Haziran 22, 2016 09:38 Europe/Istanbul

Ahmet Battal, Yeniasya gazetesinde, “Erdoğan’ı çekin, başkanlık kalır mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir süre önce AKP sözcüsü önemli bir söz söylemişti.Mealen, Tayyip Erdoğan’ı çekip alın Türkiye’de gelişme ve değişme iradesi kalmaz, demişti. Bu söz bizim aklımıza şu soruyu getirmişti:Erdoğan’ı çekip alın, Türkiye’de başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığı iradesi kalır mı? Kalmaz!Kalmayacağının en güzel göstergesi şu: Davutoğlu’nu koltuğundan deviren saray darbesinde kullanılan en önemli ve en doğru sebep, onun bu başkanlık konusundaki yetersizliği ya da isteksizliğiydi. Bunu herkes biliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Türkiye’de, Meşrutiyet’ten bu yana, siyaset hiç bu kadar “tek adamın arzusuna bağlı” olmamıştı. Evet, hatta tek parti döneminde bile.Başkanlık gündeminin bir sistem tartışması olduğunu söyleyen AKP’liler de buna inanmıyorlar. Dudaklarını büzüşlerinden belli… 

Onlara sorsak. Desek ki, Recep Tayyip Erdoğan yarın “ben siyaseti ve dünyevî şeyleri terk ediyorum, size başarılar, işinize de dünyanıza da karışmayacağım, ben sadece ahiretimle ilgileneceğim” dese a) AKP ve siyaset nereye gider, b) başkanlık gündemi ne kadar gündemde kalır? 

Verecekleri cevap var mı? Cık.

Biliyoruz. Çünkü biz bu anketi sık sık yapıyoruz. Ak Partiye can u gönül vermiş ya da Erdoğan taraftarlığında devam eden dostlarımıza da soruyoruz.Onların cevabı yok. O zaman biz neyi tartışıyoruz, neyi tartışacağız? Başkanlık sistemi diye bir sistemi mi yoksa Erdoğan’ın tek adamlığının tasdikini mi? Esasen bu konularda ortada bir parti de yok. Zira AKP’de yani zirvede herkes “hazırol”da. Parti içi demokrasi sıfırın altında. Reis ne derse o oluyor. Dolayısıyla parti görüşü de yok. Parti felsefesi de. Bize eskiden de her şey ayandı ama şimdi herkese ayan beyan.Zaten öteden beri yazıp söylüyoruz: “İktidarla parti olunmaz, partiyle iktidar olunur.” Ama AKP hayalperestleri aksini hayal ediyor ve “arzuya fikir kılıfı” giydiriyorlar. Milletin ekseriyetine de “AKP diye bir parti var” diyerek yutturuyorlar. Varsa nerede, hani? Partinin kimliği ne? Reis mi?Partinin kişilik özellikleri neler? Reislik mi?“Parti eşittir Birinci-Kurucu Reis” mi? “Reis giderse ne olur” sorusunun cevabı hakkında kimse bir ipucu bile bilmezken hangi partiden bahsediyorsunuz, Allah aşkına.

…***

Okay Gönensin, Vatan gazetesinde, “Vekillerden sonra başkanlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yeni bir kanun çıkarılıyor, hedefi HDP’li belediye başkanları. Bu kanun çıkarsa, teröre destek olmakla suçlanan belediye başkanları kolayca görevlerinden alınacak.Bu kanunun hukuk mantığının sakatlığını anlatmak hiç de zor değil. Belediye başkanlarının herhangi bir hukuksuzluğu tespit edilip kanıtlandığı zaman zaten görevden alınabiliyor.Belediyelerin paralarını PKK’ya aktarmakla suçlanan belediye başkanlarının bu fiillerini emniyet ve savcılık kanıtladığı zaman hapse girmeleri için de bir engel yok.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Belediye başkanlarının, eş başkanların, belediye meclis üyelerinin herhangi bir dokunulmazlıkları yok, hukuk karşısında sade vatandaştan bir farkları yok.

Böyle bir kanuna gerek duyulmasının nedeni belli. Suçlamalar kanıtlanamıyor, o zaman onları görevden almak için başka bir yol bulalım.

HDP’li ve DBP’li belediye başkanları seçim bölgelerinde çok yüksek oylar alarak seçildiler. Bu bölgelerde herhangi bir seçim rekabeti, çekişmesi bile olmuyor.

HDP’li milletvekillerinin hapse atılmaları, Meclis’ten atılmalarıyla birlikte belediye başkanlarının görevden alınmaları da gerçekleşince tam bir “temizlik” yapılmış olacak.

Bu temizliğin adı, bütün Kürt siyasetinin merkez siyasetten temizlenmesi, hukuki yollar zorlanarak, temel ilkeler çiğnenerek temizlenmesidir.

Merkez siyasetin hiçbir alanında Kürtler temsil edilmedikleri zaman da hangi sonuçlarla karşılaşılacağı bellidir.

Ama tekrar seçim olacak. İki yıl sonra yerel seçim, üç yıl sonra genel seçim olacak. Ve hapiste olmayan Kürt siyasetçiler tekrar aday olacaklar ve kimsenin kuşkusu olmasın, seçilecekler.

Sonra, sıkışmış siyasi irade çözüm olarak onları da Meclis’ten ve belediyelerden atmaya çalışacak.

Normalleşmenin yoluna bu kadar taş ve engel koyduğunuz zaman hiç ummadığınız ihtimallere de hazır olmalısınız.

Siyasi irade “savaş” kararı aldığından beri, ülkenin normalleşmeden sürekli uzaklaştığını herhalde bir ara görecektir.

Her yolun bir dönüşü vardır. Dönüşü olmayan tek yol uçurumdur.

…***

Özgür Mumcu, Cumhuriyet gazetesinde, “Devletin temeli sarsılıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden biraz iyi, Tacikistan’dan biraz kötü bir yerdeyiz. 178 ülke arasında 151. sıradayız. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda dünyada ciddiye alınan listelerden birinden bahsediyorum. Bu listeyi Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü hazırlamış. Önceki gün bu örgütün Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu tutuklandı. Sadece o değil, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Adli Tıp Profesörü Şebnem Korur Fincancı ve gazeteci yazar Ahmet Nesin de. O zaman düzelteyim. Önceki güne kadar Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden biraz iyi, Tacikistan’dan biraz kötü bir yerdeydik. İyi ki 178’den aşağıya inmek mümkün değil. Ne yaparsanız yapın. Yani “biz bitti demeden bitmez” bu hususta geçerli değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor.

…***

Bir süredir, Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak için her gün bir kişi gazeteye nöbetçi sıfatıyla genel yayın yönetmeni oluyor. 
Önderoğlu, Fincancı ve Nesin bu sebeple tutuklandı. Bu dayanışma kampanyası sebebiyle nöbetçi genel yayın yönetmenliği yapmış 37 kişi hakkında soruşturma açıldığı düşünülürse, tutuklananların sadece onlar olmayacağını öngörmek mümkün. 
Bu işler bizim memlekette böyledir. Yeri gelir, iktidarın her zerresinin her ayrıntısını bildiği Dolmabahçe mutabakatı o derin hoşgörü ve iktidar medyasının istisnasız ağlak romantizmiyle kutlanır. 
Hatta PKK’nin çekilmesine göz yumulması yine iktidar gazetelerinde “Kamera kör, anten sağır” diye göz kırpan manşetlerle kutlanır. 
Sonra bakılır ki HDP seçime parti olarak girmekte ve “seni başkan yaptırmamakta”. O vakit, derhal okunan mektuplar, terk edilmiş âşığın öfkesiyle yırtılır. Masalar devrilir. Ağlak manşetler yerlerini ucuz savaş çığırtkanlığına bırakır. Kameraların gözüne mil çekmekle, antenlerin kulaklarına pamuk tıkamakla övünenler, türlü türlü cephanelerinin reklamına başlar. 
Hakikaten ve barışla çözülmesi gereken bir mesele, şahsi emellere kurban edildi. Bedelini darmaduman edilen şehirler, her gün her yerden gelen ölüm haberleri, hâlâ erişilemeyen cesetler ve önceki gün tutuklanan adli tıp uzmanı Şebnem Korur Fincancı’nın bizzat gittiği Cizre’den attığı “bodrumda çocuklara ait kemik parçaları var” çığlığında gizlenenler ödüyor. 
Siyaset, toplumsal mutabakat yerine şahane bir hamakat bulmaya karar verince bedeli en korunmasızlar öder. 
Kanunlar aynı olsa da, süreç iktidarın işine geldiğinde suç teşkil edenle, çatışma ortamı yeğlendiğinde suç teşkil eden farklı. Bırakalım uluslararası insan hakları hukuku standartlarını, diktatörlüklerin bile ayakta kalmak için muhtaç olduğu kanun devleti dahi ortadan kalktı. 
Kimse kalkıp da “ama Özgür Gündem de şöyle”, “ama PKK da böyle” demesin. Konu o konu değildir. Konu memlekette hukuki güvenliğin yerle yeksan olması, kimsenin hukuk düzeni içerisinde ne yaparsa bunun nasıl bir sonuç doğuracağını öngörememesi konusudur. 
Adalet, mülkün yani devletin temelidir. Devletin temeli, hukuksuzlukla sarsılmaktadır.