Haziran 28, 2016 05:03 Europe/Istanbul

Orhan Dede, Yeni Mesaj gazetesinde, “AKP’nin son kazığı Filistin’e”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP hükümetinin Suriye konusunda takip ettiği politikalar, 180 derece kadar keskin dönüşlerle doluydu. Öyle ki bu süreçte dün canciğer olanlar bir anda can düşmanı oldular. Bu kapsamda Erdoğan ‘dostum, kardeşim’ dediği Suriye lideri Esad’a bir anda zalim demeye başlamıştı. Suriye’de yaşananların benzerleri şimdi Filistin ve Gazze’de tekerrür edecek gibi görünüyor.

AKP’den dış politika kazık yiyenlerin oluşturduğu zincirin en son halkası anlaşılan Filistin halkı ve Hamas olacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor: 

…***

Malumunuz Türkiye ile İsrail ilişkilerin normalleşmesi için Roma’da anlaştı. Böylesi anlaşmalardaki şartları hükümetin gizlemesine alıştık artık. Dolayısıyla Türkiye’de sadece bilmemizi istediklerini bir kenara bırakırsak, İsrail basınına yansıyan söz konusu anlaşmada dikkatimi çeken noktalar var;

Türkiye’den İsrail’e NATO garantisi

İki taraf, NATO ve BM gibi uluslararası platformlarda birbirlerinin çıkarlarına zararlı addedilen şekilde hareket etmekten geri durmayı taahhüt ediyor. Yani AKP hükümeti, İsrail’e NATO garantisi verdi. Hâlihazırda NATO’da İsrail’in daimi temsilcilik açmasına izin veren hükümet, İsrail’in NATO’ya resmen üye olabilmesine şimdiden açık çek vermiş oldu.

İsrail’in dediği oldu

Türkiye, Gazze ablukasının kalkması taleplerini geri çekiyor. Hatta yardımı İsrail denetiminden geçirip Aşdod’dan gönderecek Türkiye, İsrail ablukasını resmen tanımış oluyor. İsrail, Mavi Marmara’ya taşıdığı yardım malzemelerini Aşdod’a indirmesi ve izin verilecek malzemelerin Gazze’ye aktarılmasını teklif etmişti. Teklif reddedilince de gemiye uluslararası sularda saldırmıştı ve 9 Türkü katletmişti. Yani İsrail’in dediği oldu.

Tazminat değil, vakfa yardım

İsrail Türkiye’deki bir insani yardım fonuna yaklaşık 21 milyon dolar transfer edecek, bu para Mavi Marmara’da öldürülen 9 Türkiye vatandaşı ile yaralananların ailelerine aktarılacak. Bu ödeme, resmen bir tazminat anlamına gelmiyor, bir vakfa yardım statüsünde. Oysa mağdur aileler 1 milyar dolar istiyorlardı. 

İsrailli katillere Türkiye’de dokunulmazlık

Türkiye bir yasa çıkararak Mavi Marmara ile ilgili İsrailli askerlere açılmış tüm davaları iptal edilecek. Mavi Marmara katili İsrail askerleri için AKP, dokunulmazlık yasası çıkaracak. Mağdurların açmak isteyecekleri davalar bu yasaya toslayacak.  

Hamas’a Türkiye ambargosu

Türkiye Hamas’ın ülkeyi İsrail’e karşı faaliyetleri için bir üs olarak kullanmasını engelleyecek. Hamas’a Türkiye kapısı bu sayede kapatılmış oldu.

İsrail’in doğalgazının çıkarılması ve dağıtılmasına imkân verebilecek bir boru hattı kurulmasıyla ilgili iki ülke görüşmelere başlayacak. Anlaşmanın imzalandığı Roma’da açıklamalarda bulunan İsrail Başbakanı Netanyahu, "İsrail ekonomisi büyüyecek” dedi.

Hükümet cephesi ve özellikle de sosyal medyada troller bu anlaşmayı ‘Erdoğan İsrail’e diz çöktürdü’ diye millete hazmettirme kampanyasına başladı. Oysa yukarıda bazı yönleriyle ortaya koyduğumuz Türkiye-İsrail anlaşması, İsrail’in önünde başta Türkiye olmak üzere tüm Filistin’in özellikle de Gazze’nin eğilmesi anlamına geliyor. 

Her zaman olduğu gibi ‘kara’yı ak diye yutturmakta AKP’nin üstüne yok.

…***

Güray Öz, Cumhuriyet gazetesinde, “Gazetecilere Baskı Topluma Baskının Aynasıdır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gazetelerin, gazetecilerin üzerindeki baskı katlanarak artıyor. Önemli bir işlevi yerine getiren Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) temsilcileri İstanbul’da bir araya gelerek gazetecilere ve medya kuruluşlarına yönelik baskılarla ilgili bir değerlendirme yaptılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Toplantıya Türkiye’deki meslek örgütlerinin hemen hemen tamamı ve Türkiye’deki meslektaşları ile dayanışmaya önem veren uluslararası kuruluşların temsilcileri katıldılar. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve GÖP Dönem Sözcüsü Turgay Olcayto, Genel Sekreter Sibel Güneş, Genel Sekreter Yardımcıları Niyazi Dalyancı ve Ahmet Özdemir, Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Uğur Güç, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü Doğu Avrupa ve Orta Asya Sorumlusu Johann Bihr, DİSK Basın-İş Başkanı Faruk Eren, Basın Enstitüsü Derneği Başkanı, IPI Yönetim Kurulu Üyesi Kadri Gürsel, Gazeteciler Cemiyeti (Ankara) Yönetim Kurulu Üyesi Yusuf Kanlı, İLAD Başkan Yardımcısı Recep Yaşar ve Haber-Sen İstanbul 5 Numaralı Şube Başkanı Engin Başçı’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda gazetecinin katıldığı toplantı bu açıdan da önem taşıyor.

TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş’in gazetecilerin durumu, yalnızca haziran ayı içinde gerçekleşen hak ihlalleri ile ilgili sözleri şöyle: “Haziran ayında yayın yasakları, gazetecilere fiziki ve sözlü saldırılar, tutuklamalar gündemden hiç düşmedi. Kimi zaman meydanlardan kimi zaman ise sosyal medya üzerinden gazeteciler ve gazetecilerle dayanışma içinde olduğu mesajı veren akademisyenler başta olmak üzere pek çok kişi hedef gösterildi. Gazeteciler, işten atılmakla susturulmaya çalışıldı. Özgür Gündem gazetesinin Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına katılan 37 nöbetçi genel yayın yönetmenine soruşturma açıldı. Aynı kampanyaya destek veren Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu ve Ahmet Nesin ise çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. 37 gazeteci şu anda cezaevinde. Türkiye’de 2010 yılından itibaren 300’e yakın gazeteci cezaevine girip çıktı. Türkiye’de yaşanan toplumsal olayların hemen ardından yayın yasakları gelmeye devam etti. Haziran ayında 2 bombalı saldırının ardından yayın yasağı geldi. Gazeteciler yine mahkeme koridorlarındaydı. Gazetecilere özellikle ‘Cumhurbaşkanına hakaret’, ‘terör propagandası yapmak’, ‘gizliliği ihlal ve yargıyı etkilemeye teşebbüs’, ‘kin ve düşmanlığa tahrik’, ‘hakaret’ten davalar açıldı. Cumhuriyet, Evrensel, BirGün, Özgür Gündem, Sol gazetesi, Halk Tv, Hayatın Sesi Televizyonu’na dava üstüne dava yağdı.”

Durumun kısa özeti böyle. Gazetecilere baskının artması gerçekte ülkede özgürlükleri ortadan kaldıran, yalnız bizim mesleğimizi değil, tüm toplumu saran ve gittikçe yoğunlaşan bir baskı döneminde bulunduğumuzu gösteriyor. Buradan çıkış nasıl olacak? Günümüzün sorusu ve sorunu budur.

…***

Mustafa Yalçıner, Evrensel gazetesinde, “Demokrasi için birlik: yaşamsal ihtiyaç”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Artık “nereye gidiyor bu memleket?” sorusu sorulmuyor. Değişik sözcüklerle ifade ediliyor olabilir, ancak memleketin nereye gittiği açık seçik bellidir: Faşizme doğru gidiliyor. Kurulmakta olan faşist diktatörlüktür!Eksiği üç-beş şey kalmıştır ve onlar da hızla tamamlanmak istenmektedir. Yargıya el atılmıştır ve yeniden düzenlenmek istenmektedir. Dokunulmazlıkların kaldırılmasından sonra Yasama’nın ne kadar kalıp kalmadığı çoktan tartışmalı hale gelmiştir ve zaten epeydir yürütmeye bağlanmıştır. Yürütme dört başı mamur zırhlandırılmakta, hem yetkileri sonsuzlaştırılmakta hem tam bir koruma altına alınmaktadır. Saldırı konusu edilmedik demokratik hak kalmamıştır– ne basın, ne toplantı ve gösteri, ne ifade, ne örgütlenme.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

“Parlamenter sistemin bekleme odasına alındığı” açıklanmış, en küçük demokratik hak bile yasaklama konusu edilmiş, demokrasi dendiğinde en başta akla gelecek olan hukukun üstünlüğü işlemez kılınmıştır, içeride ve dışarıda savaş yürütülmekte ve hak eşitliği yok sayılmaktadır. Hızla burjuva diktatörlüğünün özel biçimi olarak tek adam-tek parti diktatörlüğü inşa edilmektedir.

Şimdi faşizme gidiş koşullarında kırıntı halinde bile olsa demokratik hak ve kurumlar savunulmak üzere mevzinin buradan kurulması şart olmuştur. En başta demokrasi savunularak tek adam-tek parti diktatörlüğüne geçiş önlenmelidir. Demokrasinin bileşenleri ya da dayanakları ve unsurları olarak Alevi ve Kürtlerin hak eşitliğinin, yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin, kadın haklarının, ülke içi ve dışında barışın… savunulmasıyla faşizmin püskürtülmesi birincil önemdedir.

Bu mücadelenin birlik örgütü olarak bir Demokrasi İçin Birlik Örgütü kurulması yaşamsal önem kazanmıştır. Eski AİHM yargıcı ve CHP vekili Rıza Türmen’nin bu yöndeki çağrısı ve oluşan Diyalog Grubu net olarak desteklenmelidir.

Demokrasi İçin Birlik en başta demokrasiyi savunacaktır. Birleştirici olması amacıyla, bunu, ona ideoloji yüklemeden ve “demokrasi”nin başına “radikal”, “doğrudan”, “çağdaş”, “çoğulcu” ya da “katılımcı” gibi herhangi sıfat eklemeden yapmalıdır. Kim nasıl anlıyorsa öyle anlatabilir, ancak asgari müşterek yalnızca “demokrasi” ve savunulması olmalıdır.

Birlik içinde güçlerini birleştirecek parti ve örgütler kendilerini fesh etmeyecek, biri diğerinin “şemsiyesi” altına girmeyecek, ama eşit haklara sahip “ortaklar” olarak etrafında toplanmayı kararlaştıracakları asgari müştereklerin savunulmasında yan yana duracaklardır. Demokrasi İçin Birlik’in bir “program”dan çok, ilişkilerinin hukukunun ilkelerine ve birlikte savunacakları asgari müştereklere, bunların belirlenmesine ihtiyacı vardır.

Açıktır ki, demokrasiyi savunmak üzere yan yana gelecek olanlar, en başta kendi içlerinde demokrasi uygulamak durumundadırlar; birbirlerine hiçbir dayatmada bulunamazlar, bulunmamalıdırlar. Ne program ya da platform, ne pozisyon, ne kişi… Kimse kimseye “ağabeylik” yapmaya kalkışmamalı, ama herkes birbirinin kardeşi olmayı benimsemelidir.

Şimdiye kadar “birlik”olmanın çok sözü edilmiş, ama ya program ve birliğin nerede gerçekleşeceğine dair örgüt ve kararlaştırıcı irade dayatmaları ya da birlik lehine birleşen parti ve örgütlerin kendi varlıklarına son verme talepleri nedeniyle, denemeler, bazılarında belirli mesafeler alınmış olsa bile sonuçsuz kalmıştır. Şimdi tümünden ders çıkararak davranma zamanıdır ve şakası da yoktur, birlik ihtiyacı hiç bu kadar yaşamsallaşmamıştır.

Kim demokrasi istiyor ve tek-adam-tek parti diktatörlüğüne karşı çıkıyorsa, kendi farklı görüşlerini ayrıca –kendi başına ya da fikir birliğinde olabileceği başkalarıyla beraberce– savunmayı sürdürerek, asgari müştereklerinin mücadelesini birlikte vermek üzere güçlerini “Demokrasi İçin Birlik”te birleştirmelidir.