları gerekmez miydi?
İki açıklama: 1) Deklarasyon sürecinde, farklı görüşler o sırada
giderilebilecek pürüzler olarak algılanmış, keskin ayrışmaya yol açacağı
sanılmamış olabilirdi. 2) Arınç ve Davutoğlu’nun hükümetin yetkisini kullanma
iradesine, iki bakan da katılıyordu. Yakın da olsalar, mutlak biat niye olsun?
SONUÇ: RTE’nin bugün “iki seçilmiş lider olmaz” diyerek tek adamlığı
dayatmasının kesin nedenlerinden biri de, hükümeti mutlak denetleyemeyeceğini
görmüş olması... Bunu hep biliyordu ve bu amaçla hep tasfiye etti ve başkanlık
istedi.