Şubat 10, 2016 11:07 Europe/Istanbul

Sevgi Akarçeşme, Zaman gazetesinde “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Aklı başında ve vicdanını susturmamış tüm sesler, Türkiye'nin derin bir karanlık dönemden geçtiği konusunda, tünelin sonunda ise henüz ışık gözükmediğinde hemfikir. İktidar sahipleri devasa bir inkâr politikası gütse de medya özgürlüğü can çekişiyor. Bağımsız ve özgür kanallardan haber alma imkânı her geçen gün kısırlaşıyor. 17/25 Aralık'la ilgili haberlerin kukla mahkeme kararlarıyla silindiği göz önüne alındığında 1984 tarzı bir distopyaya doğru yol aldığımızı varsaymak abartı değil. Gerçeklerin yerini iktidarın söyleminin aldığı ve alternatif tüm sözlerin tehdit olarak algılandığı bir distopya.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Toplum bir yandan bu kâbusun içinde yaşamaya ürkütücü derecede alışırken bir yandan da çıkış yolları üzerinde düşünüyor. Siyasetin tıkadığı yolların açılması yine sivil siyasetle mümkün. Toplumun muhalif yarısı kendi içinde bölünmüş durumda. AKP'den memnun olmayanlar bile “başka seçenek mi var?” düşüncesiyle terörün de etkisiyle istikrar olarak algıladıkları tek parti hükümetinden yana tercih kullandı. Malum, 7 Haziran'da toplumun AKP'ye yaptırdığı sert freni mevcut muhalefet partileri heba edince, “bu muhalefetle bir şey olmaz” anlayışı güçlenmişti.

Havuz medyası hipnozunun da etkisiyle AKP'nin ülkeyi içine sürüklediği çürümüşlüğün boyutlarını, tek adam rejiminin tehlikelerini göremediği için halkı eleştirirken, halkın muhalefeti neden umutsuz vaka olarak algıladığının üzerinde düşünmek de gerekmez mi? AKP'nin tek parti diktası yolunda ilerlediğini tekrarlamaya gerek bile yok, o konuda söylenecek her şey söylendi.

AKP'nin merkez sağı da yuttuğu düşünülünce kimilerine göre alternatif yine AKP'nin kendi içinden çıkacak. Bu nedenle tam biat etmediği için AKP'den dışlanan isimlerin Hamamönü'nde ofis bakması bile kulislere neden oluyor. AKP'nin içinden birilerinin hain (!) ilan edilme pahasına konuşması, vahim gidişata dair dolaylı da olsa söz söyleyebilmesi kaydadeğer. Ne var ki, AKP'nin hukuku katletmesine ve otoriterliğine şimdiye kadar ortak olanlardan Türkiye'nin geleceğine dair umut ve güven vaat eden bir oluşum beklemek hayalcilik olur. Ortaya çıkacak olan şey, tasfiye edilmeyi egolarına yediremeyen ve erken emekli olmak istemeyenlerin Ankara oyunlarından öte geçmeyecektir.

Öyleyse çare ne? Türkiye siyasetinde partilerin bir türlü kurumsallaşamaması genelde darbelere bağlanır. AKP örneği gösterdi ki, Türkiye gibi demokrasi kültürünün olgunlaşmadığı yerlerde kurumsal ama otoriter partilerdense, taze ve kirlenmemiş yapılar Türkiye'nin daha hayrına. O nedenle, muhalif söz söylemek iyice imkânsız hale gelmeden, muhalif bir oluşumu desteklemek insanın canına mal olmadan, yani iş işten tamamen geçmeden yeni şeyler söylemek için kafa yoracak kadrolar bir araya gelmeli. Şartlar şimdilik elverişli gözükmese de yarın AKP'nin bıraktığı kurumsal enkazın nasıl kaldırılabileceğine, topluma tekrar nasıl umut aşılanacağına dair düşünülmeli. Geri dönülmesi imkânsız noktaya gelmeden önce…

…***

Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Harp ve vergi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP iktidara geldiğinde eğitime ağırlık verdi. Bütçe harcamaları içerisinde eğitimin payını çoğalttı. Askerî harcamaların payını azalttı. Böylece 2003-2007 yılları arasında ortalama büyüme hızı 6.94’e yükseldi. Ve bu yüksek oranlı beş yıllık büyüme hızındaki başarı tüm dünyanın dikkatini çekti. Türkiye, pek çok yükselen ve gelişen ülkeye örnek gösterildi. Ama 2012 yılından sonra bu ülke büyüme hızında geriye düştü. Artık Türkiye, küresel hukuk sisteminden uzaklaşıp yatırım iklimi bozulunca büyüme hızı nasıl düşer türüne örnek gösteriliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Peki, niye Türkiye geriye düştü?

Geriye düştü, çünkü eğitim harcamalarının bütçe harcamaları içerisindeki payı 2012’de yüzde 15’ler düzeyindeydi. Eğitimin payı 2015’te bütçe harcamaları içerisinde 13,1’e geriledi. Tabii bu arada bütçe harcamaları içerisinde savunma ve güvenlik harcamalarının payı yüzde 5’ten yüzde 9,5’e yükseldi. İşte bunun sonucunda 2012-2015 yılları arsında ortalama büyüme hızı yüzde 3,1’e düştü.

Bu arada Stockholm International Peace Research (SIPRI) verilerine göre; 2012 yılında Türkiye’nin 17 milyar 538 milyon dolar olan askerî harcamaları 2014 yılında 22 milyar 618 milyon dolara yükseldi. O hâlde eğitim harcamaları yerine askerî harcamalar artınca büyüme hızının azaldığını söyleyebiliriz.

Şimdi gelelim eğitim harcamalarının niye gerilediğine?

AKP hükümetleri, Fatih Projesi adı altında 16 milyon öğrenci ve öğretmene tablet bilgisayar dağıtacaktı. Böylece pek çok fakir ailenin çocuğu küçük yaşta bilgisayar kullanmayı öğrenecekti. Böylece düşük gelirli ailelerin çocukları teknolojiyi küçük yaşlarında öğrenerek gelişmeyi hızlandıracaklar ve emek kalitelerini artırarak gelir düzeylerini yükselteceklerdi. Dolayısıyla Türkiye milli geliri de hızla yükselecekti. Ama bu proje yarım kaldı. Şimdi Fatih Projesi’nden söz eden yok. Hâlbuki bu proje süresinde yani 2014 yılı sonunda bitirilseydi belki de Cumhuriyet tarihinin en büyük yatırım projesi olacaktı. Ama artık AKP hükümeti sürekli silah imalatından, füze yapımından bahsediyor. Dolayısıyla eğitim ve teknolojiyi kullanabilmenin tabana yayılması bir kenara bırakıldı. Kamu kaynakları silah üretimi ve güvenliğe aktarıldı.

Gelelim bütün bunları niye anlattığımıza…

Anlattık, çünkü silah ve güvenlik harcamalarının artışı devletin ekonomi içerisindeki payını son üç yılda hızla çoğaltmaya başladı.

Hemen rakamları verelim; 2012’de merkezî bütçe harcamalarının milli gelire oranı yüzde 38,6 düzeyindeyken 2016 yılı için bu oran yüzde 41,6 oldu. Yine 2012’de merkezî bütçe gelirlerinin milli gelire oranı yüzde 37 düzeyindeydi. 2016’da aynı oran yüzde 41’e yükseltildi. Yani silah ve güvenlik harcamaları artınca bu harcamaları finanse etmek için vergiler artırıldı. Böylece vatandaşın daha verimli kullanabileceği kaynaklar, verimsiz silah harcamalarına yönlendirildi. Dolayısıyla büyüme hızı geriledi.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Gıda fiyatlarıyla kim oynuyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2016 Ocak ayında aylık enflasyon yüzde 1.82 oldu... Ancak gıda fiyatları yüzde 4.28 oranında arttı. Ekonomi yönetimi, Merkez Bankası, enflasyondaki artışı her zaman olduğu gibi yine gıda fiyatlarına bağladı. Bunun tercümesi ''bizde hata yok, gıda fiyatlarındaki artış enflasyonu artırıyor'' şeklindedir.Parantez içinde söylemek gerekir ki gıda fiyatlarının yer almadığı çekirdek enflasyon da, çoğu zaman ortalama enflasyonun üstünde çıkıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aslında, gıda fiyatları da piyasa da oluşuyor. Eğer arz-talep uyuşmazlığı varsa, bunu düzenlemek hükümetin işidir. Eğer spekülasyon varsa bunu da engellemek yine hükümetin işidir. Buna rağmen enflasyonda gıda fiyatlarını suçlu bulmak, topu taca atmaktır.

Gıda fiyatlarının enflasyonun üstünde artması, fakir-fukarayı vuruyor. Çünkü gıda fiyatlarının TÜFE sepeti içindeki ağırlığı yüzde

23.66'dır. Ancak düşük gelirli olanların, asgari ücretle geçinenlerin, bütçesi içindeki payı daha yüksektir. Yani mutfak enflasyonu ortalama enflasyondan daha yüksektir.

Gıda, konut ve ev eşyası olarak üç harcama grubunun TÜFE sepeti içindeki payı ise yüzde 47.61'dir. Ancak fakir-fukaranın gelirinin yüzde 90'ı gıda ve konut harcamalarına gidiyor. Bu üç grup için Ocak ayında ortalama enflasyon yüzde 2.94 ve yıllık enflasyon 11.53 oldu. Bu demektir ki fakir-fukaranın enflasyonu daha yüksektir.

Eğitim ve gıda, sağlıklı toplum yetiştirmenin temel ögeleridir. Kim tarafından ve hangi amaçla olursa olsun bu iki konunun istismar edilmesi halinde toplumun geleceği tehdit altında olacaktır.

Gıda fiyatlarındaki artışın, spekülasyon, düşük verimlilik gibi nedenleri var. Ancak temel neden, devletin düzenleyici işlevinin dışlanması ve piyasanın spekülatörlerin eline geçmesidir.

Türkiye Perakendeciler Federasyonu geçen sene sebze-meyve fiyatlarındaki artışın sorumlusu olarak gösterilen marketlerin bu ürünlerdeki kârının yüzde 10'u geçmediğini açıklamıştı. O zaman fark kime gidiyor?

Serbest piyasa arz-talebe göre çalışır. Eğer fiyatlar pahalı ise kimse mal almaz. Fiyatlar düşer. Ne var ki Türkiye şartlarında gıdada rekabet şartları çalışmıyor. Çünkü, piyasada kartelleşme var.

Sebze ve meyve sektöründe kartelleşme, sebze ve meyve piyasasında aracılık yapanların aralarında dayanışma yaparak, gizli anlaşma yaparak, fiyatları istedikleri gibi düzenlemeleridir.