Türkiye'den köşe yazarları
Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “İsrail anlaşmasının bedeli olur”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin siyonist İsrail ile yaptığı anlaşma ya da uzlaşmaya haklı tepkiler var.Her ne kadar iktidar cenahı bu uzlaşmayı bir zafer ve başarı olarak sunmaya çalışsa da şimdiye kadar iktidarın her kararına destek veren bazı sivil toplum kuruluşları dahi şimdiki anlaşmaya itiraz ediyor.Meselâ, “BM’nin kabul etmediği ablukayı resmî olarak Türkiye ve İsrail kabul etmiş oluyor” denilen İHH açıklamasında, Gazze konusunda da kazanılan bir şeyin olmadığı şöyle ifade edilmiş: “Burası gözden kaçıyor. İsrail Gazze’deki doğalgazı çıkarmayı hedefliyor. Gazze karasularında tesbit edilen doğalgaz yatakları var. Bu, maliyeti çok düşük yataklar. O doğalgazı çıkartıp Avrupa’ya satmak istiyor İsrail. Yani Filistinlilerin malına el koyuyor.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Mirasımız Derneği de anlaşmaya itiraz ediyor. “Gazze, İsrail’in insafına terk edilmiştir.” denilen açıklamada şöyle denilmiş: “İsrail, Filistin topraklarında işgalcidir, Gazze’yi abluka altında tutarak dünyadan tecrit etmektedir, Müslümanların kutsal beldesi Kudüs’te zorbalıklara imza atmaktadır.İsrail’in nihâî hedefi Kudüs’ü başkent yapmak ve Mescid-i Aksâ’yı yıkmaktır. İsrail’e verilen her taviz, bu işgalci gücün Mescid-i Aksâ üzerindeki emellerine bir adım daha yaklaşması anlamına gelir. Bu haliyle kabul edilemez olan anlaşma, Gazze ablukasının Türkiye eliyle resmîleştirilmesi anlamına da gelmekle birlikte uzun vadede de Türkiye’nin aleyhine sonuçlar doğuracağı ortadadır.”
Özgür-Der’in itirazı da benzer noktalara: “Her ne kadar Türkiye anlaşma ile ambargonun kırıldığını ifade etse de, mutabık kalınan şeyin ambargonun kırılması değil, hafifletilmesi olduğu, üstelik de bunun tamamıyla İsrail’in inisiyatifine bırakıldığı açıktır. Daha önceki süreçlerde Gazze Limanı üzerinden yardımların ulaştırılacağına dair söylentilerin dillendirilmesine karşın, anlaşma metni Gazze’ye yapılacak yardımların İsrail’in Aşdod Limanı üzerinden taşınacağını hükme bağlamaktadır. Bu durumda Gazze’ye yönelik abluka aynen sürmekte; ambargo kalkmamakta, sadece İsrail’in keyfine bağlı olarak kısmen hafifletilmektedir! Daha acısı da bu dayatmaya boyun eğmekle, ambargo Türkiye tarafından da kabullenilmiş olmaktadır.”
…***
Murat Çabas, Yeni Mesaj gazetesinde, “İsrail’le mutabakat Filistinlinin sonu olacak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçtiğimiz Pazar günü, Mavi Marmara katliamı ile görünüşte bozulan ilişkilerin normalleşmesi adı altında Türk yetkililerle İsrailli yetkililer arasında bir mutabakat imzalandı.“Görünüşte” diyoruz çünkü one minute şovlarıyla milletine cambaza bak oyunu sergileyen siyasilerin İsrail’le ilişkilerinde en ufak bir sekte olmadığı gibi ekonomide, dış politikada, askeri ve istihbarat sahalarında ve daha birçok alanda İsrail’e sunulan jestler katlanarak arttı.Hükümete yakın yandaş basın yayın organları bu mutabakatı sevinçle karşılarken, realitede hiçbir adım atmadan istediklerini elde eden ve bayram eden İsrail’in basını ise bu hadiseyi çok farklı bir açıdan değerlendiriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Gazetemizin Recep Bahar imzalı manşetinde, “AKP mutabakat, İsrail savaş peşinde” başlığıyla bu konu etraflıca ele alındı. Önemine binaen bazı noktaların altını çizmek istiyorum.
Haberde, İsrail’in önemli gazetelerinden Jerusalem Post’un yazarlarından Yakkov Lappin’in şöyle bir değerlendirmesi yer alıyor:2014 yazındaki 50 günlük son savaşın akabinde İsrail savunma mekanizması ve hükümetinde yeni bir düşünce oluştu. Caydırıcılığa yönelik savaş hedefi bir tarafa bırakılarak, 'düşman askerini tam bir yenilgiye uğratmaya' dönük yeni bir savaş perspektifi belirlendi!
Görüldüğü gibi, İsrail’in en önemli gazetesinin önemli bir yazarı açıkça yazıyor ki, İsrail özelde Gazze’ye, genelde ise Filistinlilerin yaşadığı tüm Filistin bölgelerine yönelik son savaşa, yani süpürme harekatına hazırlanıyor.
Esasen tarih tekerrür ediyor.
Hatırlarsanız, 2008 yılının sonunda İsrail, Hamas bahanesiyle Gazze Şeridi’ne Dökme Kurşun Harekatı adı altında fosfor bombalarını da rasgele kullanarak acımasız, vahşet dolu bir operasyon gerçekleştirmiş ve aralarında birçok çocuğun da olduğu 1133 sivilin ölmesine, 4580 sivilin de yaralanmasına neden olmuştu.
İşin ilginç tarafı bu operasyon başlamadan 3 gün önce İsrail Başbakanı Ankara’da Erdoğan’ın konuğuydu. Ülkesine döner dönmez ayağının tozuyla operasyonun düğmesini bastı.
Katliam sonrası bunlar çok konuşuldu, tartışıldı; ardından Davos zirvesi ve one minute tiyatrosu… Her şeyin üstüne bir örtü örtülüverdi.
Şimdi yine bir mutabakat…
Yakın tarihte yaşananlara ve İsrail basınının gündemine baktığımızda Gazze ve diğer Filistin bölgelerinin artık sonu geldi mi diye endişe ediyoruz.
Türk siyasiler İsrail’le ne zaman masaya oturup mutabakat sağlasalar, bu Filistinlilerin tepesine bomba olarak düşüyor.
İsrail’le mutabakat demek; İsrail’e cesaret demek, İsrail’e örtü olmak demek…Bugüne kadar hep böyle oldu.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş 2012 yılında yazdığı bir makalede Türkiye’yi idare eden siyasetin Filistin meselesindeki yanlış tavrını şöyle özetlemektedir:
“Türkiye, Filistin konusunda her zaman onun yanında söylemlere yer verse de fiiliyatta ABD ve İsrail’in yanında olmuştur. Bu zihniyet maalesef bu hükümet dönemine ait de değildir. Geçmişte, istihbarat başta olmak üzere askeri eğitim ve su anlaşmaları hayata geçirilmişti. Böyle bir tabloda denilen ile yapılan birbirinin tamamen zıttı olmuştur ve İsrail de bunun farkındadır. Bu nedenle hükümet veya siyasilerimiz hangi sert çıkışta bulunursa bulunsun İsrail’in dikkate alması söz konusu olamaz. Adeta yapılan beyanlar Filistin zararına gelişmelere neden olmaktadır…”
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Basında erozyon”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
“Bundan on sene önce Mayıs 2006'da gazete tirajları toplamı 5 milyon 72 bin iken, bugün 3 milyon 554 bine düştü.Görsel medyanın gazete tirajlarını düşüreceği tahmin ediliyordu... Hatta yazılı basının biteceği de öne sürülüyordu... Aslında tiraj kaybı oldu ve fakat gazeteler rafa kalkmadı.,Zira haber veya yorumu okumakla dinlemek farklıdır. Gazetede haber ve yorum okuyanlar takıldıkları noktalarda, gerektiğinde geri dönüp yeniden okuyorlar. Yahut okuduklarının üstünde düşünüp, yeniden devam ediyorlar. Yani bugünkü koşullarda yazılı basının rafa kalkması imkânsızdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Ne var ki gazete tirajlarının düşmesinin bir nedeni görsel basın ise bir nedeni de kendileridir... Maalesef bazı gazeteciler basını silah olarak kullandı. İş adamlarına para koparmak için şantaj yapanlar oldu. Ben bir bayan gazetecinin, yoktan yere birini karaladığına şahit oldum. Bugün kendisi sorgulanınca kıyamet koparan bu gibi bazı gazeteciler, geçmişte yanlış ve haksız yere karaladıkları insanları hatırlamalıdır. Bu gibi yanlışları yapanlar toplamda belki yüzde bir-iki gibi düşük oranındaydılar ve fakat çoğunluk bunlarla mücadele etmedi.
Basın tarafsızlığını kaybettikçe, saygınlığını ve etkisini de kaybediyor.
On yıl öncesine kadar basın dördüncü kuvvet olarak tarif ediliyordu. Zira basın siyasi, sosyal ve ekonomik olaylara yön verme gücüne sahiptir. Gazetelerin bu güce sahip olması için, objektif, tarafsız ve doğru olması ve halkın güvenini kazanmış olmaları gerekiyor... Aksi halde halk güvenmediği basının dediğini yapmaz.
2002 seçimlerinde gazeteler AKP aleyhine kampanya açtı... Buna rağmen halk tam tersini yaptı. Şimdi AKP, gazetelerin bir kısmını dolaylı yoldan yanına aldı... Bir kısmına ise TMSF yoluyla el koydu... Bu defa aynı yanılgıya AKP'nin kendisi düştü... Çünkü eninde sonunda halk gazetelerin dediğinin tersini yapacaktır.
Bazı iş adamları basını, kamu imkânlarından yararlanmak için bir güç olarak kullanıyor.
1980 öncesi, bir kısım iş adamları yalnızca kağıt tahsisi almak için gazete çıkarırdı. O zaman tek kağıt üreticisi SEKA idi. Kağıt karaborsadaydı. Hükümetten kağıt tahsisi alanlar, kapının önünde iki-üç kat fiyatına satarlardı.
Bugün de basını kamu ihalelerini almak, kamu imkânlarından yararlanmak ve diğer işlerinin önünü açmak için kullanan sermaye sahipleri var. Elbette bu durumda tarafsız bir basın beklemek imkânsız olacaktır.
Bir gazetede genel yayın müdürü ile köşe yazarının fonksiyonları ve birikimleri çok farklıdır. Ne yazık ki genel yayın müdürü olan aynı anda köşe yazarlığına da merak sarıyor. Sonuçta hiçbiri doğru dürüst yürümüyor.
Köşe yazarının yorum yapması, muhabirin de haber yazması gerekir... Eğer köşe yazan, kendi köşesinde haber yazarsa elmayla armut karışmış olur.
Basında kayırmacılık da kaliteyi düşürüyor... Bu kayırmacılık ya ilan almak veya dost-ahbap ilişkisi nedeniyle ortaya çıkıyor...
Örneğin bazı büyük tirajlı gazetelerin üç-dört sayfalık ekonomi sayfaları tamamıyla iş adamları ve şirketlere tahsis edilmiş durumdadır. Bu sayfalarda 25 milyon nüfusa ulaşan tarım sektörü veya 10 milyon nüfusa ulaşan esnaf kesimi veya işçilerle ilgili haberleri çoğu gün bulamazsınız.
Basın aynen eğitim ve sağlık gibi, dış faydası olan yarı kamusal nitelikte bir maldır. İstismar edilince tüm topluma zarar veriyor. Bu nedenle aynen siyasette olduğu gibi basında da yeniden yapılanmaya ihtiyaç vardır.