Türkiye'den köşe yazarları
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Madem ekonomi iyi, Türkiye tahvillerinin risk primi niye yükseldi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidar ekonomide işlerin iyi gittiğini söylüyor. Büyüdüğümüzü belirtiyor. Ama dolar bazında milli gelirin iki çeyrek üst üste küçüldüğünü söyleyemiyor. Aynı 1 Kasım 2015 seçimleri öncesi Orta Vadeli Program’ı ilan ederken dolar bazında milli geliri sansürlediği gibi şimdi de milli gelir verilerini dolar olarak görmezden geliyor iktidar.Yine TÜİK verilerine göre işsiz sayısı bir önceki yıla göre Mart ayında 3 milyon 69 binden 3 milyon 23 bine geriledi. Merkez Bankası verilerine göre, yabancı sermaye girişinde artış var. Fakat piyasalara bakınca rakamlar söylendiği gibi iyi değil.Hangi piyasa verisine bakarak söylüyoruz bunu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yükselen ülkelerin dolar bazında ihraç ettiği tahvillerin risk primlerine bakarak söylüyoruz. Türkiye tahvillerinin risk primi son günlerde yükseldi. Örneğin 16 Mayıs 2016’da, yani yaklaşık bir ay önce 2026 vadeli Türkiye Hazinesi dolar tahvilinin risk primi 2.99 düzeyindeydi. Dün aynı tahvilin risk primi 3.18 olarak açıklandı.
Demek ki veriler içeriye iyi olarak gösterilse de dışarıdan görünüş pek iyi değil. Hâlbuki veriler söylendiği gibi iyi olsa Türk tahviline talep artar. Ve risk primi düşer. Tam aksine risk primi son bir ayda yükseldi. Yeri gelmişken hatırlatalım yaklaşık üç yıl önce Türkiye Hazine tahvillerinin risk primleri 1 puana gerilemişti.
Gelelim bütün bunları niye anlattığımıza…
Anlattık çünkü küresel piyasalarda yatırımcılar olası risklerden çekindikleri için paralarını güvendikleri ülkelerin devlet tahvillerine yatırıyorlar. Dolayısıyla talep arttığından Almanya, Avusturya, Danimarka, Hollanda’nın kısa vadeli devlet tahvilleri negatif faizden işlem görüyor. Tabii bu arada talep çoğaldığından Almanya’nın 10 yıllık tahvilleri de negatif faize geriledi. Bunda Avrupa Merkez Bankası’nın tahvil alıp para basmasının etkisi olduğu kadar, riskten kaçan yatırımcının da talebi önemli rol oynuyor. İşte yurtdışında durum böyleyken yani diğer devletlerin tahvilleri negatif faizle alıcı bulurken, dolar üzerinden ihraç edilen Türkiye Hazinesi tahvilleri alıcı bulamıyor.
O hâlde yurtdışından Türkiye ekonomisinin iyi görünmediğini söyleyebiliriz. Hâlbuki Türkiye ekonomisi söylendiği gibi iyi olsaydı, negatif faizli tahvillerin yanında, Türkiye Hazine tahvillerinin talebi çoğalır ve risk primi azalırdı. Tam aksine son bir ayda risk primi yükseldi. Kısaca içeriye reklam yaparak işlerin yürümeyeceğini belirtmekte fayda var.
…***
Emre Konger, Cumhuriyet gazetesinde, “Bu rejimin adı demokrasi olamaz!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir ülkede eğer, Kayıtlı seçmenlerin dörtte birinin, seçime katılanların üçte birinin oylarıyla, tek bir parti Meclis’te anayasayı değiştirebilecek üçte iki çoğunluk sağlayabiliyorsa... Seçim sistemindeki yüzde on barajına takılan partilerin aldıkları toplam oy 13.5 milyon ile, üçte iki çoğunluğa erişen iktidar partisinin aldığı 10.8 milyon oydan çok daha fazla olduğu halde, Meclis’te temsil edilemiyorsa... Siyaset, halka hizmet aracı olmaktan çıkıp, politikacıların ceplerini doldurma aracı olmuşsa...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Seçimlerden sonra, birtakım karanlık ilişki iddialarıyla, bazı muhalefet milletvekilleri, kendi ideoloji ve siyasetlerine yüzseksen derece ters olan iktidar partisine geçiyorsa...
Siyasal partiler, kaçakçıların, yağmacıların, vurguncuların, yolsuzluk sanıklarının sığınma yeri olmuşsa ve seçilenler, siyasetle ilgili olmayan dokunulmazlık zırhlarının ardında hiçbir kovuşturmaya uğramıyorlarsa...
Uyuşturucu kaçakçılığı sanıkları siyasal partiler aracılığı ile dokunulmazlık zırhına kavuşturuluyor, polisin gözaltına aldığı sanıkların yakınları bakanlık koltuğunda oturanlarla doğrudan telefon teması kurabiliyor, polis merkezleri, sanık yakınlarınca basılıp, sanıklar zor kullanılarak kaçırılabiliyorsa...
İktidarlar genelde, banka soyguncuları ile arazi yağmacıları ve fatura yolsuzlukları sanıkları arasında el değiştiriyorsa...
Arsa yağması devletin resmi politikası haline gelmişse, halka gecekondu yağmacılığı yemi verilirken, siyaset, büyük toprak ve sit alanı yağmalarının aracı olarak kullanılıyorsa...
Siyasal partilerin genel başkanları, bir kez seçildikten sonra bir daha yerlerinden kımıldatılamıyor, tam bir diktatör gibi, bütün başarısızlıklarına karşın, her türlü parti içi muhalefeti engelliyorlarsa... Politikacılar, eski Emniyet mensupları ve istihbaratçılar, suikast timleri kurup cinayetler işliyor ve olay sadece tetikçiler yakalanarak örtbas ediliyorsa... Yasadışı örgüt mensupları devletin istihbarat elemanlarınca korunuyor ve kollanıyorsa, yakalandıklarında ceplerinden bu elemanların kimlikleri ya da pasaportları çıkıyorsa...Bağımsız yargı sistemi çeşitli olaylarla gölgelenmişse... Medya, bir-iki istisna dışında tümüyle siyasal iktidara bağımlı hale getirilmişse... O ülkede “Demokrasi var” diyebilir misiniz?
…***
Saygı Öztürk, Sözcü gazetesinde, “Bu da tarihe “AKP darbesi” olarak geçecek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyeleri seçime “Yargıda Birlik Platformu” adı altında girmişti. Şimdi “Yargıda Birlik Derneği” adını aldılar. Hadi bakalım gelin de bu derneğe üye olmayın. Yargının kıskaç altına alındığı dönemde HSYK 3 bin 746 hakim ve savcının görev yerini değiştirdi. Yasayla görevlerine toptan son verilecek olan yüksek mahkeme üyeleri arasından da istediğini yüksek mahkemelere atayacak.HSYK'nın son atamalarında öyle tutarsızlıklar var ki, kurul kendi belirlediği kurallara bile uymadı, yargı mensuplarının üçte biri tercih dışı atandı. Bakıyorsunuz mahkeme başkanlığı istemeyeni mahkeme başkanı, başsavcılık istemeyeni başsavcı yapmışlar. HSYK yetkilileri şimdi il il dolaşıp hakim ve savcılarla iftar yapıyor, yaptıkları hataları da savunurken “bayrak nöbeti” deyip geçiştiriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan ve TBMM Başkanlığı'na gönderilen “Danıştay Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” yüksek yargıyı AKP yargısına dönüştürmeyi amaçlıyor. Darbe dönemlerinde Danıştay'da iki büyük değişiklik olmuştu. İşte, bu kez de yine Anayasa'yı askıya alıp yeni düzenlemeler yapılıyor.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra oluşturulan Milli Birlik Komitesi'nin yaptığı ilk işlerden biri 20 Eylül 1960 tarihinde 84 sayılı yasayla Danıştay Kanunu'nun bazı maddelerini değiştirmek oldu. O tarihte Anayasa yürürlükte olmasına rağmen bugün yapılmak istendiği gibi o dönemde de Danıştay 1. başkanı, daire başkanı ve üyelerin görevlerine son verildi. Buna o tarihte “İlga” yani ortadan kaldırma, yapılana da “İhdas” denildi.
Yeniden oluşturulan Danıştay kadrolarına atamalar yapıldı. Görevden alınanların bir kısmı da yeniden Danıştay'a döndü. O dönemde, Yargıtay ile ilgili herhangi bir düzenleme yapılmadı, dokunulmadı.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra da yine Yargıtay'a dokunulmadan Danıştay Kanunu 20 Ocak 1982 tarihinde değiştirildi. Geçici 14. maddeye dayanarak Danıştay'da 16 başkanın statüsü değiştirilip önce düz üye yapıldı. Oradan da yeni oluşturulan Bölge İdare Mahkemesi Başkanlıkları'na atandılar.
AKP hükümeti Danıştay'ın, Yargıtay'ın üye sayısını azaltmak istiyor. Yüksek mahkemelerin talepleri olmamasına rağmen üye sayısını da yine AKP artırmış ve “paralel yapı”yı oralara AKP sokmuştu. Örneğin 90 olan üye sayısını siz niçin 195'e çıkardınız da şimdi 90'a indiriyorsunuz? Açıkçası yargıda ihtilal dönemlerindekinden daha fazla düzenleme yapılıyor.
Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevine son verilecek. HSYK da yeniden buralara üyeler atayacak. Eski üyeyi değil alt derecedeki mahkemeden yüksek mahkemeye üye seçmek HSYK'nın görevidir. Yoksa zorlama yorumlarla mevcut üyeyi yeniden seçmek olamaz.
Tehdit altında olan mahkemelerin iktidar aleyhine karar vermesi mümkün mü? Tasarıyla birlikte Anayasal hükümler ve en teminatlı olması gereken hakimler de özgürlüklerini kaybetmiş oluyor. Görev süresi bitecek olan ve yeniden göreve dönebileceğini bekleyen bazı hakimlerin kanuna göre değil arzuya göre karar verebileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Bu mahkemeler için “AKP yüksek mahkemesi” yorumları da eksik olmaz.
Yapılmak istenen düzenlemeyi Danıştay'ın önceki başkanlarından Nuri Alan'a sordum. Şunları söyledi:
“AKP hükümeti, yüksek mahkemeleri kendi görüşleri doğrultusunda yüksek hakimlerden oluşturma operasyonu yürütüyor. Bunlar, askeri yönetimler döneminde yapılanlardan kat kat daha fazladır. Tüm bunlara karşın yargıda görev alacakların bir kısmının mesleğin onurunu koruyacaklarına ve tarafsızlıklarını yitirmeyeceklerine inancımı da belirtmek isterim. AKP, şeklen yüksek yargıyı muhafaza etmekle beraber, tamamen kendi doğrultularında yüksek mahkemeler oluşturma gayretindedir. Yasal düzenlemeyle bunlar yapılamaz. Türkiye'nin bu düzenlemeler karşısında ayağa kalkması lazım. Ama büyük bir sessizlik var.”
Darbe dönemlerinde bile yapılmayanları Anayasa'ya aykırı olarak yapanlar da bir gün “bağımsız yargıya” sarılacaktır. Ama o zaman ara ki bulasın…