Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Eğitim geleceğimizdir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bundan elli sene önce eğitim konusunda herkesin mutabık olduğu bir anlayış vardı: ''Türkiye'nin ara elemana ihtiyacı var... Lise seviyesinde meslek okullarının ve teknik okulların sayısı artırılmalıdır. Bu yolla hem açığı olan ara eleman sağlanmış olur, hem de üniversiteler önündeki birikim önlenmiş olur.''diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Giriş sınavlarında devlet üniversitelerine giremeyenler, vakıf üniversitelerinin yetenek sınavına giriyor... Ne var ki vakıf üniversitelerinin eğitim ücretleri, çiftçi, memur ve işçilerin kaldıracağı boyutta değil. Aslında bu kesim geçimini zor sağlarken eğitime para nasıl para ayıracak?
Yüksek öğrenimin hem eğitim alana, hem de topluma giden faydası olduğundan, piyasa malı gibi serbest bırakılması, ekonomide kaynak israfına yol açıyor.
Bu anlamda vakıf üniversiteleri, sosyal faydayı kollamaz. Eğitimi bir işletme olarak yaptıkları için, kendi kârlarını ve vakfı kurana faydasını maksimize etmeye çalışırlar. Zira Anayasada öngörülen vakıflarla, yüksek öğrenim kuran vakıflar farklıdır. Bazı vakıflar topluma mal olmuştur. Kâr amacı düşünmezler. Yani Anayasanın vakıf tarifine uyarlar. Buna karşılık vakıf üniversitelerinin çoğu, ticari amaçla kuruluyor. Önce vakıf kuruluyor. Sonra kanun geçiyor. Üniversitenin inşaatlarını, diğer işlerini vakfı kuranların şirketleri üstleniyor. Bu yolla üniversitenin gelirleri ve kârı önemli ölçüde vakfı kuranın özel şirketlerine transfer edilmiş oluyor.
Gelişmekte olan bir ülke olduğumuz için, yüksek öğrenime ideolojik ve kâr motifi dışında bakmak zorundayız. Eğitimde etkinliği sağlamak ve en yüksek verimi almak zorundayız.
Yüksek öğrenimin sosyal faydası var. Çünkü yüksek öğrenim toplumda yatay ve dikey mobilite sağlar. Örneğin fakirin çocuğu yüksek öğrenim yaparak daha yüksek gelir sağlar. Veya işçinin çocuğu yönetici olur. Yine, farklı eğitim yaparak, avukatın çocuğu mühendis olur. Eğer eğitim paralı olursa, yalnızca parası olanlar okur... Toplumda 'kast'laşma meydana gelir.,.
Eğitimin paralı yapılıp, buna karşılık burs verilmesi, burs alanı rencide eder... Okul içinde farklı gruplaşmalara neden olur. Kaldı ki bu sistemin çalışmayacağı, istismar edileceği ve siyasi faktörlerin etkisi altında kalacağı da yaşanan deneyimlerden ortadadır.
Eğitimde en yüksek verimi alabilmek için, eğitilecek olanlar en geniş tabandan ve en yetenekli olanlardan seçilmelidir. En yetenekli olanları eğitmekle eğitimde verimlilik artar. Bu takdirde ekonomide de verimlilik artar. Eğitim paralı olursa, bu imkânı sağlamak mümkün olmaz.
Eğitimi piyasa şartlarına bırakmak ekonomide iş gücü planlaması yapılmasını engeller. Söz gelimi vakıf üniversiteleri alt yapı maliyeti daha düşük fakülteleri seçerler. Veya talep olan fakülteleri seçerler.
…***
Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinde, “Toprak Bayramı’ndan toprak talanına”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Çoğumuz bilmez, hatırlatalım; Her yıl 11 Haziran’ı takip eden ilk Pazar günü Toprak Bayramı’dır. Üstelik bu, yasa ile belirlenmiş bir bayramdır. 1945 yılında yürürlüğe giren 4760 sayılı kanun gereği 11-17 Haziran arası Toprak Haftası olarak kutlanmaktadır.Toprak Bayramı’nın ilan edilmesinin çok güzel amaçları var: Doğal ve yapay yöntemlerle toprak kaybını önlemek, toprakların amaç dışı kullanılmasının önüne geçmek, toprakları bilimsel yöntemlerle kullanmak gibi çok güzel amaçlar belirlenmiş.Fakat pratikte böyle bir gerçeğin olmadığı, toprağın ve üzerindeki hazinlerin talan edildiği, tarım arazilerinin öksüz bırakıldığı, köylünün köyünü boşaltmak zorunda bırakıldığı bir ülkede Toprak Bayramı’ndan bahsetmek mümkün mü?Değil elbette.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye son 12 yılda Belçika büyüklüğüne tarım arazisini tarım dışı bırakan politikalar uyguladı. Türkiye’nin toplam tarım arazisi son 12 yılda yüzde 10 azalarak 23.9 milyon hektara geriledi.
Büyükşehir Kanunu’nu çıkartarak köyleri mahalleye çevirenler, oturdukları bakanlık koltuğunda “yahu bu köyler neden boşaldı” diye dalga geçercesine açıklamalar yapıyor.
Üstelik devletin kaynaklarını bir yandan rantiyecilere, yandaşlara, aktaran devlet köylünün yasa gereği alması gereken yardımı “gasp ediyor.”
“Çünkü 5488 sayılı Tarım Kanun’un 21. maddesi, her yıl tarımsal destekleme programlarının finansmanı için bütçe’den ayrılacak kaynak milli gelirin yüzde birinden az olamaz diyor.
Peki, bu kurala hükümet uyuyor mu?
Hayır, uymuyor. 2015 yılında milli gelir Orta Vadeli Program’a göre; 1 trilyon 963 milyar lira tutuyor. Tarımsal destekleme için 19 milyar 630 milyon lira ayrılması gerekirken, 2015 bütçesinden çiftçiye ayrılan destekleme ödeneği 10.7 milyar lira, yani yaklaşık 9 milyar lira ödenek eksiği var. Yine 2016 milli geliri 2 trilyon 207 milyar lira tahmin ediliyor ama çiftçiye ayrılan bütçe ödeneği 11.2 milyar lira yani 10.8 milyar lira ödenek eksiği var. İşte bu tutarların son beş yılı toplandığında çiftçi, yasal olarak 50 milyar lira devletten alacaklı oluyor.”
Devletin köylüsünü bu kadar mahzun ve mağdur ettiği, köylünün parasına alenen el koyduğu, topraklarını boşalttırdığı bir ülkenin kanunlarında Toprak Bayramı diye bir bayram olması Nasreddin Hoca fıkrası gibi bir şey değil mi?
…***
Esin Gedik, Yurt gazetesinde, “Ankara kasımda seçime hazırlanıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen hafta yaptığım Ankara ziyaretimden edindiğim izlenim bu, bürokrasi seçime hazırlanıyor. AKP’ye yakınlığıyla tanınan üst düzey bir bürokrata “Her 6 ayda bir sandığa gitmek hem ekonomiyi hem de sinirleri bozuyor” dediğimde gülerek “Eee işte Esin hanım, doğrudan demokrasi dedikleri bu, herşeyi halka soruyoruz” yanıtını verdi. Aslında temel deninin bu olmadığını hepimiz biliyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Binali Yıldırım’ın başbakanlığının AKP sıralarında olumlu bir hava yarattığı başkentte yakın- dan hissediliyor, bu olumlu havanın nedeni elbette “uyum.” Uyumdan kasıtsa atılan her adımın, her imzanın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde olması. İşadamları da memnun, “Binali bey, iş dünyasını biliyor o nedenle sonuç odaklı çalışıyor. Ayrıca Erdoğan’ı da yakından tanıdığı için neye hayır, neye evet diyeceğini biliyor. Bu nedenle de daha hızlı sonuç alabiliyoruz” diyor ama tüm bu gerekçeler seçimi erteleyecek anlamına gelmiyor...
Uzun yıllar üst düzey bürokrat olarak çalışmış, şimdi de AKP sıralarında politika yapan bir başka isim de “Bu sistem sürdürülebilir değil, ilk dönemi saymazsak Davutoğlu bu duruma 5 ay dayanabildi, bir başka isim hadi en fazla bir yıl tahammül etsin. Eninde sonunda seçim olacak, başkanlık sistemi getirilene kadar da bu seçim trafiği devam edebilir” değerledirmesini yaptı.
Bu sözleri dinleyince aklıma MHP milletvekili Ümit Özdağ’ın yaptığı açıklamalar geldi. Şu sıralarda yılan hikayesine dönen MHP kurultayıyla uğraşan Özdağ, kurultayın yapılması gerektiğini söylemiş, gerekçe olarak da AKP’nin kasım ayında seçime hazırlanmasını göstermişti. Özdağ’ın öngörülerini anımsatmakta fayda var: AKP, önce grupları Anayasa Komisyonu’na çağıracak. Komisyonda CHP, olmayınca diğer partiler ‘CHP yoksa biz de yokuz’ diyecek. Bundan sonra AKP kendi anayasasını Meclis’e getirecek ve 330’u bulamayınca bu sefer ‘millete gidiyoruz’ diyecek. Dolayısıyla seçime gidilecek, seçimde MHP bıçak sırtında HDP ise baraj altında. Böyle bir durumda AKP’nin doğrudan doğruya 394-410 arası milletvekili çıkarma ihtimali var. Bu senaryonun gerçekleşme olasılığını sordum AKP’lilere. Çoğu gülerek “mümkün” yanıtını verdi. Kısaca, sıcak geçecek bir yaz tatili ve iki bayramın ardından ufukta yine sandık var.